İdlib’de tacizler niye arttı?

Ömer Behram Özdemir/ Sakarya Üniversitesi
22.05.2019

Türkiye hem mülteci dalgasının önüne geçmek hem de Afrin ile Bab arasındaki kazanımlarının güvencesi için İdlib’de mümkün olan en az taviz ile mevcut durumu korumaya çalışacaktır. İdlib’de Türkiye’nin istediğini alması aynı zamanda Amerika ile ilişkilerde Ankara’nın elini güçlendirecektir. Türkiye, Suriye’deki varlığı açısından hayati noktada bulunan İdlib’i kendi kapasitesini diğer aktörlere de hissettirerek korumak durumundadır. Aksi halde Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı askeri harekatları kalıcı olmayacak kazanımlar için yapılmış operasyonlar olarak tarihe geçebilir.



Nisan ayının son haftasından bugüne kadar gelişen süreçte İdlib’in Rus hava kuvvetleri ve Esed rejimine bağlı güçlerce yoğunluğu artar şekilde hedef alındığı görülmektedir. Astana süreciyle birlikte TSK’nın çeşitli bölgelerine askeri birliklerini konuşlandırdığı ve “Gerginliği Azaltma Bölgesi” olarak belirlenen İdlib’e yönelik her daim var olan tacizlerin son dönemde en yüksek seviyede saldırılara evrilmesinin sebeplerine bakarken bölgede rejim cephesindeki yegane karar alıcının rejimin kendisi değil Rusya olduğunu göz önünde bulundurmakta fayda var. İflas etmiş ekonomisi, işlevini kaybetmiş çok sayıda dağınık çetenin bir araya geldiği bir yapıyı andıran ordusuyla Esed rejiminin kendi egemenliğine dair her konuda olduğu gibi İdlib hususunda da direksiyonda olmadığı onun yerine Moskova’nın rotayı ve hızı belirlediği aşikar.

Rusya’nın İdlib siyasetini belirleyen başlıca etkenlere bakıldığında üç ana başlık ön plana çıkmakta: Lazkiye ve çevresindeki Rus askeri varlığının güvenliği ve Türk-Amerikan ilişkilerinin seyri. Lazkiye’nin güney doğusunda bulunan Rus hava kuvvetlerine bağlı unsurların İdlib ve çevresindeki harekat merkezi konumunda olan Hmeymim askeri üssünün birkaç kez muhaliflerin karşı saldırılarına hedef olması Rus karar alıcıların tehdit algılarını şekillendirmiştir. Hele ki muhaliflerin kimi karşı saldırılarını insansız hava araçlarıyla yapmaları ve bu saldırılar sonucu üste bulunan askeri araçlarda milyonlarca dolarlık maddi kaybın yaşanması Ruslar nazarında Hmeymim’in karşı karşıya kalabileceği tehdidin boyutunu ortaya koymuştur. Sadece Rus hava kuvvetlerine ait savaş uçaklarına değil aynı zamanda özel eğitimli Rus askeri unsurlara ev sahipliği yapan üssün İdlib bölgesinden gelebilecek tehditlere açık olması, Moskova için bir zaaf olarak görülebilir. Rus güçlerinin son üç haftada İdlib bölgesinde gerçekleştirdiği hava saldırıları ve rejimin karadan saldırdığı bölgelerin coğrafi konumlarına bakıldığında da Hama ve Lazkiye’ye komşu bölgelerin bilhassa seçildiği görülmektedir ki bu tercihi Rusya’nın Hmeymim hassasiyetinden bağımsız okumak pek mümkün değildir. Muhalif unsurların Lazkiye kırsalında Rus askeri üssüne, Hama kırsalında da rejimin kuzey batıdaki sınır hattına oluşturabileceği tehditler, -her ne kadar muhaliflerin şu anki kapasitesi nedeniyle sınırlı olsa da- çatışmanın topyekun yeniden başladığı bir olasılıkta muhaliflerin alabilecekleri dış desteklerle çok daha büyüyecektir. Bu yüzden Rusya ve rejim Astana anlaşmasını tacizlerle sürekli delerek muhalif hatları yıpratıp geriye püskürtme yolunu seçmiştir.

Türk-Amerikan ilişkileri

Bu tercih sürecinde Moskova ve Esed rejimin tacizleri sadece muhalif unsurlarla sınırlı kalmadı, bölgedeki Türk askeri noktaları da tacizlere hedef oldu. Esed güçlerinin geçtiğimiz günlerde Hama kırsalında bulunan TSK kontrolündeki gözlem noktasına gerçekleştirdiği ve iki askerin yaralandığı havan topu saldırısı ve TSK gözlem noktalarına yakın bölgelerin muhaliflere saldırı bahanesiyle hedef alınması gibi hadiseler Türkiye’nin Astana süreciyle alakalı endişelerini arttırmıştır. Bundan ötürü Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu rejimin İdlib’deki saldırılarının Astana ve Soçi süreçleriyle ters düştüğünü dile getirerek Türkiye’nin rahatsızlığını belirtmiştir. Türkiye’nin rahatsızlığı diplomatik alanda böyle gösterilirken sahada da muhalif güçlerin rejim güçlerine karşı mukavemet göstermesi ve rejime kaybedilen kimi bölgelerin geri alınması da Türkiye-Suriye muhalefeti cephesinin söz konusu tacizlere karşı duruşunu göstermiştir. 

Rusya’nın İdlib siyasetindeki bir diğer önemli etken ise Türk-Amerikan ilişkilerinin seyri. Rusya’nın İdlib’e yönelik harekat ve söylemlerinin sertleştiği dönemlerin Türkiye ile Amerikan’ın Fırat’ın doğusundaki gelişmelere dair yakınlaşma yaşadıkları ya da s-400 süreciyle alakalı Türkiye’nin geri adım atma ihtimali söylentilerinin arttığı dönemlere denk gelmesi rastlantı değildir. İdlib’in muhalefetin eline geçmesi ve rejimin kayıplarının artmasının ardından rejime destek amacıyla Suriye’ye müdahale eden Moskova bugün Suriye’de olası bir çözümün değişmez aktörü konumuna gelmiştir. Bu konumunu kaybetmek istemeyen ve masadaki diğer aktörlerin konumlarının kendi konumundan daha etkili olmasından çekinen Moskova,   Türkiye ile ilişkilerinde de bu saikle hereket etmektedir. Rejimin bir diğer dış destekçisi olan İran’ı Astana süreciyle birlikte İdlib-Hama-Lazkiye hattında bir nevi taca atarak söz konusu bölgede bir Rusya-Türkiye denklemi kuran Moskova, Fırat’ın doğusunda ise kendisinden bağımsız nihai bir çözümü tercih etmemektedir. Türkiye’nin Menbic ve Fırat’ın doğusuna yönelik söylemlerinin arttığı, askeri hareketliliğin yoğunlaştığı her dönem İdlib’de ve Tel Rıfat bölgelerinde Türkiye’nin mevzilerine tacizler ve saldırılar gerçekleşmektedir. Türkiye’nin kendi konumunu güçlendirecek bir Menbic ya da Fırat’ın doğusu askeri operasyonunda doğrudan karşısına çıkan ilk engel ABD’nin siyasi duruşu iken ikinci engel de Rusya’nın her an Türkiye’nin elini bağlayacak bir İdlib ya da Tel Rıfat çatışmasını rejim ve YPG eliyle çıkarabilme ihtimalidir. Zira Türkiye’nin Suriye’nin doğusunda artacak etki alanı ve ABD ile olası yakınlaşması hem Suriye hem bölge politikalarında Rusya’yı orta vadede sıkıntıya sokma potansiyeline sahiptir.

Göç dalgası

Türkiye açısından ise İdlib’deki Rus ve rejim agresifliği çeşitli tehlikeler doğurmakta. Öncelikli tehlike Türkiye’nin Astana sürecine girmesinde de büyük etkisi olan olası mülteci dalgası. Son dönemdeki Rus ve rejim güçlerinin saldırıları sonucu binlerce Suriyelinin Hama ve Lazkiye kırsalından daha kuzeydeki bölgelere ve mülteci kamplarına göç ettikleri bilinmekte. Nüfusu köyleriyle birlikte iki milyonun üzerinde olan İdlib bölgesinde yaşanacak bir mülteci seli Türkiye’nin sosyo-ekonomik olarak artık göğüsleyemeyeceği bir tehdit olarak gözükmektedir. Türkiye sınırına gelen mültecileri artık sınır içerisinde değil sınırın ötesindeki kamplarda ağırlamaktadır lakin büyük çaplı bir göç dalgası oldukça trajik sonuçlar doğurabilir.

Türkiye için ikinci tehlike ise Astana sürecinin Türkiye ve muhalefet aleyhine sonuçlanması. İdlib’in Astana süreci sonunda muhafaza edilememesi ve son kertede bölgedeki muhalif unsurların yenilgisi hem Türkiye’nin muhalefet üzerindeki etkisini geri dönülemeyecek şekilde tahrip edecektir hem de Türkiye’nin uluslararası alandaki caydırıcılığına halel getirecektir. TSK gözlem noktalarına ve Astana sürecine rağmen burada yaşanacak bir kaybın Türkiye imajına vereceği zarar oldukça büyüktür. Öyle ki İdlib’in düşmesi orta vadede Afrin-Bab hattında da kalıcı olmanın zorlaşması ve Türkiye’nin Suriye’deki varlığının sorgulanması manasına gelecektir. Bu yüzden Türkiye hem mülteci dalgasının önüne geçmek hem de Afrin ile Bab arasındaki kazanımlarının güvencesi için İdlib’de mümkün olan en az taviz ile mevcut durumu korumaya çalışacaktır. İdlib’de Türkiye’nin istediğini alması aynı zamanda Amerika ile ilişkilerde Ankara’nın elini güçlendirir.

İdlib’den geçen M4 ve M5 karayollarının geleceği, Lazkiye kırsalında bulunan muhalif unsurlar içerisindeki Rusya Federasyonu vatandaşları da Moskova açısından minör tehditler olarak görülmektedir. Lakin son tahlilde Lazkiye’deki Rus varlığının geleceği ve Rusya’nın Suriye’deki başat aktör olarak konumunu koruyabilmesi Moskova için olmazsa olmazdır. Bu yüzden süreç içerisinde Türkiye’ye karşı Rusya destekli baskı ve tacizlerin devamı mümkün gözükmektedir. Buna karşın Türkiye, Suriye’deki varlığı açısından hayati noktada bulunan İdlib’i kendi kapasitesini diğer aktörlere de hissettirerek korumak durumundadır. Aksi halde Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı askeri harekatları kalıcı olmayacak kazanımlar için yapılmış operasyonlar olarak tarihe geçebilir.