Sahadaki askeri yıpratma ile rejim dönüşümü aynı şey değil: İran'ın kapasitesini geriletmek mümkün olsa da, rejim değişikliği beklentisi sahada otomatik bir mekanizma üretmiyor. Bu ayrışma, savaş uzadıkça belirsizlik ve maliyetin artacağı, iç tepkilerin (ABD'de denetim/yetki tartışması; İsrail'de hedefin ölçülebilirliği ve süre/bedel hesabı) daha görünür hâle geleceği bir tabloyu güçlendiriyor.
Faruk Önalan/ Yazar
ABD ve İsrail'in İran'a karşı açtığı savaşın bugün geldiği nokta, "nükleer ve füze kapasitesini geriletme" hedefi ile "rejim değişimini tetikleme" gibi daha siyasi hedeflerin aynı kampanyada iç içe geçirilmesi nedeniyle, askeri başarı ölçütleri ile siyasi sonuçların kolayca ayrıştığı bir tırmanma dinamiği üretiyor. Sahada hava/füze taarruzlarıyla kritik altyapı ve komuta-kontrol unsurlarının vurulması kısa vadede İran'ın belirli kabiliyetlerini aşındırabilir; ancak rejimin dayanıklılığı yalnızca vurulan hedeflerin sayısıyla değil, iç güvenlik aygıtının bütünlüğü, elitlerin kopuş yaşayıp yaşamadığı ve toplumun çatışmayı nasıl anlamlandırdığıyla belirlenir. Bu yüzden "saldırılar rejimi değiştirecek" varsayımı, askeri yıpratmanın otomatik olarak politik çöküşe dönüşeceği kabulüne yaslanır ki, bu kabul sahadaki karmaşık toplumsal-siyasal mekanizmalarla çoğu zaman bire bir örtüşmez.
ABD içindeki tepkiler bu ayrışmayı net biçimde yansıtıyor: Bir yanda yürütmenin elini serbest bırakan ve "başkana alan açan" bir çizgi var; diğer yanda ise tırmanmanın maliyeti ve hedeflerin muğlaklığı üzerinden "yetki ve strateji" tartışması büyüyor. Kongre'de, başkanın İran'a dönük askeri faaliyetlerini sınırlamayı amaçlayan girişimlerin gündeme gelmesi ve oylamalarda frenlenmesi, operasyonun "ilk anda" mutlak bir ulusal mutabakata yaslanmadığını; uzayan bir çatışmada denetim baskısının artabileceğini gösteriyor.
İsrail cephesinde ise iç tepki daha çok güvenlik merkezli bir konsensüsle başlıyor: İran tehdidi yıllardır ülkenin ana güvenlik başlığı olarak işlendiği için, ilk aşamalarda operasyon fikrine destek üretmek daha kolay. Ancak aynı zamanda hedef tanımı belirleyici: Kampanya "nükleer-füze kapasitesini belirli süre geriletmek" gibi ölçülebilir hedeflerde kalırsa iç destek daha sürdürülebilir olur; söylem "rejim değişimi" gibi belirsiz ve takvimi olmayan bir hedefe kaydığında, savaşın süresi ve bedeli arttıkça iç siyasette tartışmanın yoğunlaşması beklenir. Bu, sahadaki gelişmeler kadar, liderliğin kamuoyuna "sonuç" diye neyi sunacağıyla da ilgilidir.
Dış tehdide karşı kenetlenme psikolojisi
Rejim değişikliği meselesinde kritik sorun, ABD/İsrail'deki bazı değerlendirmelerin sahadaki yansımayla eşleşmemesidir: Hava saldırıları rejimi zorlayabilir, hatta güvenlik mimarisinde boşluklar yaratabilir; fakat aynı saldırılar "dış tehdide karşı kenetlenme" psikolojisini de tetikleyebilir. Rejim değişimi için genellikle ya güvenlik elitlerinde çözülme/defeksiyonlar ya da örgütlü ve yaygın bir iç mobilizasyon gerekir; bu koşullar oluşmadan "yıkılma" beklentisi, askeri etkinin siyasal sonuca çevrilebileceği varsayımına fazlaca yük bindirir. Ayrıca "sonrası" sorusu—yönetim boşluğu, iç istikrar, nükleer bilgi/kapasitenin akıbeti, bölgesel yayılma—askeri hedef listesi kadar belirleyicidir; bu başlıklar netleşmeden rejim değişimi beklentisi sahada garanti bir sonuç gibi ele alınamaz.
Bölgesel düzlemde çatışmanın en hassas damarlarından biri, İran'ın yanıt kapasitesini yalnız İsrail'e değil, ABD varlığı olan Körfez ülkeleri gibi üçüncü alanlara da taşıması ve bunun enerji/lojistik hatları üzerinden küresel maliyet üretme potansiyelidir. Böyle bir genişleme, tarafların "başarı" tanımlarını daha da siyasileştirir: İran için "hayatta kalmak" bile bir başarı anlatısına dönüşebilirken, ABD/İsrail için "rejimi değiştirmek" gibi iddialı hedeflerin gerçekleşmemesi -iç kamuoyunda- operasyonun meşruiyetini ve sürdürülebilirliğini tartışmalı hale getirebilir. İran'ın ise Körfez ülkelerine yönelik misillemeleri, "eğer ben batıyorsam bölgeyi de beraberimde batırırım" mantığına dayanan bir strateji olarak değerlendirilmekte olup, bu yaklaşım bölgesel gerilimi daha da tırmandıran ve geniş çaplı bir çatışmayı tetikleme riski taşıyan bir tutumdur.
Savaş, Körfez ülkeleri için de önemli bir uyarı ve dönüm noktası oldu. İsrail söz konusu olduğunda ABD ve Batılı güçlerin tüm dikkatini, kaynaklarını ve reflekslerini tek bir noktaya nasıl yoğunlaştırdığını net bir şekilde gözlemlediler. Bu deneyim, bölgedeki güç dengelerinin ne kadar kırılgan olduğunu ve küresel aktörlerin önceliklerinin şartlara göre ne kadar hızlı değişebileceğini ortaya koydu. Körfez başkentleri artık şunu daha net fark ediyor: Büyük güçlerle kurulan ittifaklar ve ilişkiler konjonktüre bağlı olarak dönüşebilir; buna karşılık bölgesel dayanışma, komşuluk ilişkileri ve karşılıklı bağımlılık uzun vadede daha güvenilir ve kalıcı bir zemin sunar.
Yapıcı bir aktör olarak Türkiye
Savaşın ardından Türkiye'ye yönelik ilgi ve yakınlığın artması bu bağlamda doğal bir sonuç olacaktır. Zira Türkiye, kriz dönemlerinde dengeli bir tutum sergileyebilen, bölgesel aklı ve gerçekleri önceleyen, gerektiğinde inisiyatif alarak yapıcı rol oynayabilen bir aktör olarak defalarca kendini kanıtlamıştır.
Körfez ülkeleri, Türkiye'nin dostluğunun ve stratejik ortaklığının değerini artık çok daha yüksek bir bilinçle algılıyor. Yakın gelecekte bu farkındalığın, diplomatik temasların derinleşmesi, ekonomik ilişkilerin güçlenmesi ve güvenlik alanındaki somut iş birliklerine dönüşmesi yüksek olasılık taşıyor.
Yaşanan süreçte Türkiye'nin pozisyonu bu tabloda iki eksenli okunuyor: Birincisi, Türkiye'nin kendi güvenlik alanını "savaşın parçası" olmadan korumaya dönük caydırıcılığı; ikincisi ise savaşın bölgesel yangına dönüşmesini engellemeye çalışan diplomatik temas trafiği. Türkiye hava sahası ve çevresinde balistik tehditlere karşı savunma duruşunun yükselmesi, "Türkiye hedef olamaz" mesajını somutlaştırırken; eşzamanlı diplomasi vurgusu, tırmanmanın Türkiye–NATO hattına sıçramasını önlemeyi amaçlayan stratejik soğukkanlılığı gösteriyor. Bu yaklaşım, Türkiye'nin güçlü, sağlam ve caydırıcı bir güvenlik duruşunu korurken aynı anda çatışmayı masaya çekmeye çalışan bir denge politikası izlediği anlamına geliyor.
Türkiye'nin tutumu son derece açıktır: Komşu bir ülkeye yönelik bu saldırı hukuksuzdur, uluslararası hukuka aykırıdır, hakkaniyetsizdir ve hukuki meşruiyetten yoksundur. BM üyesi egemen bir ülkenin toprak bütünlüğüne, devlet aygıtına ve yöneticilerine yönelik saldırı, uluslararası düzenin çöküşü anlamına gelir ve hiçbir şekilde rejim bahane gösterilerek meşrulaştırılamaz. İran'ın savunma hakkını kullanması meşrudur; ancak bu hakkın üçüncü ülkelerin topraklarını hedef alacak şekilde, bölgesel savaşı tetikleyecek biçimde kullanılması, mevcut krize yeni boyutlar ekleyen ve faciayı büyüten bir adımdır.
"İstikrar adası"
Türkiye, bu savaşın bölgeye yayılmasını önlemek için yoğun diplomasi trafiği yürütmekte, arabuluculuk potansiyelini canlı tutmakta ve "istikrar adası" olarak konumlanmaktadır. Saldırgan tarafların hedeflerinin sınırlı kalmayıp rejim değişikliğine uzanması, çatışmayı daha da tehlikeli ve öngörülemez kılmaktadır. Türkiye'nin önceliği, savaşın bir an evvel durdurulması, diplomasi masasının kurulması ve sürecin sahici bir şekilde yürütülmesidir.
Sonuç olarak, sahadaki askeri yıpratma ile rejim dönüşümü aynı şey değil: İran'ın kapasitesini geriletmek mümkün olsa da, rejim değişikliği beklentisi sahada otomatik bir mekanizma üretmiyor. Bu ayrışma, savaş uzadıkça belirsizlik ve maliyetin artacağı, iç tepkilerin (ABD'de denetim/yetki tartışması; İsrail'de hedefin ölçülebilirliği ve süre/bedel hesabı) daha görünür hâle geleceği bir tabloyu güçlendiriyor. Türkiye açısından rasyonel hat ise caydırıcılığı somut tutarken, kriz yönetimi ve diplomasiyle tırmanmayı sınırlamak; kendi güvenlik alanını korurken bölgesel maliyetin "sistemik" seviyeye çıkmasını engellemek olarak öne çıkıyor. Bu tutum, hukuksuz saldırıları açıkça kınarken bölgesel istikrarı ve diplomasiyi önceleyen en makul ve sorumlu yaklaşımdır. Türkiye'nin bu denge politikası, kriz anlarında güvenilirliğini ve bölgesel ağırlığını pekiştirmektedir.