İnsanlığa yok olma çağrısı: Anti-natalizm

Neslihan Mervenur Vural/ Yazar
03.03.2019

Anti-natalistlere göre dünyaya gelen bireylerin çeşitli sebeplerle acı çekmesi, başkalarına zarar vermesi ihtimal dahilindedir. Bu düşünce, insanların doğumuna karşı çıkarak insan soyunun tükenmesini öngörmektedir. Söylem size çok uzak geliyor olabilir ama anti-natalistlerin mottosu olan şu ifadeleri etrafınızda birçok evli çiftten duymuşuzdur: “Böyle bir dünyaya çocuk getirmek istemiyoruz.”



Bugün, toplum üzerinde küresel çapta birçok politika üretilmektedir. Her yıl yüzlerce rapor, bildiri ve ideoloji otağına yepyeni bir toplumsal politika çadırı dikilmektedir. Küresel olarak tüm krizlerin temeli, nihayetinde dengeli-dengesiz nüfus problemlerinde düğümlenmektedir. Artan nüfus kavramı normatiftir, tasvir ya da tahmin içermediğinden dünya nüfusunun arttığı gerçekliğinden hareketle birçok devlet, STK ve kurum nüfus artışı ile ilgili çeşitli politikalar geliştirmektedir.

Artan nüfusun besin problemi için gıda teknolojilerindeki değişimler, nüfusların sağlık kontrolleri için geliştirilen sağ-lık sanayindeki gelişmeler, gdo’lar, genetik tasarımlar, zirâî ilaçlar vs. genel olarak dünya var olan nüfusu kendince(!) dengelemeye çalışmakta. İnsan popülasyonuna dair çeşitli politikalar geliştirilirken iyileştirme çabalarından ayrılan, farklı, kısmen yeni bir akım da bulunmaktadır: Anti-natalizm.

Birçok nüfus politikası, var olan durumu iyileştirme, nüfus kaynaklı problemlere çözüm aramaktayken, problemi kökten çözen bir teori üretir an-ti-natalistler: Problemin kaynağını yani insanı ortadan kaldırmak.

Anti-natalizm, natalizmin yani üremenin ve doğumun karşıtı olarak, doğuma negatif bir değer veren düşünce-inanış olarak tanımlanmaktadır. Bu düşüncenin temelinde “Bu kadar kötü ve adaletsiz olan dünyaya yeni bir birey getir-menin yanlış hatta zalimlik olduğu” gerekçesi ile üremenin durdurulması, nüfusun sıfıra indirilmesi talebi yatmakta-dır. Bu düşünce, insanların doğumuna karşı çıkarak insanlık neslinin kendi kendine soyunun tükenmesini öngörmek-tedir. Anti-natalistlere göre dünyaya gelen bireylerin çeşitli sebeplerle acı çekmeleri, başkalarına zarar verecek kişi-ler olmaları ihtimal dahilindedir. Onlara göre temel soru şudur: Bireylerin bu dünyaya gelmesiyle birçok acı çekeceği, hayal kırıklığına uğrayacağı kaçınılmaz bir sondur. Sonunu bildiğimiz veya öngörebildiğimiz bir hikayeye başlamak akıllıca mıdır?

Dini referanslar

Kulağa ilginç hatta absürt geliyor olabilir, ama anti-natalistler kendi felsefelerini oldukça eski dönemlerden itibaren temellendirebiliyorlar. Ve bu-nun insanlık tarihinden beri var olan bir inanış olduğunu söylüyorlar. En eski referans-ları arasında antik Yunan trajedya yazarlarından Sofokles (MÖ. 497) bulunuyor. Sofokles’in Oidipus Kolonos (Oedi-pus at Colonus) trajedisindeki “Doğmamış olmak, hiçbir zaman elde edemeyeceğimiz en değerli armağandır.” “Hiç doğmamış olmak en iyisi. Fakat ışığı görmek zorundaysak, ikinci en iyi ihtimal geldiğimiz yere hızlıca geri dönmek. Gençlik bizi tüm budalalıklarıyla terk ettiğinde, kim kötülükler içinde bocalamıyor? Kim ondan kaçabiliyor?” sözleriy-le anti-natalizmin temellerine işaret ettiği, doğum öncesi karşıtı eğilimlere sahip olmanın eskiden beri var olduğunu söylüyorlar. Ölümün, var olmamanın güzel görüldüğüne dair benzer alıntılar Homeros’un İlyada’sından, Sokrates ve Aristo’dan da yapılıyor.

Yakın dönem referansları da kayda değer ama en ilgi çekici olanı Batılı bir anti-natalist manifestoda yer alan, Râzi, Mevlânâ hatta Kur’an’dan referanslar. Kur’an’daki helak ayetlerinin, Razi’nin “Ölüm, insana yaşamdan daha fayda-lıdır” minvalindeki söylemlerinin ve Mevlana’nın hiçlik mertebesi ile ilgili sözlerinin, anti-natalist iddialara kaynak gösterilmesi oldukça çarpıcı.

Özellikle Allah’ın insanları helâk etmesine yönelik ayetlerin anti-natalist bağlamda değerlendirilmesi, buradan bir referans arayışına girilmesi ol-dukça enteresan bir durum. Çünkü cımbızla seçilmiş, bir düşünürün sözünden veya arka planı bilinmeden, inanç ve düşünce sistemlerinden zahire bakılarak yorumlanan bir cümlenin son derce sağlık-sız olduğu aşikar. Zira çok sesli İslam düşüncesi korosunda varlığın başlı başına bir lütuf olduğu-nu, hatta elemin, acının da lütuflar arasında sayılabileceğine dair sesleri duymak mümkün. Aynı şekilde Razi gibi İslam büyüklerinin ölümü yaşam-dan daha hayırlı gördüklerinin anlaşıldığı cümleler, öldükten sonra başka bir yaşamın varlığına, ahirete olan inançla ilgili değerlendirilmesi gereken bir durum. Sadece İslam dininden değil, İncil ve Tevrat gibi kutsal kitap-lardan gösterdikleri refearanslar da var:

“Lanet olsun doğduğum güne; kutlu olmasın annemin beni doğurduğu gün... Adama lanet olsun. Çünkü beni an-nemin rahminde öldürmedi; an-nem mezarım olur, rahmi hep gebe kalırdı. Neden ana rahminden çıktım? Dert, üzüntü görmek için mi?” Yeremya 20:14-18

Anti-natalistler bu gibi örneklerle insanların dünyada ne kadar acı çektiğine ve bu acıyı çekmemek için yok olmak istemenin insanlık tarihi ka-dar kadim olduğuna dikkat çekiyor. Ancak anti-natalistlerin istekleri, kitlesel bir ölüm veya intihar değil. Var olacak doğumların engellenmesi yoluy-la, insanların kendi nesillerini imha etmek ve böylece acı çekmeyi de sonsuza dek ortadan kaldırmak.

Anti-natalizsmi son dönemde popüler olarak gündeme getiren bir düşünür daha bulunmakta: David Benatar. 2006’da Better Never to Have Been: The Harm of Coming into Existence adıyla yayınlanan kitabı 2018’de Keşke Hiç Olmasaydık Var Olmanın Kötülüğü başlığıyla tercüme edildi. Kitap-ta felsefe profesörü Benatar’ın zaman zaman iddialı zaman zaman da ürpertici argümanları mevcut. Anti-natalist söylemlere sahip kitabın temelinde insanların ne olursa olsun acı çekecekleri, ürememenin ahlaki bir görev olduğu iddiaları yer almakta. Çocuk yapmanın hukuki bir hak olmadığını “Kişi eğer var olmanın her zaman çok zararlı olduğunu düşünüyorsa, üreme hakkı karinesi her zaman boşa çıkarılır. Her zaman boşa çıkarılan hak da hak değildir” sözleriyle yansıtıyor. Oysa çocuk sahibi olmanın hukuki bir hak olmadığını söylediğimiz anda bu hakkın ihlalinden doğacak cezai yaptırımları da göz ardı etmiş oluyoruz.

‘Dünyaya gelmek zarar’

Benatar’a genel olarak ‘en nihayetinde gezegendeki yaşam sona erecek ve hepimiz yok olacağız. O halde insan soyunun daha erken tükenmesi daha geç tükenmesinden daha iyidir.’ Görüşünün hakim olduğunu görüyoruz. Ya-zar sadece “bir” insandan oluşan kümülatif nüfusun bile aşırı nüfus olacağını öne sürüyor. Bu, dünyanın kaldırmaya-cağı bir sayı olduğu için değil. Dünyaya gelmenin ciddi bir zararı beraberinde getirdiği için. (s.187)

Çalışma, aşamalı olarak soy tükenmesinin nasıl yapılacağı ile ilgili teklifler de veriyor. Yazar “Ben herhangi bir hayatın da başlatılmaya değer olduğu fikrini reddediyorum” (s.141.) diyerek adeta Freud’un “Doğmayan kimse ölümlü bir insan değildir ve onun için iyi ya da en iyi yoktur” sözünü tekrarlıyor.

Benatar’ın düşüncesi ütopya/distopya gibi gelebilir hepimize ama görülen o ki gerçeğe çok yakın bir düşünce bu. Modern anlamda kurumlaşmış bir yapı üstelik. Nasıl derseniz? Şöyle:

 “Voluntary Human Extinction Movement (VHEMT) İnsanoğlunun Nesli Tükensin Hareketi” adlı bir oluşum mevcut. Dünya genelindeki bu ha-reketin internet sitesi 33 dilde yayın yapmakta.(http://www.vhemt.org/) Hareketin te-mel iddiası, insanoğlunun hayvan ve tabiatta yaptığı tahribatlar artık karşı konulamaz ve hiçbir şeyle kıyaslanamaz durumda, bu gidişata dur demek için tek çare ise insanların üremesini durdurmak. Yani “sıfır nüfus” politikası. Dün-yanın insansız daha iyi bir yer olacağını düşünen hareketin, hayvan hakları, vegan beslenme ile de sıkı ilişkileri bulu-nuyor.

 Hareket kendisini tanımlarken, ideolojilerinin bir cinayet veya kürtaj eylemleri ile yaftalanmamasını istediklerini, amaçlarının var olanın yok edilmesi değil, var olacak olanın ortadan kaldırılması olarak niteliyorlar. Yani “dünyaya gelmiş birini öldürmek gibi cani bir eylem içinde değiliz, biz çocuk doğurmaya karşıyız” diyorlar. Bu hareketin gönül-lüleri ise genel olarak asla çocuk sahibi olmamak için üreme tüplerini/kanallarını bağlatıyor.

‘Neden beni doğurdun’

Buraya kadar her şey iyi güzel hoş, tarihi ve güncel birçok bilgiyi verdin, iyi de durduk yere anti-natalizmi neden ko-nuşuyoruz, neden gündeme getiriyorsun sayın kalem diyebilirsiniz? Buyurun o halde... 

Her şey 27 yaşındaki Hindistanlı Raphael Samuel’in Facebook’ta “Nihilanand” adında bir sayfa açması ile başladı. Kendini anti-natalist olarak nitelenen Samuel, sayfasında daima siyah bir gözlük ve takma sakalı ile ahlaken yanlış olduğu gerekçesi ile üremeye karşı olduğunu bildiren oldukça mizahi paylaşımlarda bulunuyor, zaman zaman canlı yayın yapıyor. 25 bin kadar takipçisi var. Son olarak geçen haftalarda Samuel anne ve baba-sına kendisinin rızasını almadan onu dünyaya getirdikleri için dava açmaya hazırlandığını iddia ederek dünya kamuoyunun dikkatini çekme-yi başardı. Samuel’in iddiası hukuktaki kişinin rıza ehliyeti, otonomi tartışmaları arasında pek yer bulamayacak gibi gözükse de Samuel, amacına ulaşmış gibi gözüküyor.

Samuel ile anti-natalist söylemler tekrar gündeme gelmiş durumda, dünya genelinde birçok genç de yavaş yavaş bu hareket-ten haberdar oluyor. Ancak dünyadaki ilk taşıyıcı anne çiftliğini barındıran, kadınların adeta üreme makinası gibi çalışıp, meta-laştığı, çiftlikteki kadınların her dokuz ayda bir doğum yaptığı bilinen Hindistan’da üremenin, ahlaki bir yanlış olduğu gerekçesi ile sonlanması düşüncesinin gençler arasında yaygınlık kazanması bir bana mı ilginç geli-yor?

Bu söylenenler bize çok uzak geliyor olabilir. Ama etrafımızda birçok evli çiftten şunu defalarca duymuşuzdur: “Hayır ben/biz çocuk sahibi ol-mayı henüz düşünmüyoruz! Böyle bir dünyaya çocuk getirmek istemem.” Yoksa Gustave Flaubert’in “Bu dünyaya birini getirme düşüncesi içimi dehşetle dolduruyor. Dilerim bedenim bütünüyle yok olur! Dilerim kimseye varoluşun sıkıntısını ve kepazeliğini bulaştırmam!” sözünü biz de mi ezber ettik.

Küresel nüfus politikaları kadar bireysel nüfus ideolojileri/felsefesi de bizi etkiliyor mu dersiniz? Değer dünyamız değişiyor, bize zor sorular mı so-ruyor? Oysa sahip olduğumuz inanç ve değerlerden hareketle bu sorulara cevap verebilmek mümkün. Varlığın bir lütuf olduğu, acılara muhatap olmanın bir imtihan/sınav olduğu, o acıların da bir lütuf olabileceği, bu dünyada veya öte dünyada her şeyin ama her şeyin bir karşılığı/mükafatı olduğu, her çocuğun kendi nasibi ile geldiği gibi temel akidevi umdeler bizi biz yapıyor, bize aslımızı hatırlatıyor.

Acı kadar mutluluk da var

Elbette bu dünya birçok acının, zulmün olduğu bir yer. Biz inanç sahiplerine göre imtihanın olduğu “rahatın olmadığı” bir yer. Kabul. Ancak acı kadar mutluluk da var. Acılara direnmek, başkalarının acılarını dindirmek varken, her zorluk-la beraber bir kolaylık olduğu inancını gümrah tutmak varken, neden bu dünyayı iyi kılma hayalimizden vazgeçelim?

Dünyaya gelen/gelme potansiyeli olan her birey, bizim bilmediğimiz ve içinde ne taşıdığını asla bilemeyeceğiz bir kader heybesi ile doğuyor. Po-tansiyel olarak acı çekme ihtimaline karşı, potansiyel olarak mutlu olma imkanını ne-den elinden alalım? Yo yo bu Polyanacılık değil. Bu yaşamı anlamlandırma meselesi. Birçok acıya, umut ettiğimiz hayallerimiz için veya geçmişteki bir çocukluk anımız için, sıcak bir tebessüm için direniyorsak bazen, üstesinden gelebiliyorsak, insanın yaşam matematiğinde mutluluk ve acının yeri nedir? Dünyaya gelecek bir bebeğin sevinç, hüzün dengesini kim hesaplayabilir?

neslihanvural1700@gmail.com