Hıristiyanlığı siyasallaştıran Batı’nın 'Siyasal İslam' sopası

Dr. Celal Fedai/ Şair-yazar
13.01.2019

Türkiye’de insanların, İslamî geçmişlerinin farkına varmaları ve kendi dinlerinin değil Hıristiyanlık ve Yahudiliğin dünyanın geri kalanının mahvı pahasına siyasallaştırıldığını görmeleri gerekir. İslam’ın Hz. Peygamber’den bugüne gelen siyaseti işte tam da bu noktada bir ‘dengeleyici’dir.



Batı, “yavuz hırsız ev sahibini bastırır” misali, tarihi boyunca siyasallaştırılan Hıristiyanlıkken, “İslam’ın siyasallaştırılması” kavramını uydurarak Müslümanları, içinden çıkamadıkları bir savunma pozisyonuna itmeyi başardı. Özellikle 150 yıldır “İslamcılık”, “Siyasal İslam”, “Fundamentalist İslam” gibi suçlamalara, ithamlara maruz bırakılan dünya Müslümanları, dinleri ile laisizm arasındaki açmaz içinde debelenmek zorunda kaldılar. Batı, Hıristiyan bir dünya devletine doğru ilerlerken Müslümanlar, İslam’ı siyasete alet etmekle suçlandılar. Oysa İslam, Hz. Peygamber’in uygulamalarından da görülebileceği üzere, dünyada adaleti temsil eden bir siyaset düşüncesini tesis için vardı. İslam, peygamberi eliyle siyaseti yeniden tanımlıyordu. Bu, onun temel bir özelliğiydi. Yani İslam, 19. ya da 20. yüzyılda siyasal bir tutum içine girip siyasallaşmıyordu. Başından beri böyleydi. Lakin Hıristiyanlık,“bir yanağına tokat atana ötekini çevir” diyen Hz. İsa’nın yaşamından görüleceği gibi başlangıcında siyasal bir tutum benimsemiyordu. Hz. İsa, kişinin sahip olması gereken erdemle ilgili idi. Toplumsal bir sav ileri sürmüyordu. Hıristiyanlığın vazifesi içinde bu yoktu. Bugün ise Hıristiyanlık, öyle siyasallaştırılmıştır ki bu siyasetin, Hz. İsa ile hiçbir ilgisi kurulamaz. Dünya siyasetinin yavuz hırsızları, Hz. İsa’nın dinini dünyevî keyifleri için siyasallaştırmışlardır. İşe bakın ki Müslümanları, İslam’ı siyasallaştırmakla suçlamaktadırlar. Bu sayede de Müslümanların başından beri sahip oldukları siyaset yerine, onlara, düştükleri durumdan çıkmalarını engelleyen zihinsel bir kabz halini siyaset diye kolayca yutturabilmişlerdir.

Maalesef Türkiye’de İslamcılar, kendilerini Müslüman halktan farklı bir kategoride görüp bu zihinsel kabz halini benimsemişlerdir. Bu nedenle de Batı, bugün tüm dünyada düşünen bir Müslüman’a, “O siyasal İslamcıdır” dediği anda, en ağır suçlamayı yapabilme imkanına kavuşmuştur. Hele de o kişi için “cihatçı” denilmesi artık onun üzerinden bir daha atamayacağı kadar büyük bir suçlamadır bugün. Batı, “şövalye”lerini postmodern surette parlatırken Müslümanların topraklarını, bağımsızlıklarını savunmasına böylelikle engel olabilmektedir. Ve maalesef Müslümanların gündeminde, Hıristiyanlığın bugün nasıl siyasallaştığı değil kendilerine suçlama kabilinden yöneltilen “siyasallaşma” iddiaları yer edinmiştir. Bu durum kuşkusuz fikrî bir özgüven eksikliğinin dışavurumudur.

Batı’nın çizdiği çerçeve

Hıristiyanlığın nasıl siyasallaştığı meselesini açıklığa kovuşturmadan önce bir küfür gibi kullanılagelen “siyasal İslam” kavramsallaştırmasıyla oluşturulan oyunu daha da açıklığa kavuşturmak gerek. II. Abdülhamid’in siyasî manevrası olarak sunulan “İslamcılık” ile Selçuklular ve Osmanlıların “İslamcılık”ı arasında ne fark vardır? Bu soru üzerine biraz düşünmek gösterecektir ki Selçuklular ve Osmanlılar, İslam’ı siyasetlerinin merkezine koymuşlardır. Batı, işte tam da bunu, yani II. Abdülhamid öncesi Türk siyasetinin merkezindeki İslam’ın II. Abdülhamid ile tekrar neşvünema bulmasını bir daha istemediği için, bu padişahın siyasî tutumunu, “İslamcılık” gibi bir kavram etrafında yaftalamayı tercih etmiştir. Bu bir korkudur ve öylesine büyüktür ki, yeni kurulan Cumhuriyet’in bir zaman sonra yeniden siyasetinin merkezine İslam’ı koyma ihtimalini daima hesap etmiştir. Arnold Toynbee gibi tarihçi görünümlü siyasal Hıristiyanların Türkiye’ye ilgisi bu nedenledir. Bu ilgiyi en çarpıcı ifade eden ise, Gotthard Jaschke’dir. Jaschke, Yeni Türkiye’de İslamlık adlı çalışmasında, bir daha Türkiye’de İslam’ın önce tefekkür ardından siyaset alanına çıkıp çıkamayacağını araştırır. Erich Meyer’in dediği gibidir neyse ki: Türkiye’de İslam, “bir hükümdar ve kraliçeden iyi huylu, yumuşak bir hayat arkadaşı” haline gelmiştir. Batı, Türkiye’de İslam’ın bu halinden memnundur. Siyasi bir tez haline gelip dünyayı kuşatması, Hıristiyanlığın siyasallaşması için iyi olmayacaktır. Peki ama bu, bütün bütün engellenemeyeceğine göre, Türkiye’de İslamcılık bir canlanma kaydetse bile bunun önü nasıl kesilmelidir? Bu soru üzerine düşünen de kolayca fark edecektir ki burada ince bir strateji gerekecektir. Batı bu stratejiyi, Türkiye’deki İslamcılık hareketlerini Selçuklu ve Osmanlı’dan koparıp modern ve postmodern dönemlere uyumlu bir hale getirmek şeklinde kurgular. İslamcıların ufkunu da Batı belirler. Bin yıldır İslam’ı siyasetinin merkezine koyan Türkiye gibi bir ülkede İslamcılar, halka aslında siyasallaşanın İslam değil Hıristiyanlık olduğunu bir türlü anlatamazlar. Çünkü kendileri Batı’nın çizdiği İslamcılık çerçevesi içine hapsolmuşlardır. Durmadan kendilerini savunmak, meselenin öyle olmadığını, kendilerinin de sanıldığı gibi olmadıklarını izah etmekle meşguldürler. Sözgelimi sık sık Murat Belge’ye sorulan bir şeydir İslamcılık. O yaşlanınca Tanıl Bora’ya, Ruşen Çakır’a sorulur. Onlar da mesele İslamcılık olduğunda kazı yapan bir arkeolog olmanın verdiği uzmanlığın rahatlığıyla dahil olmadıkları, tarih öncesi gördükleri bir insanlık durumunu yorumlayıverirler. Oysa bu iki Marksist gayretkeşe: “Tarihin dışına attığı bir düşünceye ait olmak vaktiyle bize yaptığınız bir ithamdı şimdi bunu birer Marksist olarak tatmak nasılmış?” diye takılıp geçebilmelidir. Bunun yapılamıyor oluşu, “İslam’ın Siyasallaşması” söylemiyle oluşturulan fikrî baskının bugün de ne kadar güçlü olduğunu göstermeye yetmektedir. Bu baskıda şu günlerde gündemde olan “cihatçı” söyleminin payını da eklemek gerekir. Olivier Roy’un Siyasal İslam’ın İflası, Bernard Lewis’nin İslam’ın Siyasal Söylemi’yle oluşturulan kurgu, Türkiye zeminindeki inşasını Ruşen Çakır’ın Ayet ve Slogan’ı ile çoktan tamamlamıştır.

İdeolojik silah

Türkiye’de düşünce, hâlâ İslamî olan her şeye Batı’nın istediği şekli vermek üzerine kurgulanmaktadır. Sözgelimi Antony Black’in İngilizce aslı “The History of İslamic Political Thought From the Prophet to the Present” olan eseri Türkçe’ye söyle çevrilir: Siyasal İslam Düşüncesi Tarihi. Başlığın altında ise dikkat çekmeyecek şekle getirilerek “Peygamberden Bugüne” ibaresi yer alır. Sunumun bu tarafı bir yana asıl mühim olan kısım, çeviride “Siyasal İslam” ibaresinin her zamanki yerini almasıdır. Peygamberden günümüze İslam’da politik düşüncenin bir tarihinin olduğu gerçeği, bu bakışla verilemez. Burada çevirmenin böyle bir kasıt içinde olduğunu söylemiyorum. O, kalıbı yinelemektedir. Anlatmak istediğim, andığım kitaptan da görülebileceği gibi İslam, Hz. Peygamber’den beridir bir siyaseti vaaz eder. Bu ise, Batı’nın “Siyasal İslam” olarak kalıplayıp bir suçlama aracına dönüştürdüğü şey değildir. Dahası laik olma iddiasındayken dahi Hıristiyanlıktan dünyaya bir yıkım siyaseti çıkaran Batı, bu konuda Müslümanları yargılayacak konumda olamaz. “Siyasal İslam” kalıbı, İslam siyaset düşüncesinin değil Batı’nın II. Abdülhamid korkusunun dışavurumudur. Batı bu korkuyu Müslümanlara karşı bir sopaya dönüştürmüştür.

Türkiye’de maalesef laik olduğunu iddia eden Batı’nın aslında hiç de öyle olmadığını anlatmak bir türlü mümkün olmuyor. Bunu, anlamak istemeyenlerin İslam ile bir meselelerinin olduğu da aşikar. II. Abdülhamid dönemini tam da Batı’nın çizdiği şablona göre adlandırıp İslam’ın Siyasallaşması gibi bir eserle ele almış olsa da Kemal Karpat, Fransa’nın sözde laikliği içinde yaşayan Hıristiyanlığını ve buna karşın İslam’ın nefsi müdafaasını şu sözlerle ifşa ediyor: “Hıristiyanlık sömürge yayılmacılığının ideolojik silahı olarak kullanılırken, İslam tam aksine dini (yani İslam’ı) sömürgeciliğe karşı bir savunma silahı olarak kullanmıştır. Fransa bir yandan pan-İslamcılığı kınarken, kendi Suriye’de ve başka yerlerde dinî kampanyaların en bağnazını yürütüyordu. (...) Fransa’da da Fransız aydınları –bazı Fransız güvenlik teşkilatı ajanları dahil- sayıları gittikçe artan Osmanlı siyasî mültecilerine (çoğu Jön Türkler diye bilinen Müslüman aydınlar) daha sonra ‘sekülarizm’ diye bilinecek olan din düşmanı pozitivizmi aşılamaya çalışmışlardır.” Batı, yüz yıldan fazla bir süredir Türkiye’de İslamî her normalleşmeyi “siyasal İslam” yaftası altında incelemeye alırken kendisi bugün de geçmişte olduğundan farklı bir tutum içinde değildir.

Bugün Amerika ve Avrupa siyasetini çekip çeviren güç, siyasallaşan Hıristiyanlıktır. Hıristiyanlığın siyasallaşması sürecinde en fanatik isimlerden olan St. Augustin’in vaktiyle oluşturduğu “Haçlı Seferleri”nin mantığı, Luther ve Calvin ile devam etmiş ve zaman içinde bu üç ismin oluşturduğu siyasal Hıristiyanlık, ABD’ye hakim olmuştur. ABD’de bağnaz Hıristiyan kiliseler, toplumsal yaşama şekil verir. Okullar, üniversiteler, toplantılar rahiplerin duasıyla açılır. Devlet okullarının diploma törenleri kilise ayinleri eşliğinde yürütülür. Sözgelimi sağlık sektörü “Methodist” denilen Protestan yapının büyük oranda kontrolündedir. Mormonlar, Yehova Şahitleri, Mooncular daha çok dile getirilse de gerçekte bütün bu gruplar, ABD’nin siyasallaşmış Hıristiyanlığının yalnızca çok görünen bileşenleridir ve -burası çok mühim- bu dinî yapılar, “ABD devlet idesi” için var güçleriyle çalışırlar. ABD’de dinî yapılar devlet ile uyum içindedir.

Hıristiyan demokratlar

Avrupa’da da durum farklı değildir. Aquinolu Thomas’ın Hıristiyanlığı siyasallaştıran öğretileri, geçtiğimiz yüzyılda Jacques Maritain’ın(1882-1973) eliyle güncellenmiş olarak bulunmaktadır.Bu görüş, adına “Hıristiyan Demokratlar” denilen Avrupa’daki siyasî partilerin içinde en canlı haliyle yaşamaktadır. Hıristiyan demokrat partiler, sömürgecilik ile iyice keyiflenmiş olan Avrupa halklarının hoşnutsuzluğundan bir kez imkan bulup iktidara gelseler, bağlı oldukları teolojiyi dış siyasetlerinde daha çok tesis edeceklerinde kuşku yoktur. Fransa’da Marksistler, din düşmanlığını çoktan bırakmışlardır. Jakobenler sağcılarla işbirliği içindedir. Batı, kendi çıkarları için tarihi okumakta, yeniden yorumlamaktadır. İngiltere, Fransa, Almanya devlet ideleriyle hemhal olmuş bir dinî siyasallaşmadan en laik olduklarında dahi kopmuş değildir.

ABD ve Avrupa’da tüm bunlar olurken,  Türkiye’de insanların, İslamî geçmişlerinin farkına varmaları ve kendi dinlerinin değil Hıristiyanlık ve Yahudiliğin dünyanın geri kalanının mahvı pahasına siyasallaştırıldığını görmeleri gerekir. İslam’ın Hz. Peygamber’den bugüne gelen siyaseti işte tam da bu noktada bir “dengeleyici”dir. İnsanımıza bunu gösterecek de entelektüellerdir. Ancak entelektüellerimiz ya “siyasal İslam” söyleminin peşine takılarak İslam’ı tümden dışlamakta, “iyi huylu bir hayat arkadaşı” olarak bile görmemekte ya da “Biz siyasal İslamcı değiliz” düşüncesinin izahını yapmakla meşgul olur halde kendini unutmaktadır. Raymond Aron, Arnold Toynbee için: “Toynbee, Spengler olarak başlıyor, sonra Anglikan kilisesine geçip bir Bossuet olarak başladığı işi bitiriyor.” demişti. Bizim daha çok Osmanlı ve İslam’a ilişkin övücü sözleriyle bildiğimiz Toynbee, mutlak monarşinin ateşli bir savunucusu olan Bosset kadar katı bir şekilde bir Hıristiyan dünya devleti düşü ile dopdoludu r. Türk entelektüeli neyle karşı karşıya olduğunun farkına varmak istememekte ve maalesef Batı’nın fikrî oyunlarının sadece siyasetçilere kurulduğunu zannetmeye devam etmektedir.

@CelaliFedai