İdeolojik kurgu ile toplumsal gerçeklik arasında: Rojava

Mehmet Hasip Yokuş/ Sosyolog
1.02.2026

Aslında sonucun gelmekte olduğunu görmek için kâhin olmaya gerek yoktu. Sahici bir toplumsal zemine değil; konjonktürel ittifaklara, dış desteğe ve ideolojik hamasete yaslanan her yapı gibi PYD'nin inşa ettiği güç de bir balondu ve bu balon patladı.


İdeolojik kurgu ile toplumsal gerçeklik arasında: Rojava

Mehmet Hasip Yokuş/ Sosyolog

Rojava deneyimi, askeri bir yenilgiden çok; sahici bir toplumsal zemine dayanmayan, ideolojik kurgu ve dış destekle inşa edilmiş bir tasavvurun iflasıdır. Suriye'de 2011 yılında başlayan halk ayaklanması, sadece otoriter bir rejime karşı verilen bir özgürlük mücadelesi değil; aynı zamanda bu topraklarda nasıl bir siyasal düzenin, hangi değerler ve toplumsal gerçeklik üzerinden inşa edileceğine dair derin bir sorgulamayı da beraberinde getirdi.

Dera'da bir grup öğrencinin okul duvarlarına yazdığı "Doktor, şimdi sıra sana geldi" sloganıyla başlayan devrim süreci; 7 Aralık 2024'te, istibdat, baskı ve zulüm üzerine varlığını sürdüren 61 yıllık Baas rejiminin çökmesiyle neticelendi. İnanç, sabır ve kararlılıkla direnen bir halkın, İran ve Rusya gibi güçlü aktörlerin desteğine rağmen despotik bir rejimi devirmesi, yalnızca Suriye için değil bölge siyaseti açısından da önemli sonuçlar doğurdu.

Bu süreçte yüz binlerce insan hayatını kaybetti, milyonlarca kişi muhacir oldu, şehirler varil bombaları ve SCUD füzeleriyle harabeye döndü. Böylesi bir ülkede devrim sonrasının sancısız olması zaten beklenemezdi. Buna bir de bölgesel ve küresel aktörlerin Suriye üzerindeki hesapları eklenince, devrim çocuklarını ekonomik, sosyal ve siyasi bakımdan son derece zor bir süreç bekliyordu.

Göz ardı edilen güç: Toplumsal rıza

Baas rejiminin çöküşünün hemen ardından İsrail, rejimden kalan askeri ve stratejik alanları bombalayarak Dürzilerin hamisi rolüyle Suriye'nin güneyindeki Suveyda bölgesine yerleşti. Suriye'nin sahil bölgesinde ise Baas artıkları ayaklanma girişimlerinde bulundu. Bu tablo, devrimin ne kadar kırılgan bir zeminde ilerlediğini gösteriyor.

Bu tablo içerisinde kuşkusuz en kırılgan başlıklardan biri de PYD'nin pozisyonuydu. Suriye'nin yaklaşık üçte birini kontrolü altında bulunduran PYD, Mart 2025'te imzaladığı mutabakata rağmen, Rakka ve Deyrezzor gibi nüfusunun ezici çoğunluğu Arap olan bölgeleri ve bu bölgelerdeki enerji kaynaklarını elinde tutmanın verdiği özgüvenle; "ademi merkeziyet", "kanton", "özerklik" gibi söylemler üzerinden fiili olarak merkezî devlet yapısını tasfiye etmeyi hedefleyen bölücü bir siyasi ajandayı zorluyordu.

Ocak ayının ilk haftasında Suriye ordusunun Halep'in Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerine başlattığı, ardından Rakka ve Deyrezzor'u kapsayacak şekilde genişleyen operasyonlar kısa sürede Haseke sınırına ulaştı ve PYD açısından beklenmedik bir çöküşü beraberinde getirdi. Daha da çarpıcı olan: PYD'nin Demokratik Suriye Güçleri'ne evrilirken dayanak olarak sunduğu "halklar", birçok bölgede henüz Suriye ordusu ulaşmadan PYD'yi kendi bölgelerinden çıkardı.

ABD'nin sağladığı silah ve teknoloji desteği, yüz bin eğitimli asker ve on yılı aşkın süredir yönettikleri bölgelerde sergiledikleri demokratik tutumun "halklar" üzerindeki etkisi; çete diye niteledikleri gruplar tarafından on gün içinde boşa çıkarıldı. Bu durum sadece askeri dengelerle açıklanamaz.

İhanet söyleminin ardına saklanan ideolojik körlük

"Rojava Devrimi"nin birkaç gün içerisinde çökmesi, Kürt ulusalcı çevrelerde büyük bir hayal kırıklığı, öfke ve şaşkınlık doğurdu. Bu duygusal atmosferde en çok dolaşıma sokulan kavram ise "ihanet" oldu.

Bu söylemler, psikolojik olarak anlaşılır ama gerçeklik olarak bir şey ifade etmiyor. İhanet suçlamasının havada uçuştuğu bu toz bulutu içerisinde, ihanetin kimden, niçin ve nasıl geldiği net olarak anlaşılmıyor. Öcalan'dan ABD'ye, Türkiye'den Kandil'e, Arap aşiretlerinden İsrail ve Batı ülkelerine kadar herkes bir şekilde bu "ihanet çuvalına" konuldu.

Önce Esed rejimi ve İran'a yaslanarak, ardından DEAŞ tehdidine karşı Amerika'nın bölgedeki ajandasının bir parçası hâline gelen "Rojava Devrimi"; her hâlükârda dış desteğe bel bağlayarak, Suriye'nin gerçek evlatları karşısında mevzilendi. Başından itibaren yanlış bir istikamet ve çürük bir zemin üzerine inşa edildiğini anlamak istemediler.

Halep gibi metropol kentin iki mahallesinde öz yönetim ilan etmek; halklar dediği Arap aşiretlerinin yaşadığı bölgelerde Apo resimleri asmak, gerilla heykeli dikmek; adına bolca demokrasi kavramı koysa da gücünü halktan değil, iş birliği içinde olduğu emperyalist güçlerden alan bir örgütün saha komiserleri marifetiyle demokratik bir yönetim inşa etmek; dahası, İsrail'i yardıma çağıracak kadar bölgeye yabancılaşmak, bu ideolojik körlüğün açık örnekleridir.

Hiçbirinde gerçek anlamda bir özeleştiri veya sağlıklı bir muhasebe yapma veya bu çöküşün nedenlerini sağlıklı bir zihinle sorgulama niyeti görülmüyor. Kandil'i, Barzanicisi, DEM'lisi, Suriye'deki, diasporadaki, sosyal medyadaki destekçilerinin tamamı: "Daha evvel uyarmıştım, dinlemediniz" diyor, akil adam edasıyla yeni senaryolar yazmaya devam ediyor.

Oysa işin başından itibaren hep bir ağızdan; General Mazlum Abdi'nin siyasi, askeri ve diplomatik bir deha olduğunu, 10 Mart mutabakatının büyük bir tuzak ve ihanet olduğunu, Suriye'nin bölünmesinin kaçınılmaz olduğunu, Kürtlerin tarihi bir fırsat yakaladığını, Suriye rejimi denilen yapının çetelerden ibaret olduğunu, uzlaşma yerine direnmeyi tercih etmeleri gerektiğini söylüyorlardı.

Baas zulmünden en çok etkilenen Kürtlerin bu süreci destekleyerek, sulh ve esenlik içinde bir Suriye'nin inşasına katkı yapması gerektiğini söyleyenler ise "DEAŞ destekçisi", "Neo-ittihatçı" veya "Yeşil Kemalist" damgalarıyla yine bu insanlar tarafından linç edildi.

Suriye devriminin ardından PYD ile Şam yönetimi arasındaki ilişki; PYD kanadında açık bir kibir ve şımarıklık; Şam yönetimi kanadında ise sorunları tedrici yöntemlerle, stratejik sabırla ve barışçıl yollarla çözme çabası vardı. Bu çaba PYD kanadında hep yanlış okundu ve zayıflık şeklinde değerlendirildi. Nitekim şımarıklığın da bir sınırı vardı. Ve işte o sınır çoktan aşılmıştı.

Askeri yenilgi değil, ideolojik iflas

Aslında bu sonucun gelmekte olduğunu görmek için kâhin olmaya gerek yoktu. Sahici bir toplumsal zemine değil; konjonktürel ittifaklara, dış desteğe ve ideolojik hamasete yaslanan her yapı gibi PYD'nin inşa ettiği güç de bir balondu ve bu balon patladı. Bugün Halep'ten Haseke sınırlarına uzanan gelişmeler, aslında bir askeri yenilgiden çok, bir yanılsamanın hikâyesidir.

Bugün yaşanan hayal kırıklığının temelinde de bu yanılsama yatıyor. Sanki ABD ilk kez yarı yolda bırakmış, ilk kez vefasızlık yapmış gibi büyük bir şaşkınlıkla tepki veriliyor. Oysa ABD'nin sahadaki taşeronlarla ilişkisi, hiçbir zaman ahlaki ya da duygusal bir bağlılığa dayanmadı. ABD gibi küresel bir gücün, sahadaki taşeron ilişkilerini ilkesel sadakat zemininde yürüteceğini varsayarak bu işbirliğinin kalıcı bir siyasi statüye dönüşeceğini düşünmek, büyük bir yanılsamadır.

Ortada çöken bir devrimden ziyade, baştan itibaren ütopyalarla beslenen bir hayalin enkazı bulunuyor. Evet, bu çöküşün sebebi dış ihanetler değil; kardeşliği küçümseyen, toplumsal gerçekliği hesaba katmayan ve ideolojik körlükle hareket eden bir siyasal aklın iflasıdır.

Burada eleştirilen husus, Kürt halkının talepleri değil; bu talepleri temsil ettiğini iddia eden örgütsel ve ideolojik aklın, Suriye'nin toplumsal gerçekliğiyle kurduğu sorunlu ilişkidir.

Özetle, bu çatışmayı anlamak için etnik gözlüklerin bir kenara bırakılması gerekir. Şam – PYD arasındaki gerilim, farklı iki medeniyet tasavvuru ve bu medeniyet tasavvuru etrafında şekillenen çatışmanın somut bir tezahürüdür. Bu bağlamda, taraflar arasında kalıcı bir barış, yalnızca sahadaki güç dengelerine değil, aynı zamanda değerler eksenindeki uzlaşıya bağlıdır.

Hâlihazırda kısa vadeli uzlaşılar mümkün olsa da PYD'nin seküler ve Batıcı kodları, toplumun inanç merkezli yapısıyla çatıştığı sürece, bu ideolojik fay hattı gerilim üretmeye devam edecektir. Dolayısıyla kalıcı bir çözüm, yalnızca sahadaki güç dengelerini yeniden kurmakla mümkün olmayacaktır. Bu aynı zamanda toplumsal değerler, inanç ve medeniyet tasavvuru üzerinden kurulacak uzlaşıyla mümkün olabilir.