İnanmak meziyeti

Mustafa Ekici / Yazar
9.04.2022

Zor iştir inanmak. Hesap yapmadan, kurmadan atılmak işi... Her şeyi ince ince kurarak, hesaplayarak, tedbirler alarak atılan adıma karşılık gerçekten tehlikeli ve zor iştir. Çünkü inanmak eylemi insan kapasitesinin üstünde, biyolojinin imkanlarını muazzam zorlayan bir eylem. Yaratıcılığı da buradan geliyor. Küçük acılar üzerine çokça konuşulabilir, büyük kederler dilsizdir oysa. Oruç, küçücük acılardan yükselen abartılı feryada azıcık ara verip büyük ve dilsiz acıya bir kısa şehadet talebidir. Bir ceviz kabuğu kadar hükmü olmayan gündelik sorunlarımızın ötesine geçip bu yabanda gerçekten ne yapıp ettiğimizin sahici bir muhasebesidir oruç.



'Türümüzün kendi biyolojik doğası dışında başka amacı yoktur.'

Edward O. Wilson

Uzun zamandır aşınıyor insan olmak. Yukarıya alıntıladığım cümle bu aşınmayı çok iyi özetliyor. Demeye getiriyor ki insanın biyoloji ötesi bir mefkuresi, bir kabiliyeti, bir imkânı yoktur. Oysa insan her şeyden evvel inanmaktır. Bakmayın siz kurmayı, plan program yapmayı 'düşünme' üst başlığı ile insan olmaya koşut sayanlara, hayır, insan inanmaktır. İnanmak işinin dışındaki her duyuş, davranış bir tür sapma, inanmak işinin doğurduğu muazzam imkân evreninin içinden aşırmaktır.

Muazzam sıçrayışlar inanma temellidir

Düşünmek, akıl etmek, sonu güvene, bağlanmaya, adanmaya, giderek inanmaya çıkması gereken bir ilk adımdır olsa olsa. Bütün bilimsel ve analitik süreçlerin bir kesinliğe, bir sabit tutamağa çıkması icap eder. Sonu inanmaya çıkmıyorsa düşünmek sıkıcı ve yorucu bir süreçten ibarettir. Bu anlamda inanmak, modern kuşakların gittikçe profanlaşan, derinlikten ve kesinlikten yoksun bakış açılarında bir tür saflığa, alıklığa tekabül ediyor. Yaşama temel olmak, davranış ve duyuşlarımızı belirlemek bakımından inanmak kadar kesin, net ve sükûnet getiren başka bir haslet var değildir. Nitekim bir inanmak davranışı olarak diğerkâmlık, başkaya güven, güvenilen özne olmak anlamında eminlik, hatta daha yaygın bir gözlem olarak cinsellikten ve çıkardan öteye geçen muhabbet, güven ve bağlanmak giderek seyrekleşen davranışlar olarak öne çıkmakta. Bütün bunlar akademik süreçlerde, siyasette, edebiyatta, sanatta ve hayatın daha birçok alanında belirginleşen bir kuraklaşmaya da yol açmakta. Çünkü yaratıcı olan inandır, atılgan olan, adanan ve ufuk açan, herkesten daha öteye odaklanan kişi inanmış kişidir. İnsanlığın muazzam sıçrayışları inanmak temellidir. Arkasından gelen tüccarlar bu alturist adanmanın nimetlerinden büyük işler kotaracaklardır elbette. Yadırganacak bir durum değildir bu ama temel inanmaktır.

Zor iştir inanmak

Öte yandan zor iştir inanmak. Hesap yapmadan, kurmadan atılmak işi, her şeyi ince ince kurarak, hesaplayarak, tedbirler alarak atılan adıma karşılık gerçekten tehlikeli ve zor iştir.

İnanmak eylemi çünkü insan kapasitesinin üstünde, biyolojinin imkanlarını muazzam zorlayan bir eylem. Yaratıcılığı da buradan geliyor. Mantık dışılığı, akla sığmazlığı, inansız insana garip ve delice gelişi, sınırları zorlayan ufkundan kaynaklanıyor. İnanmak ile ihtiras, inanmak ile çıkar bir arada bulunması muhal durumlar. Çünkü David Hume'un çarpıcı ifadesi ile 'mantık ihtirasların kölesidir.'

İnanmanın belki de en çarpıcı tarafı sahiciliğidir. İnanmak eyleminde oyun olmaz, kurgu olmaz, kişi kendi benliği ile muazzam bir şeffaflık içinde olmak durumundadır. Kendi ile kurduğu ilişkinin niteliğinde saklıdır inanmanın sırrı. Maddeye nüfuz eden, insan benliğini topraktan ufka aşıran, herkesten farklı kılan, üstün kılan, bağımsız ve özgür kılan durumdur inanmak. Böylece başkasının hesabının üstünde, kurgusunun ötesinde bir varoluş imkanıdır.

Bu uzun girişi Ramazan ve Oruç'a dair iki kelam etmek için yazıyorum. Aylardan bir ayı, günlerden bir günü, saatlerden bir saati kutsal kılan sihirli dokunuş inanmak işidir. Ivan Illich su üzerine yazdığı bir yazısında, Müslümanların abdest suyundan bahseder, ona göre Müslümanların abdest alırken kullandıkları su artık bildiğimiz şebeke suyu değildir. Kanalizasyona akıp giden kirli ve sıradan su değildir artık. İnanmak sihri ile su kutsal, aziz bir nitelik kazanmış, moleküler düzeyde bir değişim geçirmiştir ve insanın hem biyolojisi hem de psikolojisi üzerinde çarpıcı etkileri olan bir şeye dönüşmüştür. İşte Ramazan ayını, barındırdığı geceleri, anları, saatleri kutsal kılan şey de bu inanmak işidir.

'Yok mu benden dileyen'

Hepimiz farkındayız evet, modern yaşamın hızı ve gürültüsü içinde kutsalı duyumsamak, kutsala dokunmak gittikçe zorlaşıyor. Sadece tek bir mumun aydınlattığı mütevazi bir 19. yüzyıl evinde yaşayan birine kıyasla, onlarca lambanın aydınlattığı gürültülü evlerimizde kutsalın sihrine şahitlik etmek bakımından epey uzaktayız. Artık bir alt ses olarak sıradanlaşan ve gece gündüz hiç kesilmeyen şehirlerin derin uğultusu içinde, onlarca teknolojik alet ile çevrili kalabalık yaşamımızda gecelerin asudeliğinden, meleklerin göklerden ağdığı ve 'Yok mu benden dileyen' diyen tanrı nidasını taşıdığı dingin seherlerden de yoksunuz. Her şey izafiliği dayatıyor ama insana lazım olan bir tutam kesinlik. İzafilikle malul çağdaş düşünme biçimi, hakikati ve kutsalı yaşamın uzağına, insan aklının sınırlarının dışına ittiği iddiasında. Böylece tarihin çoğu kurgu, sisli labirentlerinden uyduruk tanrılar, egzotik inanışlar taşıyarak inanmayı, hakikate dair bir kulpa sarılmayı çocukça ve arkaik olarak sınıflıyor. Oysa medeniyetin göğünde parlayan bütün yıldızlar hakikate dair bir kesinlik ve inanmak kaynaklıdır.

Sarsıcı bir deneyim olarak oruç

Din toplumsalın içinde büyük oranda kültürdür. Ama birey için din bir inanmak meselesidir. Kendi ile yüzleşme, kendi gerçeği ve sınırları ile hesaplaşma, sahiden kendi olma, sahici bir insan olma meselesidir. Her kişinin kendine has, kendi inanma kabiliyeti, emek ve cesareti oranında derinleşen, neredeyse benzersiz, bir kişiye özel haldir inanmak. Bu bağlamda oruç, toplumsal- kültürel nitelikler taşıyan çok öğe içermekle birlikte, kişiye özel sarsıcı deneyimler barındırmaktadır.

Her şeyden önce oruç hüzünle ilgidir. Ayrılıkla, özlemle, hasretle ilgilidir oruç. Bedene dair yorucu detaylardan bir süre uzaklaşıp, gürültüden ve hızdan biraz arınıp göksel evrene doğru hamle yapmaktır. Eşsiz acılara maruz kalmış şehitlerin metanetinden uzaktayız biliyorum, bir ömrü dört duvar içinde hapis geçirmişin sabrından, anları yıl olan meftunun direncinden, zamanı hasret dolu bir inleme olarak yaşamış dervişin içli yüreğinden uzaktayız biliyorum elbet. Küçük acılar üzerine çokça konuşulabilir, büyük kederler dilsizdir oysa. Oruç, küçücük acılardan yükselen abartılı feryada azıcık ara verip büyük ve dilsiz acıya bir kısa şehadet talebidir. Bir ceviz kabuğu kadar hükmü olmayan gündelik sorunlarımızın ötesine geçip bu yabanda gerçekten ne yapıp ettiğimizin sahici bir muhasebesidir oruç.

Doğan güne şükran

Ertesi güne uyanacak bir sebebe nadiren sahiptir insan. Yaşamı sağlam bir eleştiriden geçirdiğinde birbirinin aynı ve devamı olan yüzlerce gün batımı ve doğumu gerçekten anlamsızdır. Her gün boş ve beyhude bir yaşama uyanmak gerçek bir insan için katlanılabilir değildir. Yüreği manda gönü gibi canlılığını yitirmiş insan için artık bunların bir anlamı yoktur. Çünkü insan olmak, var olmak, varlığı bir yere doğru taşırmak manasızdır. Elinden bir şey gelmeyenler bunu başkaları için yapılan sözde fedakarlıklara dair mızmızlanarak anlamlandırmaya çabalar. Diğerleri, daha zalim ve daha cüretkâr olanlar nobranca toprağın kirine, pasına yapışır ve etrafa gülünç bir kibirle fedakârlık nutukları atar.

Oruç işte bu gülünç kibre karşı soylu bir dikilmedir. Doğan güne ve getirdiklerine içten bir şükrandır oruç. Her bir anını günün anlam ile dolduran, kalbi itminan ile sakinleyen muazzam bir uyanış fırsatı. Tanrının hasret ile açılan ağuşuna aşk ile donanmış bir koşu, anın içinde saklı sonsuzluğa coşkun bir sarılmadır oruç.

[email protected]