İslamofobi: Müslümanlar için ‘özgürlük’, Avrupalılar için ‘güvenlik’ sorunu

Doç. Dr. Bünyamin Bezci / Sakarya Üni. Diaspora Araştırmaları Merkezi
26.08.2017

İslam karşıtlığı ya da düşmanlığının Müslümanlarla kurulan hiyerarşik ilişkiye nazaran daha dürüstçe olduğu söylenebilir. Zira hiyerarşik iddialar Avrupa siyasetinde entegrasyon ve asimilasyon politikalarının arkasına saklanan tespit edilmesi daha zor olanlardır.



Avrupa’da giderek artan İslamofobi sorununu anlamlandırmakta zorlanıyoruz. Bazıları için kavramın lügatlerdeki anlamı dışına çıkılmamalı, diğerleri ise ıstılahi anlamının artık yerleştiğini düşünüyor. Lügat düşkünleri İslamofobi kavramının sadece bir korkuyu imlediğini düşünmektedir. Bunlardan bazıları kavramın anlamının darlığının Avrupa’daki İslam karşıtlığını artık karşılamadığını haklı olarak vurgulamaktadır. Bazıları da daha hukuki bir perspektiften kavramın patolojik bir korku durumuna işaret ettiğini ama özgürlüklerin sınırlandırılması açısından bir içeriğe sahip olmadığını iddia etmektedir. Lügatler bize ne söylerse söylesin sosyolojik olarak yaşananlar İslamofobinin artık farklı biçimler aldığını göstermektedir. Nihayetinde lügatlerdeki anlamlar da çağın anlam dünyasından beslenmektedir. Bilgisayarın artık sadece bilgi saymadığı çağımızda İslamofobi de sadece İslamdan duyulan bir korkuyu anlatmaz.

İslamofobi artık öncelikle bir ötekileştirme, dışlama ve ayrımcılık biçimidir. Bu kavramlar da aslında birer tercüme olduğundan meramı tam olarak anlatıyor değildir. Çünkü her iki kavramın Türkçesinde de bir hiyerarşi iddiası olarak aşağılama yoktur. Bizler kendimizi zaten Avrupa medeniyetine pek de dahil edemediğimizden öteki olarak anılmayı da hiyerarşik bir durum olarak kavramıyoruz. Fakat Avrupa zihni ötekileştirmeden bahsettiğinde aynı zamanda aşağılamaya da işaret etmektedir. Dışlama ise daha da masum bir kavram gibi durmaktadır. Dışarıda olanın dışlanması ona çok da koymadığından kavram yeterince anlaşılır kılınamıyor. Ayrımcılık ise bu kavram setinin en sertidir. Fakat ayrımcılık da hiyerarşiyi imlemez. Bu nedenle İslamofobi denince asıl anlaşılması gereken hiyerarşik bağlamda bir aşağılamadır.

Patoloji ve düşmanlık

Peki ama İslamofobi istilahi olarak aşağılamayı imliyorsa aşağıladığı nedir? Kimilerine göre aşağılananlar Müslümanlardır, kimilerine göre ise İslam’ın kendisidir. Bazıları ise her ikisinin de doğru olmadığını sadece Avrupa medeniyetine uyum sağlayamayan Müslümanların aşağılandığını söyleyecektir. Sosyolojik aurayı daha dar tutmak isteyenler ise şiddeti hayatının merkezine alan Müslümanlardan bahsedecektir. Fakat bütün bu sosyolojik tanımların ortak noktası Müslümanların bir şekilde aşağılanmasıdır. Avrupa değerler sistemi ise bu tür hiyerarşi ve üstünlük iddialarını kriminal olgular olarak görmektedir. Bu nedenle İslamofobik suçlar da profesyonelleşmiştir. Almanya’da aşırı sağcılar artık “Türkler defolsun” diye tempo tutmuyor, “Biz domuz eti yiyoruz” diyorlar. Sanki cümle böyle kurulunca pozitif hukuk açısından kurtuldukları suçu işlememiş oluyorlar.

İslamofobi aynı zamanda kimi sosyal gruplar için bir İslam/Müslüman karşıtlığı hatta bir İslam/Müslüman düşmanlığıdır. Avrupa politik dünyasında merkez sağın radikallerinde ya da aşırı sağda sıkça görülen tavrı sadece bir aşağılama olarak görmek konuyu yetersiz algılamak demektir. Özellikle Türkiye’nin AB’ye müracaatından beri Avrupa’da geniş bir Müslüman karşıtlığı oluşmuştur. Dahası sosyal demokrat bir profil çizen Ernst-Wolfgang Böckenförde gibi eski Alman anayasa mahkemesi üyesi olan hukuk felsefecisinin Hannah Arendt adına hasredilmiş bir ödülü alırken Türkiye’nin neden AB’ye girmemesi gerektiği üzerine konuşmayı hayatının en önemli meselesi olarak gördüğünü anlamak zor değildir. Böckenförde’ye göre Türkiye Avrupa değerler sisteminin sadece kıyısında olan bir ülke değildir, tamamen dışında olan bir ülkedir. Bu nedenle ona karşı durulması Avrupa’yı korumanın şartıdır. Türkiye üzerine büyüyen tartışmalar İslamofobiyi artık korku patolojisinin ötesinde karşıtlığa ya da düşmanlığa doğru taşımaktadır.

İslamofobik suçlar

Diğer taraftan İslam karşıtlığı ya da düşmanlığının Müslümanlarla kurulan hiyerarşik ilişkiye nazaran daha dürüstçe olduğu da söylenebilir. Zira hiyerarşik iddialar Avrupa siyasetinde entegrasyon ve asimilasyon politikalarının arkasına saklanan tespit edilmesi daha zor olanlardır. Hatta taciz konusunda sıkça gündeme gelen gündelik hayatın içindeki söze ve fiile yansımayan tavırlar İslamofobi konusunda da şikâyet konusu olmaktadır. Avrupa’nın gündelik hayatında Müslüman kadınlar her iki konunun da somut muhatapları olmaktadır. Bu nedenle Müslüman kadınların hissettikleriyle Avrupa’daki İslamofobiyi konuşmaya kalksak sonsuz bir muhabbete başlamış olurduk. Bu tür konuları dışarıda bıraksak da daha somut olaylar üzerinden ilerlersek daha az bir Müslüman karşıtlığıyla karşılaşmıyoruz.

İslamofobi kavramını sadece Müslümanlardan duyulan korku gibi patolojik bir duruma indirgemeden dini ırkçılıktan, Müslüman düşmanlığına hatta İslam karşıtlığı/düşmanlığına kadar geniş düşünmeli, ayrımcılığın, ötekileştirmenin, dışlamanın, tahammülsüzlüğün ve aşağılamanın bir formu olarak tahayyül etmeliyiz. Ancak bu bağlamda bir imgelem dünyası Müslümanların Avrupa’da ne yaşadığını anlamamızı sağlayabilir.

İslamofobik bağlamda yaşananlar ortada olmasına rağmen Avrupa düşünce dünyasından kavrama dair üç itiraz yükselmektedir. Birinci itiraz kavramın hukuki bir karşılığının olmamasıdır. Yani İslamofobi İslam’dan korku ise bu korkunun hukuk dilinde bir karşılığı olamaz demek pozitivist hukukçular açısından en hafifinden kolaya kaçmaktır. Bu kolaya kaçış arkasında konunun hukukileşmesi, yani kriminalleşmesini önlemeye dönük bir durumu saklıyorsa daha vahim bir sorun var demektir. Nitekim Avrupa’nın bir çok ülkesinde polisin suç tutanaklarında İslamofobik suçların halen yer almaması ya da alsa bile suç tariflerinin tahrif edilmesi büyük sorun oluşturmaktadır. Örneğin cami duvarına atılan domuz başları İslamofobik bir suç olarak değil, bankamatik kırmak gibi bir vandalizm kodlanabilmektedir.

İslamofobi kavramına itiraz edenlerin bir kısmı da kavramın eleştiriyi kısıtladığını bu nedenle de demokratik Avrupa değerlerine uymadığını iddia etmektedir. Bu konuda eleştiri ve hakaret arasındaki sınırlardan bahsedilince de eleştirinin evrenselliğinden hakaretin yerelliğinden dem vurulmaktadır. İşte tam burada demokrasinin özgürlük anlayışının evrensel bir iyi/faydayı mı yoksa topluma göre değişen bir iyi/faydayı mı gerektirdiği sorgulanmalıdır. Avrupa değerlerinin üstünlüğüne iman etmiş Avrupamerkezci bir düşünme biçiminden beslenenler için İslamofobi açıkça eleştirel düşünce önünde engel oluşturmaktadır. Zira değerler skalasında hiyerarşiyi baştan kabul edersek eleştiriyi de ancak bu kalıplarda düşünürüz. Bu nedenle ötekilerin dini değerleriyle alay etmek de bizim için hakaret değil, eleştiri olabilir. Oysa insani bütünlüğümüz dinimizi de kapsar ve ona yapılan hakaretleri de üzerimize alınırız. Bir Müslüman olarak ise hakaretlere karşı gücümüz yetiyorsa elimizle, yetmiyorsa dilimizle daha zayıfsak kalbimizle buğz ederek karşı durmak boynumuzun borcudur.

Güvenlikçi tehdit

Son itiraz ise İslamofobinin bir mücadele/savaş kavramı olduğunu ve Müslümanların bu kavramı araçsallaştırarak Avrupa değerlerine saldırdığını iddia etmektedir. Böylesi bir düşünce ise en azından Avrupa’da yaşayan Müslümanların gündelik deneyimlerine bir hakarettir. Gerçekten de İslamofobik bağlamda yaşanan bazı uygulamalar modern devlet aygıtının herkesi biçen rasyonalitesiyle alakalı olsa da örneğin Alman eğitim sistemindeki öğrencilerin başarı sıralamasının oluşturulmasında Thilo Sarrazin’den başka kim ayrımcılık olmadığını iddia edebilir. Sarazzin’e inansak Türklerin doğal olarak yeteneksiz, başarısız ve akılsız olduğunu düşünmemiz gerekecektir. İslamofobi kavramının bir mücadele aracı olmadığını bir mağduriyet kavramlaştırması olduğunu anlamak için madunların yanında durmak gerekmektedir.

Avrupa siyasetinde İslamofobi bağlamında Müslümanların yaşadıkları bir güvenlik sorunudur. AGİT çerçevesine bakıldığında tahammülsüzlük ya da büyük günahlar kavramları dışında bir kavram çerçevesinin oluşturulmadığını görmekteyiz. Bu tür durumlar ise nihayetinde Avrupa güvenliğini tehlikeye düşürdüğü için önemlidir, Müslümanlar doğal olarak hak öznesi oldukları için değil. Hatta Almanya İslam Konferansı bağlamında Müslümanların sorunlarının tartışıldığı platformun İçişleri Bakanı tarafından yürütülmesi konunun ne kadar güvenlik odaklı olduğunun somut kanıtıdır. Konu bir hak konusu olsaydı Adalet Bakanı ya da insan haklarından sorumlu bir bakan yürütürdü. Hatta konu sadece uyum meselesi olarak görülseydi entegrasyondan sorumlu bir bakan da vardı. Ülkenin bir numaralı polisi olan içişleri bakanı Almanya İslam Konferansı’nın da yürütücüsüdür.

Sekülerizme davet

Diğer taraftan Avrupa siyaseti Müslümanlar ile şiddet arasındaki bağlantıları sosyolojik anlamda değil, ontolojik anlamda aramaktadır. Müslümanların son dönemlerde artan şiddet hareketlerinin failleri olmasını Kuranın emrettiğini iddia etmek inancın ontolojisini düşmanlaştırmaktır. Oysa şiddet hareketlerinin faillerine daha yakından bakanlar çoğunun dindarlıktan uzak hayat yaşamak istediği halde diskolardan dışlanmış Avrupalılar olduğunu rahatça görebilir. Üzerinde Müslümanlığa dair emareler bile taşımadığı halde uzun yıllardır okulda, işyerinde ve toplumsal alanda dışlanan, aşağılanan ve ötekileştirilen bu gençlerin şiddet eğilimleri göstermesinin yarattığı şaşkınlığı hayretle karşılamak gerekmektedir. Son yıllarda artan İslamofobik uygulamalar ve hak ihlalleri şiddete zaten eğilimli olanların bahanelerini güçlendirmektedir. Bu açıdan bakan Avrupa siyaseti de İslamofobiyi bir güvenlik meselesi olarak ele almaktadır. Almanya’da Müslümanlardan beklentilerin içinde polislik/hafiyeliğin de olmasını bu bağlamda anlayabiliriz.

Müslümanlar için ise İslamofobi bir hak ihlalidir ve özgürlükler alanını zorlamaktadır. Dini hakların korunması gereken bir çerçeve olup olmadığı konusunda bile anlaşamayan seküler Avrupa’nın ise Müslümanların hassasiyetlerini anlaması oldukça zor görünmektedir. Bu nedenle Avrupa siyaseti Müslümanları kendisinin de kolay anlamlandırabileceği seküler alana davet etmektedir. Almanya’da üniversitelerde kurulan İslam teolojileri İslam’ı aydınlanmacı süzgeçlere tabi tutarak liberal dünya ile barışık bir din dizayn etmeye çalışmaktadır. Müslümanların liberalizmden anladığı ise Avrupa düşüncesine en yakın haliyle “sizin dininiz size bizim dinimiz bizedir”. Bizim olanın korunmasını liberal bir hak olarak gören sıradan Müslümanlar için Avrupa değerleriyle çatışma da söz konusu değildir. Fakat aynı sıradan insanların anlamsız bir şekilde Alman anayasasına sadakat testine tutulurken Kuran’la ilişkileri sorgulanmaktadır. Bu bağlamdan kurtulması gereken Avrupa siyaseti öncelikle Müslümanların yaşadığı İslamofobik saldırıları bir güvenlik sorunu olarak görmekten vazgeçmeli ve konunun bir hak/özgürlük ihlali olduğunu kabul etmelidir.    

bbezci@gmail.com