İran-ABD gerginliğinin geleceği

Mehmet Koç / İRAM İç Politika Koordinatörü
19.05.2019

Bölgede yükselen tansiyon tarafların pozisyonlarını sonuna kadar koruma çabasının bir tezahürüdür.İki tarafın birbirlerinin silahlı kuvvetlerinin önemli bir bölümünü terör örgütü listesine almış olması aralarında yaşanacak ufak çaplı çatışmaların büyük çatışmalara kapı aralama potansiyelini barındırmaktadır.



İran ve ABD arasındaki nükleer kriz eksenli gerginlik son günlerde giderek tırmanmaya başladı. Trump daha iktidara gelmeden nükleer anlaşmanın berbat bir anlaşma olduğunu ve başkan seçilmesi durumunda anlaşmayı yırtacağını ifade etmiş ve iktidara geldiği günden beri İran nükleer krizini aşamalı bir şekilde tırmandırmıştır. Son gelişmelerle iki taraf açısından da büyük riskler barındıran bir evreye girilmiş durumdadır. 

ABD’nin yeni bir anlaşma imzalamak amacıyla İran’a yönelik uygulamaya koyduğu “Maksimum Baskı” politikasına karşılık İran’ın direniş stratejisini ifade eden “Ne Savaş Olacak Ne Müzakere Yapılacak” yaklaşımı körfez başta olmak üzere Orta Doğu’da gerilimi tırmandırmış durumdadır. 

ABD maksimum baskı politikası doğrultusunda İran’a sert gücünü göstererek onu hizaya getirme çabasındadır. Washington bir yandan ekonomik yaptırımların kapsamını genişletmekte diğer yandan askerî güç kullanımı tehdidinde bulunmaktadır. Ancak müzakere için teşvik edici hiçbir meşru zemin bırakmamaktadır. 

Asimetrik savaş gücü 

Gelinen aşamadan sonra ABD’nin geri adım atması İran’ı bölgesel politikaları konusunda daha cüretkâr yapabilir. İran’ın geri adım atması ise bölgesel politikalarının sınırlandırılmasıyla kısıtlı kalmayıp iç politikada da bazı depremlere neden olabilir. Zira Trump’ın nükleer anlaşmadan çekildikten sonra Dışişleri Bakanı Mike Pompeo tarafından açıklanan 12 maddenin içeriğine bakıldığında İran’ın tüm ulusal güvenlik doktrininin hedef alındığı apaçık ortadadır. Bu 12 madde balistik füzelerden vekil savaşçılara verilen desteğe, nükleer programdan bölgesel yayılmacılığa son verilmesine kadar geniş talepleri kapsamaktadır. Bu bir bakıma İran’dan savunma gardını indirmesini istemektir. Çünkü “Kapsamlı Caydırıcı Strateji” şeklinde formüle edilmiş olan İran ulusal güvenlik doktrininin balistik füzeler ve vekil savaşçıları kapsayan iki önemli ayağı hedef alınmış durumdadır. İran güvenlik elitleri İran-Irak Savaşı’nın ardından elde ettikleri deneyimlerle İran’ın olası bir konvansiyonel savaşta ABD’ye karşı şansının olmadığından hareketle farklı bir savunma stratejisi geliştirmiştir. Geliştirilmiş olan balistik füzelerin menzili ABD’nin bölgesel düzeydeki tüm askerî varlıklarına ulaşmayı ana gaye edinmiş ve bunu başarmıştır. Bu bağlamda İran savunma harcamalarının önemli bir bölümünü balistik füze geliştirme programlarına tahsis etmiştir. Böylelikle İran 2 bin kilometre menzilin üzerine çıkabilen füzeler geliştirebilmiştir. Bu İran’ın Orta Doğu ve yakın hinterlandın tamamına ulaşabilmesi anlamına gelmektedir. 

Öte yandan İran söz konusu stratejinin karasal ayağı olan vekil savaşçılara yatırım yaparak daha en başından asimetrik savaş gücünü geliştirmeye odaklanmıştır. Zira ABD’nin askerî üsleri ve güçlerinin bulunduğu ülkeleri işgal yoluyla kontrol altına alma olasılığı bulunmadığından bizzat o ülkelerin içerisinde veya en yakın noktasında milis güçler oluşturarak karasal anlamda da etkili olmaya çalışmıştır. Her iki alanda da kayda değer başarı sağlamış olan Tahran bu sayede ABD veya herhangi bir ülkenin İran’a saldırısını önlemeyi amaçlamaktadır. Ancak İran’ın komşu ülkelerde bu tarz bir askerî güvenlik yapılanmaları oluşturması hem bölgesel güçleri hem de ABD’yi rahatsız etmiş durumdadır. Bugün gelinen nokta itibariyle İran’ın uzun süredir geliştirdiği savunma stratejisinin caydırıcılığı test edilmektedir. 

İki tarafın doğrudan savaş ile karşı karşıya gelme ihtimali doldukça düşük olmakla birlikte çatışma potansiyelinin yüksek olduğu bölge ve ülkeler Körfez, Irak, Suriye, Yemen, Lübnan ve Filistin olarak öne çıkmaktadırlar. Çatışma potansiyelini bölge sathına yaymış olan İran’ın bu stratejisinin etkili olacağına inanan Devrim Rehberi Hamenei savaşın olmayacağı hususunda kararlı bir duruş sergilemektedir. 

En ağır yaptırımlar 

İran’ın devrimden bu yana sürekli yaptırımlara maruz kaldığı bir gerçektir. Ancak hiçbir yaptırım Trump yönetiminin uygulamakta olduğu yaptırımlar kadar ağır olmamıştır. ABD nükleer anlaşmadan çekildikten sonra iki aşamada devreye soktuğu yaptırımlarla İran’ın petrol satışını sıfıra indirerek, dünya finans sistemi ile tüm ilişkilerini keserek, Devrim Muhafızları Ordusunu terör örgütü listesine alarak ve son olarak da İran’ın maden ve metal ihracatına da yaptırım uygulamaya başlayarak topyekûn bir ekonomik savaş açmış durumdadır. 

İran, ABD gibi kolaylıkla nükleer anlaşmadan çekilememektedir. Anlaşmadan çekildiği takdirde BM Güvenlik Konseyi yaptırımları doğrudan devreye girecek Tahran daha zor bir durumla karşı karşıya kalacaktır. Ancak anlaşmada kalmasına rağmen anlaşma kapsamındaki çıkarlarından mahrum kalması Tahran’ı yeni bir arayışa sevk etmiştir. Bu yüzden Cumhurbaşkanı Ruhani yaptığı açıklamada AB’ye 60 günlük bir süre tanıdıklarını, bu süre zarfında İran’ın anlaşmadan doğan çıkarlarının temin edilmemesi durumunda birtakım sorumluluklarını kısmen askıya alacaklarını belirtti. Buna anlaşmada taahhüt edilen yüzde 3,5’in üzerinde uranyum zenginleştirme taahhüdünün askıya alınması da dahildir. AB Troykası bu ültimatomu kabul etmediğini belirterek İran’dan siyasi olgunluk göstermesini istedi ve kısa süre içerisinde Almanya, Fransa, İngiltere ve AB Dış İlişkiler Temsilcisi Mogherini’nin katıldığı toplantıda ABD yaptırımlarının etkisini azaltacak olan INSTEX mekanizmasının kısa süre içerisinde devreye alınmasına karar verildi. İşlevselliği belirsizlikler içeren INSTEX ilk etapta İran’ın ilaç ve temel gıda ihtiyaçlarının temininde önünü açmayı amaçlamaktadır. Bu durum, İran’ı Saddam dönemi Irak’ına götürmek demektir. Dolayısıyla bu tatmin edici bir çıkış yolu görünmemektedir. 

Anlaşmayı kısmen askıya alacağı ültimatomu ile sınırlı kalmayan Tahran, Dışişleri Bakanı Yardımcısı Abbas Irakçi’nin ağzından AB’yi sayısı 2 milyonun üzerinde olan Afgan mültecilerin önünü açmakla da tehdit etti. AB’den gelen açıklamalar nükleer anlaşmanın bölgenin ve AB’nin güvenliği açısından da önemli olduğu yönündedir. Bu bakımdan AB bir şekilde Tahran’ın anlaşmada kalmasının yollarını aramaktadır. 

Ne savaş ne de müzakere 

Zarif’in son günlerde Avrupa, Orta Asya ve Uzak Doğu ülkelerini kapsayan yoğun diplomasinin amacı mal karşılığında yasa dışı yollarla petrol satışının kanallarını açık tutmaktır. Tahran ne pahasına olursa olsun halkının ilaç ve temel ihtiyaçlarının temininde herhangi bir sorunla karşı karşıya kalmak istememektedir. İşler bu aşamaya gelirse İran’da devlet ile milletin karşı karşıya gelme riski yüksektir. Trump’ın en önemli amacı da işleri bu aşmaya getirerek Tahran’ı masaya oturmaya zorlamaktır. 

İran’da bazı savunma ve güvenlik çevreleri Trump’ın adımlarını ve kararlarını “Korkak Tavuk Oyunu” ve “Deli Adam” teorileri üzerinden değerlendirme çabasındadır. Birincisi Küba Krizi modellemesinde ikincisi ise 1969-1974 yıllarında Nikson tarafından kullanılmıştır. Tahran Trump’ın petrol fiyatlarının artmaması konusundaki hassasiyetini ve sürekli müzakere çağrısında bulunma girişimlerini dikkate alarak iki taraf arasında askerî bir çatışmanın yaşanmayacağına düşünmektedir. Geriye Tahran için yaptırımların yaratacağı iç baskıların ve olası bir meşruiyet krizinin ortaya çıkışının yönetilmesi kalmaktadır. İran, halkının Orta Doğu’daki kaos ve istikrarsızlık ortamından ders çıkardığını ve güvenliğin ehemmiyetinin bilincinde olduğunu düşünerek halkın büyük bir kesiminin devlet politikalarına destek çıkacağını düşünmektedir. Geriye kalan kesimlerden kaynaklanacak sorunları yönetilebilir bir risk olarak kabul etmektedir. Bu yüzden Hamenei ne savaş ne de müzakere olmayacak tutumundaki ısrarını sürdürmektedir. 

Son olarak bölgede yükselen tansiyon tarafların pozisyonlarını sonuna kadar koruma çabasının bir tezahürüdür. İki tarafın birbirlerinin silahlı kuvvetlerinin önemli bir bölümünü terör örgütü listesine almış olması aralarında yaşanacak ufak çaplı çatışmaların büyük çatışmalara kapı aralama potansiyelini barındırmaktadır. Bu da bölgesel ve küresel barış ve güvenliğini tehlikeye atmaktadır. 

BAE ve Suudi Arabistan’ın petrol gemileri ve tesislerine yönelik düzenlenen sabotajlar Tahran’ın karşı tarafın askerî hareketliliğinden çok yaptırımların dozunun giderek sertleştirmelerine bir mesaj olarak değerlendirilmelidir. Zira Tahran petrol satışının sıfıra düşürülmesi durumunda bölgede kimseye petrol sattırmayacağı mesajını açık bir şekilde ifade etmiştir. Trump, gerginliği tırmandıran hatta İran’a sınırlı savaş seçeneklerini ciddi anlamda düşünen Ulusal Güvenlik Danışmanı John Boltun’u bundan kaçınması konusunda açık bir şekilde uyarmıştır. Yaptırımların bu düzeyde sürmesi durumunda İran kaybedecek taraf olacaktır. 

 @mehmet_koch