II. Abdülhamid ve despotizm tartışması

Prof. Dr. İshak Torun/ Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi
10.02.2019

Osmanlı klasik sisteminde merkezle çevre arasında işleyişi dengeleyecek kurumlar vardı. Halk, bu kurumlardan biri olan Tımar sisteminin bozulmasıyla baskı gruplarının inisiyatifine bırakılmış, dolayısıyla devlet iktidarının meşruiyeti tartışılır hale gelmiştir. Bu rahatsızlık Celali İsyanlarıyla en uç noktaya taşınmıştır. Toplum nezdindeki otoritesi sarsılan siyasal merkez giderek otoriter politikalara yönelmek durumunda kalmıştır.



İki yüzyıl önce başlayan geri kalmışlık tartışması güncelliğini halen koruyor. Despotizm ise geri kalmışlığın siyasi cepheden görünümüdür. Despotizm kavramının aslı M. Weber’in Osmanlı tarzı yönetim biçimi için kullandığı patrimonyalizm kavramına dayanır. Niyazi Berkes tarafından, biraz da çarpıtılarak, dilimize tercüme edilmiştir.  

Weber’e göre, hukuk devleti kapitalizmin ortaya çıkmasında gerekli bir şarttır. Weber’in hukuku biçimsel, devleti ise liberaldir. Açılımı şudur: Hu-kuk kişi ve gruplara göre farklı yorumlanmayacak, kimse cezadan istisna tutulmayacak, kimseye de imtiyaz tanınmayacaktır. Bu bağlamda, hukuk devleti keyfilik ve cebriliğin, yani despotizmin tam karşısında yer alır. Weber’e göre geleneksel toplumlarda despot (patrimonyal) devlet, modern top-lumlarda ise hukuk devleti söz konusudur. Hukuk devleti sermayeyi, mülkiyeti ve sözleşme özgürlüğünü güvence altına alarak ilerleme ve gelişmeyi besler. Despotizm ise serbest ve hakça rekabet yerine kayırmacılığı (nepotizmi) ve haksız müsadereyi var eder. Bunun sonucunda ise gerilik ve geri kalmışlık ortaya çıkar. Tartışmayı alevlendiren odak sorun, despotizm ve geriliğin Osmanlı’nın kültürel genetiğiyle, kimliğiyle, din ve zihniyet yapısıy-la ilişkilendirilmesidir. Bilimsellikten sapan böyle bir düşünüşün arka planında oryantalist kafa yapısı vardır.

Doğu ve irrasyonalite

İlginçtir, oryantalist düşünme biçimi sağcısından solcuna dönemin bütün Batılı düşünürlerin ortak paydasıdır. Öyle ki, kapitalizmin ortaya çık-masını M. Weber’e zıt olarak sömürüye bağlayan K. Marx, Fransa’nın Tunus’u işgalini kınamak bir yana, övmüştür. Bunların medenileşmesi, modern bir ülke tarafından sömürgeleştirilmelerine bağlıdır demiştir. Marxizmin demokratikleşmesine öncülük eden insaflı A.Gramsci bile, Doğu’yla ilgili aynı oryantalist yaklaşımı sergiler. Gramsci’ye göre Marxizm sadece kalaşnikof zoruyla ilâ edilemez, önce toplumu Marxizmle irşat etmek, gönülleri fet-hetmek, sonra devrimle devleti ele geçirmek gerekir. Ama, Doğu’da halkı ikna etmeye, onları Marxizm inancına davet etmeye gerek yoktur. Tabiri caizse, kafalarına vura vura, yani ihtilal zoruyla onları Marxist yapabilirsiniz.

Rahmetli Sabri F. Ülgener, Osmanlı’nın geri kalmasıyla ilgili Weberci iddiaları, yaklaşık yarım asır önce, İktisadi İnhitat Tarihimiz adlı eserinde cevaplamıştı. Özetle; geri kalmışlıkla irrasyonel zihniyetin bir arada bulunması belki yadsınamaz. Ama irrasyonel düşünce, Weber’in söylediğinin aksine, sebep olmaktan daha çok, bir sonuçtur. O, Annelesci ve Braudelci bir çizgiyi takip ederek, özel olarak Osmanlı’nın, genel olarak Doğu’nun geri kalmasını, irrasyonaliteye değil, Akdeniz ve İpek Yolu ticaret güzergâhının öneminin Atlantik merkezli ticaret güzergâhına karşı kaybetmesine bağlar.

Ticaretin canlılığını kaybetmesine paralel olarak kentler söner. Kentler nüfus ve ekonomi bakımından küçülür, dinamik ve yenilikçi zümreler or-tadan kalkar ve toplumun ekosistemine giderek taassup hâkim olur. Yani, Osmanlı irrasyonel olduğu için geri kalmadı, geri kaldığı için irrasyonelleş-ti.  

Tımar sistemi

I.Wallerstein, Dünya Sistemi Teorisiyle Ülgener’in tezini yeniden formüle etmiştir. Ona göre, 16.yüzyıldan itibaren dünya ekonomik sistemi deği-şerek, ticaretin merkezi Akdeniz’den Atlantik’e kaymıştır. Atlantik’te yoğunlaşan ticaret İngiltere, Hollanda ve kısmen Fransa’yı dünya sisteminin merkezine oturtmuştur. Doğu Avrupa dahil olmak üzere Batı dışı toplumlar çevre haline gelmiştir. Bu sistem, eski alternatiflerinden farklı olarak, kendi dışındaki ülkeleri ekonomik iş bölümüne sokmuştur. Sonuçta bütün çevre ülkeler, seçme şansı olmaksızın, hegemon merkez ülkelerinin etki ve güdü-müne girmiştir. Bu etki ve güdüm Batı dışı ülkelerin iç işleyişlerini, sistemlerini bozguna uğratmıştır.  Wallerstein’in teorisi, Huricihan İslamoğlu tara-fından Osmanlı’nın tarihine uyarlanmıştır.

İslamoğlu’na göre, Osmanlı’nın geri kalmışlığı, Webercilerin iddia ettiği gibi kültürel yetersizlikten değil, kapitalist dünya sistemine dâhil olmak mecburiyetinden kaynaklanmıştır. Geri kalmışlık, merkez ülkelerin baskıcı politikalarının doğrudan ve dolaylı bir sonucudur. Despotizm de bu geri kalmışlığın siyasi versiyonudur. Osmanlı klasik sisteminde merkezle çevre arasında işleyişi dengeleyecek kurumlar vardı. Mesela, Tımar baskı grupla-rına karşı halkı koruyan ve bu şekilde halkın devlet otoritesine itaatini sağlayan başlıca kurumdu. Halk, Tımar sisteminin bozulmasıyla baskı grupla-rının inisiyatifine bırakılmış, dolayısıyla devlet iktidarının meşruiyeti tartışılır hale gelmiştir. Bu rahatsızlık Celali İsyanlarıyla en uç noktaya taşınmış-tır. Toplum nezdindeki otoritesi sarsılan siyasal merkez giderek otoriter politikalara yönelmek durumunda kalmıştır. 

Dünya sisteminden çıkmak, maziye dönmek, Tımar sistemini yeniden canlandırmak mümkün olmamıştır. Çünkü, dünya sisteminin hegemon ülkeleri hemen yanı başında, kapına dayanmış bulunmaktadır. Nakdi ekonomiye sırtını yaslamış düzenli orduyu, ayni ekonomiden beslenen sipahi ordusuyla durduramazsınız. Mecbursunuz nakit bulmaya, borçlanmaya. Mecbursunuz halka ağır vergiler salmaya, tımarları satılığa çıkarmaya, ayanlığın önünü açmaya. Netice itibariyle, kapitalizmin bütün dünyaya nüfuz ettiği bir dönemde II.Abdülhamid’in baskıcı olmaktan başka alternati-fi yoktu.

Muhafazakâr kalkınma 

II. Abdulhamit “Ekmek yoksa pasta yesinler” diyen soylu kökenli Fransız kralından farklıydı. O, dünya görüşüyle, yaşayışıyla, duyuşuyla, öz-lemleriyle, değer ve normlarıyla ortalama bir vatandaştan farklı değildi. Halk, Onu bundan dolayı bir baba olarak benimsedi. Çocuklarına söz hakkı tanımadığı ve onlarla istişare etmediği doğruydu. Ama ne yaptıysa çocukları için yapıyordu. Onun baskıcılığında kişisel, ideolojik ve sınıfsal bir temel yoktu, yukarıda temellendirdiğimiz üzere defakto bir durum vardı.

Kaldı ki, II. Abdülhamid’in baskıcılığı siyasal alanla sınırlıydı. O, kimsenin dinine imanına, donuna köyneğine karışmamış, siyasi nedenlerle idam sehpaları kurdurtmamış, faili meçhuller işlememiş, farklı düşündükleri için kimseyi idamla yargılatmamış, alt kimliklere asimilasyon uygula-mamış, ülkenin herhangi bir şeyini kimseye peşkeş çekmemiş, ülkeden kaçıp düşman ellerine sığınmamıştır.

II. Abdülhamid, darbecilerin biri Musevi diğeri Ermeni iki tetikçisi kendisini tahttan indirmeye gelirken, Almanların “Denizaltı ile seni Alman-ya’ya kaçıralım” teklifini reddetmiş bir kahramandır. Düvel-i muazzamaya karşı ülkenin dirlik ve düzenini korumuş, topyekûn eğitim seferberliği yapmış, demir yolları döşemiş, hastaneler, tıbbiyeler, üniversiteler ve fabrikalar kurmuştur. O, kültür ve kimliğinden ödün vermeden Batı’nın fennini, tekniğini, fabrikasını; kısaca Batı’da maddeden faydalı ne varsa onu ülkesine getirmeye çalışan muhafazakâr kalkınma modelinin öncüsüdür.

ishaktorun@hotmail.com