İran’daki benzin protestolarının yapısal ve konjonktürel boyutları

Dr. Serhan Afacan/ İstanbul Medeniyet Üniversitesi
08.12.2019

Yaptırımlar İran’ın başat problemi değil. Direniş Ekonomisi adı altında bir ekonomi politikası yürüten İran petrole bağımlığını azaltarak kırılganlıklarından kurtulmaya çalışıyor. Ancak bir yanda da İran’ın önemli alt yapı eksiği, bunu gidermek için milyarlarca dolar yabancı yatırıma duyduğu ihtiyaç ve ABD baskısının hafiflediği koşullarda dahi potansiyel yatırımcıları düşündüren İran’daki hantal bürokrasi sorunu var.



Kasım ayı ortalarında benzine yapılan zammı protesto amacıyla başlayıp büyüyen olaylar dikkatleri yeniden ABD ile yaşadığı gerilim ve Körfez’de Nisan 2019’da yükselmeye başlayan tansiyon nedeniyle zaten gündemde olan İran’a çekti. Benzine zam yapılacağına ilişkin bir süredir haberler yapılmasına rağmen karar sürekli erteleniyordu. Kararın 15 Kasım’da uygulamaya konmasıyla litre benzin fiyatı 60 litreye kadar bin 500 tümene (75 kuruş) çıkarken bu rakam 60 litre üzeri benzin alımlarında 3 bin tümen olarak belirlendi ki bu rakamlar fiyatlarda sırasıyla yüzde elli ve yüzde üç yüzlük kademeli bir artışa tekabül ediyor. Başta Tahran gibi büyük kentlerde yaşayanlar gelmek üzere düşük gelirli İranlılar açısından hayatın hızla pahalılaştığı ve son yıllarda ekonomik baskının arttığı bir ortamda gelen bu zam bardağı taşıran son damla oldu. Biriken öfke olaylarda çok sayıda gösterici ve güvenlik gücünün yaşamını yitirmesine, büyük çaplı maddi hasarın meydana gelmesine ve ülkedeki atmosferin daha da gerilmesine neden oldu. Her ne kadar şu an için dinmiş görünse de gerilimi var eden koşullar varlığını koruyor. Bu koşulları siyasal sistemle bağlantılı olan yapısal ve uluslararası gelişmelerle ilintili olan konjonktürel iki boyutta değerlendirmek mümkün.

Muhalif iktidar

İran birçok alanda gücün seçimle iş başına gelenler tarafından kullanılması anlamında bir demokrasi. Ne var ki iktidar piramidinin tepesindeki Devrim Rehberi’nden mahalli idarecilere kadar birçok aşamada seçim yapılan ülkede bu seçimler özünde ülkenin gidişatını belirlemekten çok uzak. Bunda sistemin seçimlerde aday adaylarını dar hukuki bir yorumla fazlasıyla ince eleyip sık dokuyarak denetlemesi kadar İran’da güçlü bir siyasal muhalefetin bulunmaması da etkili. Belki de İran İslam Cumhuriyeti’nin önündeki en büyük imtihanlardan biri ülkenin modern tarihinde yalnızca bazı kısa dönemlerde var olan siyasal muhalefet kültürüne alan açmak olacaktır. Meşru siyasal muhalefetin var olmaması ülkedeki radikalleşmeyi tetikliyor. Çoğu zaman sınırlı kapsamdaki siyasal muhalefet görevini iktidarda bulunan ya da kamuoyu nezdinde müesses nizamın parçası olarak görülen unsurlar yapıyor ki bu da ortaya inandırıcılık sorununu çıkarıyor. Nitekim ülkede hemen bütün kritik süreçlerde büyük oranda tek sesliğin hakim olması bu algıyı güçlendiriyor. Ancak yapısal sorunlar konusunda yapıcı bir muhalefetin sergilenmemesinin İran’ın işine yaradığını söylemek imkansız.

Son yıllarda İran’da siyasetin hemen bütün katmanları iç içe geçmiş durumda. İç ve dış siyaset ve ekonomi politikaları karşılıklı bağışıklık sisteminin çöktüğü kırılgan bir dengede ilerliyor. Net ideolojik yaklaşımlar üzerine kurulan İran İslam Cumhuriyetinde rejimin geride kalan kırk yılda belirli alanlarda gösterdiği esnekliğe rağmen bu ideolojik katman hep var oldu. Dışarıda rejimi yıkmaya çalışanların içeride de onlarla işbirliğine hazır olan bazı unsurların bulunduğuna vurgu yapılan bu katmanda siyasi, diplomatik ve ekonomik politikalar belirli bir ideolojik çerçevede şekillendiriliyor. İran siyasetindeki bu tıkanıklığı ülkenin içinden geçtiği konjonktür de etkiliyor. Muhammed Hatemi ve Haşimi Rafsancani gibi bazı seleflerine benzer olarak İran’da 2013 yılında siyasetin her üç alanında da reform yapma vaadiyle seçilen mevcut Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani gelinen noktada başlangıçtaki hareket noktasından çok uzakta duruyor. Ruhani’nin başlangıçta reform programını İran’daki siyasi ve içtimai alanı genişletmenin temel bir yolu olarak gördüğü düşünülüyordu ancak geride kalan altı yıl onun reformu araçsallaştırmaktan öteye gitmediğini gösterdi. Şimdi görülüyor ki onun kontrollü açılım düşüncesinin merkezinde açılım değil kontrol bulunuyor. Bunun maliyeti ise görev süresinin dolmasına iki yıldan az kalan Ruhani’nin tabir caizse ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamaması oldu. İran Cumhurbaşkanı’nın reform yanlısı destekçileri onu bu yolda pasif kalmak hatta kasten ağırdan almakla itham ederken muhafazakarlar ülkenin bulunduğu uluslararası konjonktürden onu sorumlu tutuyor. Ne var ki İran’ın üzerindeki özellikle ABD kaynaklı baskı Ruhani’nin kararlarının bir sonucu değil. Hatta bu baskı ülkedeki siyasal sistemin ülke içinde birçok alanda esneklik göstermesinin önüne geçen faktörlerden bir diğeri. ABD bir seneyi aşkın bir süredir “tarihte görülmüş en sert yaptırımları” uygulama tehdidiyle İran’a baskı uygulamaya başladı. Oysaki ABD ile İran bu karardan yalnızca üç sene önce imzalanan nükleer anlaşma ile ilişkilerdeki gerilimi bir hayli düşürmüştü. Peki iş bu noktaya nasıl geldi?

İran’ın hesapları tutar mı?

Cumhurbaşkanı olmadan önce kritik birimlerinde görev aldığı İran İslam Cumhuriyeti’nin on altı yıl süreyle Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreterliğini yürüten Ruhani, 2015 yılında imzaladığı nükleer anlaşmanın ülkesinin ulusal çıkarları açısından potansiyel fayda ve zararlarını en iyi bilmesi gereken isimlerden biri. Dolayısıyla İran tarafının başta Devrim Rehberi gelmek üzere sistemin etkili mercilerinin onayıyla imzalayarak ABD, Çin, Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya ile beraber taraf olduğu ancak ABD’nin Trump hükümeti eliyle 2018’de çekildiği anlaşmanın gelinen noktada barındırdığı riskleri tek başına cumhurbaşkanına ihale etmek baştan beri hedef saptırmaktan ibaretti. Zira İran temelde dış politikasına yön veren küresel ve bölgesel ölçekli bazı hesapların tutmadığı gerçeği ile yüz yüze bulunuyor.

Özellikle Çin’in dünya çapında artan etkinliğiyle beraber küresel güçler döneminin kapanmakta olduğu ve bölgesel güçlerin ön plana çıkacağı eksenli bir bakış açısından hareket eden İran elitleri ABD’nin nükleer anlaşmasını bunun bir göstergesi olarak yorumlamışlardı. Hatta ABD anlaşmadan çekilmiş olmasına rağmen İranlı yetkililer bu bakış açılarında ısrar ediyor ve kendileri kadar ABD’nin de bu anlaşmaya mecbur olduğunu ve Trump ile İran karşıtı yakın ekibi hariç Washington’da anlaşma yanlılarının ağırlıkta olduğunu düşünüyorlar. Diğer yandan İran, bölgede üzerinde nüfuz sahibi olduğu vekil güçler ve elinde bulundurduğu füzeler kanalıyla bir caydırıcılık kapasitesi edindiği görüşünde. İran bu sayede ulusal sınırları dahilinde doğrudan bir askeri saldırıya hedef olmayacağını öngörüyor. Her iki yaklaşımda da geçerli ve eksik olan noktalar var.

Öncelikle, İranlı yetkililer sık sık ABD’nin rejimi yıkmaya çalıştığını ve hatta bu amaçla ülkedeki olayları kışkırttığını söyleseler de aslında Trump’ın amacının kendi koşullarında yapılan yeni bir anlaşma imzalamak olduğu açık. Dahası aynı yetkililer ABD’nin İran’a karşı uyguladığı “maksimum baskı” politikasının kuvvetli etkilerini de hissediyorlar. Diğer yandan Çin’in ABD ile en azından henüz ve muhtemelen görünür gelecekte Soğuk Savaş benzeri bir rekabete girmekten uzak durduğu görülüyor. Rusya’nın ise ABD’yi gerçek anlamda dengeleyecek kapasitesinin bulunmadığı ortada. Bütün bunlar Ortadoğu’nun önemli ülkelerinde biri olan İran’ın hareket alanının sınırlarını hatırlatan hususlar. İran’ın bölgede bir caydırıcılık gücünün olduğundan ise kuşku yok. Barış durumunda dahi hissedilen bu güç olası bir çatışma durumunda İran’ın bölgesel hasımlarının canını çok acıtabilir ancak İran’da da büyük maliyetler getirmek pahasına. Küresel ve bölgesel ölçekte yalnızlaşmak İran’ın işine yaramıyor. Eğer Kuzey Kore benzeri kapalı bir güvenlik devletine dönüşmeyecekse, ki İran’ın coğrafi ve toplumsal koşulları buna izin vermez, mevcut gidişat İran’ın ufukta olduğunu düşündüğü yeni küresel dengeye hayal ettiği güçte ulaşmasına imkan tanımayacağı gibi bölgesel faaliyetlerini sürdürmesini de zorlaştıracaktır. Kaldı ki iç kamuoyunda da artan sayıda İranlı, ülkelerinin bazı bölgesel faaliyetlerini maliyetli ve faydasız buluyor.

Daha önce petrol ihracatı açısından vaziyetin İran-Irak Savaşı yıllarından dahi daha çetin olduğunu söyleyen İran Petrol Bakanı Zengene’den sonra geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı İshak Cihangiri dost ülkelerin dahi İran’dan petrol almaktan çekindiğini söyledi. Bu durum İran ekonomisini oldukça zora sokmuş durumda ve bu ekonomik göstergelere da yansımış bulunuyor. OPEC’in Kasım ayı raporunda yer verdiği gayrı resmi veriler İran’ın petrol sanayindeki sorunu ortaya koyuyor. Rapora göre, İran’ın günlük petrol üretimi sırasıyla 2017 ve 2018’de 3 milyon 813 bin ve 3 milyon 553 bin varilken bu rakam 2019 yılının üçüncü çeyreğinde 2 milyon 191 bin varile düşmüş durumda. Bu, günlük 1,8 milyon varil civarında ülke için petrol tüketimi bulunan ve iyi koşullarda günlük takriben 2 ila 2,4 milyon varil petrol satan İran’da petrol ihracatının kritik düzey olan 1 milyon varilin çok altına düştüğü anlamına gelir. Ayrıca yapılan tahminler İran ekonomisinde kayda değer bir daralmanın olacağını gösteriyor. Ayrıca İran İstatistik Merkezi tarafından yapılan açıklamada da ülkedeki son on iki aylık enflasyon oranının yüzde 42 olduğu belirtildi. Son bir senede 3 bin 500 tümen olan bir doların kısa sürede serbest piyasada 17-18 bin bandını zorladıktan sonra 12 bin tümen civarına yerleştiği ülkede İran parasında yaşanan değer kaybı da işin cabası. Güncel rakamlara göre asgari ücret serbest kura göre takriben 100 dolara tekabül ederken İran Merkez Bankası verileri temel gıda ürünlerinde ve konut kiralarında asimetrik bir artış yaşandığına işaret ediyor. Yani birçok İranlı için evdeki hesap çarşıya uymuyor. Bu durumun ise çeşitli nedenleri var.

ABD yaptırımları İran’ın başat problemi mi?

İran İslam Cumhuriyeti’nin maruz kaldığı yaptırımlar neredeyse rejimle yaşıt. ABD’nin tek taraflı ya da diğer Batılı devletleri yanına alarak uyguladığı baskılar nüfusu 1979’dan günümüze yüzde 50’den fazla artan İran’ı özellikle ekonomik alanda çok zorluyor. Bu nedenle ortaya dönem dönem ekside kalan yetersiz ekonomik büyüme, yüksek işsizlik ve enflasyon rakamları çıkıyor. Ne var ki yaptırımlar İran’ın başat problemi değil. Direniş Ekonomisi adı altında bir ekonomi politikası yürüten İran petrole bağımlığını azaltarak kırılganlıklarından kurtulmaya çalışıyor. Ancak bir yanda da İran’ın önemli alt yapı eksiği, bunu gidermek için milyarlarca dolar yabancı yatırıma duyduğu ihtiyaç ve ABD baskısının hafiflediği koşullarda dahi potansiyel yatırımcıları düşündüren İran’daki hantal bürokrasi sorunu var. Bu noktada Devrim Muhafızlarının ekonomi alanındaki baskın rolü öne çıkıyor. Hemen bütün yüksek bütçeli ihalelerde etkin rol oynayarak ülke ekonomisinin güvenliğini garanti altına aldığını savunan Devrim Muhafızları ve ona bağlı Hatemü’l Enbiya Karargâhı ülkedeki yapısal sorunların da önemli parçası. Hatta gücünü Devrim Rehberi ve onun ofisi olan Beyt-i Rehberî’den alan bu yapı iç ve dış politikada sahip olduğu güçle iç siyasetin bütün katmanları arasındaki iç içe geçmişliğin baş amilleri arasında yer alıyor. Devrim Muhafızları bir yandan da polis gücü ülkede yaşanan protestoları bastırmakta yetersiz kaldığında sahaya iniyor. İran 2017’nin son günlerinde bankazedelerin başlattığı protestolara sahne olduktan sonra kasım ayında da benzin zammı protestolarıyla sarsıldı. Bunlardan önce de çeşitli siyasal ya da ekonomik şikayetlerle büyük çaplı olaylar yaşanmıştı. Olaylar bir bütün olarak değerlendirildiğinde İran’da başat sorunun ABD baskısı olmadığı görülüyor. Var olan gerçek sorunlara çözüm üretilmediği sürece bu tarz olayların tekerrür edeceği ise görülen diğer bir gerçek. Bu nedenle İranlı yetkililerin son olaylardan ne tür bir ders çıkaracağı gelecek açısından önemli olacak. 

@serafcan