İnsanlık yeni rüyasını arıyor

11.04.2026

Amerikan Rüyası çökmüyor; çünkü zaten hiçbir zaman bir rüya değildi, bir tahakküm anlatısıydı. Özellikle Gazze'de ve coğrafyamızın diğer bölgelerinde sergilenen vahşet ve katliamlar bu gerçeği açıkça ortaya koydu. Küresel algı yalanlarının birer birer çöktüğüne tanıklık ettik.


İnsanlık yeni rüyasını arıyor

Mehmet Hasip Yokuş / Sosyolog

İnsanlık, bir rüyanın değil, büyük bir yalanın çöküşüne tanıklık ediyor. Bir zamanlar dünyanın dört bir yanından insanların gözlerini kamaştıran mitolojik Amerikan Rüyası (American Dream), kapitalizmin insanlığa pazarladığı en büyük yanılsamalardan biriydi.

Özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD, yalnızca askerî ve ekonomik gücüyle değil, aynı zamanda "norm belirleme" kapasitesiyle de dünyayı şekillendirdi. Liberal demokrasi, serbest piyasa ve insan hakları gibi söylemler, küresel düzenin tartışılmaz normları hâline getirildi.

Ancak son yıllarda artan ekonomik zorluklar, derinleşen toplumsal kutuplaşma ve sertleşen göçmen politikaları nedeniyle bu rüyanın bir kâbusa dönüştüğü, artık Amerikan kamuoyunun da sıkça dile getirdiği bir gerçeğe dönüşmüştür.

Gücün dili: Norm koyan zorbalık

Elbette tarih, hele ki lekeli ve karanlık bir tarih, yazıya döküldüğü kadar hızlı ve kolay yaşanmıyor. Kıtanın Kolombus tarafından keşfinden ABD'nin kuruluşuna, 19. yüzyıl ortalarında başlayan iç savaştan 21. yüzyılda kendisini özgürlükler ve demokrasinin beşiği olarak sunduğu döneme kadar uzanan bu süreç, büyük ölçüde zorbalık, vahşet ve katliamlarla iç içe ilerledi. Ancak nihayetinde tarihi yine galipler yazdı.

Kızılderililere yönelik sistematik imha politikalarından köle ticaretine, sayısız işgal ve katliama kadar uzanan bu karanlık geçmişe rağmen, kurulan hegemonyanın yanılsamaya dayalı sahte yüzü sürekli parlatıldı ve gerçekler ustalıkla örtüldü.

Amerikan Rüyası'nın bir kâbusa dönüşüp dönüşmediği meselesi, aslında daha büyük bir hikâyenin parçasıdır. Bu nedenle Amerika'ya dair yaptığımız değerlendirmeleri "Batı" başlığı altında ele almak mümkündür. Zira Amerika Birleşik Devletleri, Aydınlanma'dan bu yana Batı medeniyeti tarafından inşa edilen değerler sisteminin hâlihazırdaki bayraktarı konumundadır.

Dolayısıyla "Amerikan Rüyası"nın kâbusa dönüşüp dönüşmediği meselesi, yalnızca ABD'nin geleceğine dair bir tartışma şeklinde okunmamalı; Batı'nın değerler sistemi üzerine kurulu hayat tasavvurunun tarihsel çöküşüyle birlikte değerlendirilmelidir.

The Washington Post tarafından yapılan bir "fact-check" (doğruluk kontrolü) çalışmasına göre, 4 yıllık başkanlığı boyunca 30 binden fazla kez yalan söylediği, yani günde ortalama 22–25 yalan ürettiği tescillenmiş; bir haydut edasıyla başka ülkelerin zenginlik kaynaklarına çökmeyi açıkça dillendiren zorba bir devlet başkanının insanlığa vereceği hiçbir şey yoktur.

Sapkın ve karanlık bazı gruplar tarafından tehdit, şantaj ve manipülasyonlarla dizayn edilen yönetim mekanizmalarının insanlığa vereceği hiçbir şey yoktur.

İsrail katliamları karşısında kendi elemanlarının can güvenliğini dahi sağlamaktan aciz uluslararası kurumların insanlığa vereceği hiçbir şey yoktur.

Refah ve mutluluğun zirvesi olarak Epstein adasını kurgulayan bir zihin dünyasının insanlığa vereceği hiçbir şey yoktur.

Kendisini 20. yüzyılda demokrasinin beşiği ve "liberal özgürlüğün garantörü" olarak lanse eden bu küresel güç, bugün sadece siyasi ve ekonomik olarak değil, bütün hukuki ve ahlaki meşruiyet zeminlerini tüketmiştir.

Gazze: Sözün bittiği yer

Kuşkusuz bu çöküşün en görünür tezahürlerinden biri Batı'nın Ortadoğu politikalarıdır. Bu coğrafyada izlenen politikalar ve İsrail'in vahşet ve katliamlarına verilen koşulsuz destek, Batı'nın zihinsel kodlarına dair çarpıcı ipuçları sunmaktadır. Nitekim 7 Ekim'de Gazze'de yakılan özgürlük meşalesi, Batı'nın insan hakları, özgürlük ve demokrasi söylemleriyle kamufle ettiği bu karanlık yüzü ifşa etmiştir.

Gazze ve Lübnan'da yaşananlar, modern dünyanın maskesini yırtmanın ötesinde, Batı'nın ahlaki iflasının tüm çıplaklığıyla teşhir edildiği tarihsel bir kırılmadır. Teknolojinin, medyanın ve iletişim araçlarının bu denli gelişmiş olduğu bir çağda böylesi bir insani felaketin görmezden gelinmesi, hatta doğrudan ya da dolaylı biçimde desteklenmesi, yalnızca siyasi değil, çok daha derin bir insanlık krizine işaret etmektedir.

Uluslararası kurumların etkisizliği de bu çöküşün bir diğer göstergesidir. Birleşmiş Milletler gibi yapılar, küresel krizler karşısında artık sembolik açıklamaların ötesine geçememektedir. Bu tablo, uluslararası sistemin yalnızca işlevsiz değil, aynı zamanda ahlaken de çürümüş olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak, Amerikan Rüyası çökmüyor; çünkü zaten hiçbir zaman bir rüya değildi, bir tahakküm anlatısıydı. Özellikle Gazze'de ve coğrafyamızın diğer bölgelerinde sergilenen vahşet ve katliamlar bu gerçeği açıkça ortaya koydu. Küresel algı yalanlarının birer birer çöktüğüne tanıklık ettik.

Trump'ın savurduğu tehditler ve güç sarhoşluğunun beraberinde getirdiği nobranlıklar, güçlü bir devletin değil; çaresizliğin dışa vurumu ve çökmekte olan bir emperyalizmin son çırpınışlarıdır.

Bütün bu tablo karşısında dünyanın geri kalanına düşen bir sorumluluk vardır. Özellikle Müslüman toplumlar açısından bu süreç, aynı zamanda bir muhasebe ve yeniden inşa imkânı sunmaktadır. Zira bizim sahici rüyalarımız vardır. Bu rüya; adaleti, merhameti, hikmeti ve insan onurunu merkeze alan vahye dayalı bir medeniyet tasavvurudur.