İnsanlar aynılaşırken eğitimi esastan düşünmek

Dr. Celâl Fedai
24.09.2017

Hem her yaşta eğitim almış bireylerimizi alıklaştırılmış yığınlar olmaktan kurtarmak hem de aynı anda, o bireylerin çıkamayacağı irtifalarda seyreden güzidelerimizi, birbirine yabancı olmadan eğitmek zorundayız. Türkiye’nin, tarihî kaderine dönme iradesi gösterdiği için maruz kaldığı saldırıların görülmedik düzeye ulaştığı şu günlerde, siyasetin kanımca en ağır yükünü, “eğitimi esastan düşünmek” meselesi teşkil ediyor.



Eğitim söz konusu olduğunda Oğullarını Yiyen Satürn’ün hikâyesi, Yunan mitolojisinin dikkate değer başka hikâyeleri arasından sıyrılıp bir mesel olacak dereceye ulaşıveriyor. Zira Batılı toplumların eğitim tarihleri, kendi yerine geçecek oğulların babaları tarafından ekarte edilmelerinin, tabir caizse “yenme”lerinin resimleriyle ve bunun yarattığı türlü marazlarla doludur. Bugün bizler bu marazların şampiyonalarını yapmakta, edebiyattan nükleer fiziğe, spora her alanda nereye doğru gittiğimizi sorgulamamaktayız. 100 metreyi dokuz küsur saniyede koşan bir atletten farkımız yok. Her saniyede ortalama 10 metre koşuyoruz. Yetmiyor ve doping ilaçlarıyla yaşatılıyoruz. Besbelli ki aldığımız eğitim bizi alıklaştırıyor. Başımıza feci bir hal gelmeden idrakimizi işletemiyoruz.
 
Dünyada yürüyen işlerin “oluş”tan “bozuluş”a doğru kaydığı zamanların içinde hayli ilerlediğimizi ve yeryüzünde zulmün, bilhassa da Müslümanların maruz kaldığı zulmün sıradanlaştırıldığını düşünecek olursak, Türkiye’de üzerine en çok eğilmemiz gereken hususun, “eğitimin mahiyetini esastan düşünmek” olduğu apaçık ortaya çıkar. Yeryüzünün her yerinde şeytanî bir ideoloji, insanları ömürleri mutfak ile tuvalet arasında geçen alıklara döndürüyor. Buna itirazını yükseltebilecek tek ses ise, Yunus Emre’nin “Çıkmış İslam bülbülleri öter Allah deyu deyu” diyerek vasfettiği Müslümanlar. Tam da bu yüzden en çok da Türkiye’de “İslam bülbülü” olarak insanlığa nefes olabilecek nesiller, yıllardır eğitim yoluyla alıklaştırılıyor. FETÖ’nün okullarının Müslüman duyarlıklı insanların evlatlarını nasıl iğdiş ettiklerini tekrar etmeye gerek yok. Daha gerilere gittiğimizde Türk eğitim sisteminin meselenin esasını kaybettiği için tali yollarda oyalanıp durduğu da görülebilecektir. Eğer bizler “evlatlarını yiyen Müslüman Satürnler” olmaktan kurtulmak istiyorsak, eğitimi esastan düşünmek noktasına önce kendimizi getirmemiz gerekiyor. 
 
Oluş, bozuluşa galebe geldi
 
Nedir o halde “eğitimi esastan düşünmek? Çocuklarımızdan önce bizim düçar olduğumuz illet nedir? Bu noktada köke, yani Oğullarını Yiyen Satürn’ün hikâyesine dönmekten başka yollar geçersizdir: Tanrı Satürn, babası Caelus’un yerine geçmişti. Doğal olarak oğullarından biri de onun yerine geçecekti. O bunu engellemek için oğullarını doğar doğmaz yemeye başladı. Altıncı oğla kadar bu, böylece devam etti. Karısı Ops, altıncı oğul Jüpiter’i Girit’e saklayarak kurtardı. Satürn’ün algıları, idraki o kadar bozulmuştu ki farkında bile olmadan kundağa sarılı bir taş yedi onun yerine. Kehanet doğru çıkıyordu. Jüpiter, babası Satürn’ün yerine geçti ve doğal olan, yani “oluş”, “bozuluş”a galebe geldi. 
 
Türkiye’de yıllardır eğitim yoluyla yerimize geçecek evlatlarımızı yiyoruz. Hatırlayalım… Liselerde seçmeli de olsa Osmanlı Türkçesinin okutulabilmesi gündeme geldiğinde, siyaset eliyle çıkarılan engellerden daha dikkat çekeni Dücane Cündioğlu gibi isimlerin tavırlarıydı. Maalesef Türkiye’de Satürnleşmemiş akademisyen, bürokrat, entelektüel bulmak bir hayli güçtür. Cündioğlu da benzer bir refleksle o günlerde: “Türkiye’de bu metinlerin birkaç sayfasını bile hatasız okuyup anlayacak uzman sayısı –en iyi tahminle- iki elin parmaklarını aşmaz (…) Kaçıncı yüzyıl Osmanlıcası? Tursun Bey (XV) Kınalızade (XVI) Koçi Bey (XVII) Akkirmani (XVIII) Cevdet Paşa (XIX), Elmalılı (XX)” deyivermişti. Böylesi bir Osmanlı Türkçesi eğitiminde Millî edebiyat olarak adlandırılan dönemin sadeleşmiş Türkçesinin esas alınacağını bilmesine karşın Cündioğlu’nun, Tursun Bey ve Cevdet Paşa gibi isimler üzerinden Osmanlı Türkçesinin bahsini açarak ipe un sermesi tipik bir Satürn tutumudur. Geçen üç yıl içinde Osmanlı Türkçesine daha lise çağlarında başlangıç yapan gençlerin üniversite ve sonrası yıllarda kat edecekleri mesafenin öngörülememesi, eğitim meselesine esastan bakamamaktan kaynaklanmaktadır. Birer Satürn’e dönüştüğünü göremeyen her kim olursa olsun, “İslam bülbülü” olmak arzusuyla yanıp tutuşmuyor demektir ki onun ardı sıra geleceklere vereceği bir şeyi yoktur. İşin tuhaf tarafı, insanları birbirinin aynısı haline getirerek onlardaki yaratılış hikmetini eğitim yoluyla ortadan kaldıran şeytani ideoloji de “kendinizi öyle eğitin ki başkalarına benzemeyin” diyerek yaratılış hikmetini örtmektedir. Bu yüzden de bu ağızla konuşan tüm “yüksek eğitilmişler”, eleştirdikleri şeye dönüşerek birbirine benzemektedir.  
 
‘Hamurlarını biz yapıyoruz’
 
Bu noktada ideal yaklaşımın bir şairden, rahmetli Cahit Zarifoğlu’ndan gelmesi çoklarına şaşırtıcı gelebilir. Şöyle diyordu o: “Bizlerden gelecekler vardır; hamurlarını biz yapıyoruz şu anda. Yıllardır ve yıllarca da”. Gelmemeli oysa. Zira Türk şiiri tarihi, Allah’ın onlara üflediği nefeste bir ama o nefese hürmetlerinden ötürü, geri kalan tüm şeylerde rengârenk çiçeklenmiş şairler demetidir. Hz. Mevlânâ’nın “Ey renkler beyi bizim çiçeklenmemize acı” deyişi, yaratılanın haddini bilerek nefsinin haddini aşması anlamına gelir. Bu yüzden de bu dizeyi kimileri “Ey renkler beyi bizim çiçeklenmemize sevin” olarak da anlayıp yorumlar. Onlar da haklıdır. Kul, Rabbine benzeyerek çiçeklenmektedir… Eğitimin esası da buradadır. Üstad Necip Fazıl’ın “Sen bir devsin, yükü ağırdır devin / Kalk ayağa dimdik doğrul ve sevin” dizelerine bir bakalım: “Sen bir devsin” dizesinin verdiği özgüvenden ötürü okuyan kişinin içinde yükselen büyüme, hatırlatılan sorumlulukla birden sarsılacaktır: “Yükü ağırdır devin.” Böyle bir sarsılmayı kaybetmek gelmekte olan nesli kaybetmektir.
 
 Sorun karmaşık değil aksine çok açıktır: Yıllardır Türkiye’yi geriden yönetenler, Müslümanların iktidar olsalar bile asla İslam’ın yüklediği sorumluluğu taşıyacak donanımda, kalitede olmalarını istemediler. Pek çok alanda kaliteli isimlerimiz oldu ama ne yazık ki çoğu Satürnleşme temayülü gösterdi. Giderek hayatımıza yayılan ve toplumsal özgüvenimizi sarsan bir hal aldı bu. Bugün temel sorunumuz, toplumsal hayatımızın bizatihi kendisinin bir Satürn’e dönüşmemesi için eğitim yoluyla neler yapabileceğimizde düğümlenmektedir. Goya, Oğullarını Yiyen Satürn tablosunu İspanya’nın birbirini yediği iç savaş atmosferinde evinin yemek odasının duvarına resmetmişti. Duyma yetisinden yoksundu ama dışarıdan gelen haberler duyulmayacak gibi değildi. Daha ergenliklerini aşamadan ölen altı oğlu, geçirdiği ölümcül hastalıklar iç dünyasını yeterince sarsmıştı. Bordo’ya gönüllü sürgüne gittiğinde evinin duvarlarının her biri, bu tablo kadar çarpıcı resimlerle doluydu. Bir kısım sanat tarihçileri bu resimlere ‘kara resimler’ adını verdiler. Gerçek şu ki bu resimler, hiç de ‘kara’ değildir. Olanın resimleridir sadece.
 
Sözünü ettiğimiz olgu, çağlar boyunca Batı dünyasında tekrar etmiştir: Batı toplumları yüzyıllardır evlatlarını yemenin doğurduğu marazları yeryüzüne yaymış durumda. Acıklı olan da buradadır. Eğitim yoluyla daha çocuk yaşlarında evlatlarımızı yiyoruz. Geçmişte sosyalizmin hastalıklarıydı bunlar. Sosyalizm, bireyleri eşitleyip yığınlaştırmıştı. Oysa Müslümanlar tek tek ve birlikte, bencilleştirilemeyen bireylerdir. Bugün küresel kapitalizm, sosyalizmle olan fikrî akrabalığını ifşa edercesine hareket etmekte ve insanları haz peşinde koşan yaratıklar haline getirmektedir. Böyle bir eğitim sistemi bizim olamaz. Müslümanlar sadece ağırlığı ve cismi olan kitleler haline getirilmek istenmektedir. Buna bigâne kalarak bir eğitim sistemi oluşturmak, başımıza gelmiş ve getirilmek istenenleri peşinen kabul etmek anlamına gelecektir. Hem her yaşta eğitim almış bireylerimizi alıklaştırılmış yığınlar olmaktan kurtarmak hem de aynı anda, o bireylerin çıkamayacağı irtifalarda seyreden güzidelerimizi, birbirine yabancı olmadan eğitmek başarısını göstermek zorundayız. 
 
Kuşkusuz bunu başarma işi, tüm binanın planını bildiği için muhtelif kısımları inşa eden işçilere emir verme yetkisine sahip bir “arkhitektonik” olarak siyasetin yetki ve sorumluluğundadır. Siyaset, diğer tüm sanatların, bilim dallarının imkânlarını kullandığı için en yüksek uygulamalı bilim olarak adlandırılmayı hak eder. Türk siyaseti, bu ağır sorumluluğu ilgili tüm alanlardan istifade ederek geçmişte pek çok kez yerine getirmiştir. Türkiye’nin, tarihî kaderine dönme iradesi gösterdiği için maruz kaldığı saldırıların görülmedik düzeye ulaştığı şu günlerde, siyasetin kanımca en ağır yükünü, “eğitimi esastan düşünmek” meselesi teşkil ediyor. Küresel siyaset, vaktiyle Hindistan bugün ise Arakan örneğinde görüldüğü gibi, kendisinin işgaline ses çıkarmayan Budistlerin içinden Müslümanlara karşı birer cani çıkarmayı başardı. Siyasî irade, tüm bu karmaşıkmış gibi görünen meseleleri eğitim yoluyla idrak edebilecek bireyleri, yaşadığımız “bozuluş”un içinden çekip alabilirse, her türlü takdirin üzerine çıkabilecektir. O vakit “Evlatlarını Yiyen Satürn” meseli hayatımızdan çıkar ve bizim için Yunan mitolojisine ait bir hikâye olarak uzağımızda bir yerde yerini alır.