Türkiye gibi hem askeri hem diplomatik hem de toplumsal etki üretebilen bir aktörün yükselişi, İsrail'in stratejik hesaplamalarını doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle İsrail'in söylem düzeyinde daha sert ve doğrudan bir dil benimsemesi, yalnızca politik bir tercih değil; aynı zamanda bu yeni duruma verilen bir tepki olarak değerlendirilmelidir.
Faruk Önalan/ Yazar
Türkiye–İsrail hattında son dönemde belirginleşen gerilim, yalnızca karşılıklı açıklamalar veya diplomatik polemikler üzerinden okunabilecek bir mesele olmaktan çıkmış, doğrudan doğruya bölgesel güç dengesi, tehdit algıları ve stratejik konumlanma üzerinden şekillenen daha geniş bir çerçeveye oturmuştur. Özellikle İsrail tarafından yapılan ve Türkiye'yi açık biçimde "potansiyel tehdit" kategorisine yerleştiren açıklamalar, bu yeni dönemin en dikkat çekici göstergelerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Bu tür açıklamaların başbakan düzeyinde ve açık kaynaklar üzerinden yapılması, meselenin taktik değil stratejik bir boyut kazandığını göstermektedir. Daha da önemlisi, bu yaklaşımın yalnızca söylemle sınırlı kalmayıp, uluslararası aktörlerin –özellikle ABD'nin– bu perspektife ikna edilmesi yönünde bir diplomatik çaba ile desteklenmesi, sürecin çok katmanlı bir rekabet zeminine taşındığını ortaya koymaktadır.
29 Haziran 2026'da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun kabine toplantısında yaptığı konuşma, bu stratejik dönüşümün en somut örneğidir. Netanyahu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın İsrail'e yönelik açıklamalarını ciddiyetle değerlendirdiklerini belirterek, bu ifadeleri ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin dikkatine sunacaklarını ifade etmiştir. Netanyahu, başka bir röportajında Osmanlı İmparatorluğu'nun 400 yıllık egemenliğinin sona erdiğini hatırlatarak bugün burada İsrail adında güçlü bir devlet olduğunu vurgulamıştır. Netanyahu'nun bu söyleminde dikkat çekici olan, Türkiye'yi İran'daki güç kaybının bir sonucu olarak konumlandırmasıdır. İran aşırı Şii ekseni iken Türkiye'nin "Müslüman Kardeşler eksenini" temsil ettiğini ve bunun eşit derecede aşırı bir hareket olduğunu belirtmesi, İsrail'in bölgesel tehdit algısını Şii ekseninden Sünni eksenine kaydırdığının açık bir göstergesidir.
İsrail siyasetinde Türkiye algısı
Eski Başbakan Naftali Bennett'in 17 Şubat 2026'da yaptığı konuşma da İsrail siyasetinde Türkiye algısının ne denli dönüştüğünü gözler önüne sermektedir. Bennett, Türkiye'yi doğrudan yeni İran olarak nitelendirmiş ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı sofistike, tehlikeli ve İsrail'i kuşatmayı amaçlayan bir lider olarak tanımlamıştır. Bennett'in analizine göre, Türkiye ve Katar yalnızca Suriye'de değil, Gazze'de de ön kapıdan ve her yerden nüfuz kazanmakta ve İsrail'i çevreleyen yeni bir boğma halkası oluşturmaya çalışmaktadır. Daha da önemlisi, Bennett bu eksenin Suudi Arabistan'ı İsrail karşıtı pozisyonlara itmeye çalıştığını ve Pakistan'ın nükleer gücüyle desteklendiğini iddia etmiştir. Bu iddia, Türkiye öncülüğünde bir Sünni ekseni senaryosunu gündeme taşımakta ve İsrail güvenlik elitinin en derin endişelerinden birini yansıtmaktadır. Bennett ayrıca mevcut hükümetin bu tehdide karşı yeterince uyanık olmadığını öne sürerek, hem İran hem de Türkiye'den kaynaklanan risklere karşı eş zamanlı stratejiler geliştirilmesi gerektiğini belirtmiştir.
İsrail siyasetinde Türkiye'yi düşman devlet ilan etme yönündeki çağrılar, muhalefetle sınırlı kalmamakta, hükümet kanadından da güçlü destek bulmaktadır. Kültür ve Spor Bakanı Miki Zohar, 19 Mayıs 2026'da İsrail'in Türkiye'ye düşman devlet muamelesi yapması gerektiğini ifade etmiş ve bize zarar verenlere nasıl zarar vereceğimizi iyi biliriz, denemek istiyorlarsa buyursunlar sözleriyle açık tehditte bulunmuştur. Zohar ayrıca, Sumud Filosu'nu, İsrail'in dünyadaki itibarını lekelemek için tasarlanmış çok tehlikeli bir provokasyon olarak nitelendirmiştir. Likud Milletvekili Ariel Kellner, 3 Haziran 2026'da Türkiye düşman devlet ilan edilmeli çağrısını yapmış; Diaspora İşleri Bakanı Amichai Chikli ise 24 Haziran 2026'da Türkiye'nin İran'dan daha tehlikeli olduğunu belirterek er ya da geç Türkiye ile savaşa girileceğini, İran'ın Şii ekseni döneminin bittiğini ve yeni eksenin Erdoğan'ın Türkiyesi, Suriye ve Katar'ın Müslüman Kardeşler yani Sünni ekseni olduğunu söylemiş ve uyanıp gözlerini açmaları gerektiğini ifade etmiştir. Chikli daha önce, 5 Ocak 2026'da Türkiye'nin düşman devlet olduğunu ve ilişkilerin kesilmesi gerektiğini belirtmişti.
İsrail basını gerilimi körüklüyor
İsrail basını, siyasetçilerin söylemlerini destekleyen analizlerle gerilimi beslemektedir. Maariv gazetesi, 22 Haziran 2026'da yayımladığı yazıda Türkiye'nin artık İsrail için İran'dan daha büyük ve uzun vadeli tehdit oluşturduğu yorumunu paylaşmış ve NATO'nun ikinci büyük ordusuna sahip, savunma sektöründe yüzde 80 oranında kendi kendine yeterli Türkiye'nin bölgedeki stratejik konumunu önemli ölçüde güçlendirdiğine dikkat çekmiştir. Haaretz gazetesinde yayımlanan bir analizde, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Türkiye'nin güvenliği Halep'te, Şam'da ve Beyrut'ta başlar yönündeki açıklamalarına atıfta bulunularak, bu söylemin Türkiye'nin yalnızca kendi sınırlarına odaklanan bir güvenlik anlayışının ötesine geçtiği ve bölgesel istikrarı da ulusal güvenliğinin parçası olarak gördüğü savunulmuştur. Haaretz'e göre, Türkiye'nin Suriye yönetimiyle yakın ilişkileri ve bölgesel diplomatik girişimleri Tel Aviv tarafından yakından takip edilmekte, Ankara'nın olası diplomatik süreçlerde daha fazla söz sahibi olmak istediği ileri sürülmektedir. İsrail medyasında son günlerde yayımlanan farklı analizlerde Türkiye'nin askeri, diplomatik ve ekonomik kapasitesine vurgu yapıldığı, Ankara'nın Doğu Akdeniz, Suriye ve Körfez hattında giderek daha etkin bir aktöre dönüştüğü ifade edilmektedir. Özellikle Türkiye'nin EFES-2026 askeri tatbikatı ve savunma sanayii hamleleri üzerinden bölgedeki etkisinin arttığı, kamikaze İHA ve gezici mühimmat alanında küresel üretim merkezi haline geldiği vurgulanmaktadır.
Bu çerçevede İsrail'in Türkiye'ye yönelik yaklaşımını anlamak için klasik güvenlik paradigmasının ötesine geçmek gerekir. Çünkü burada söz konusu olan, doğrudan bir askeri tehditten ziyade, etki alanı genişleyen, diplomatik kapasitesi artan ve bölgesel krizlerde belirleyici rol oynama iddiası güçlenen bir aktörün sınırlandırılması çabasıdır. Türkiye'nin son yıllarda izlediği dış politika, yalnızca askeri hamlelerle değil; aynı zamanda diplomasi, insani yardım, ekonomik ilişkiler ve çok taraflı platformlardaki aktif varlık üzerinden şekillenmiştir. Bu durum, Türkiye'yi yalnızca "sert güç" unsurlarıyla değil, aynı zamanda "yumuşak güç" kapasitesiyle de öne çıkan bir aktör haline getirmiştir. Dolayısıyla İsrail'in Türkiye'yi tehdit olarak tanımlaması, bu çok boyutlu etkinin yarattığı stratejik rahatsızlıkla doğrudan ilişkilidir.
İsrail'in bu yeni konumlanmasının önemli bir ayağını da tarihsel ve politik söylem araçlarının yeniden devreye sokulması oluşturmaktadır. Ermeni meselesinin bu bağlamda yeniden gündeme taşınması, yalnızca tarihsel bir tartışmanın canlandırılması değil; aynı zamanda Türkiye'ye yönelik uluslararası baskı mekanizmalarının çeşitlendirilmesi anlamına gelmektedir. Bu tür adımlar, doğrudan askeri ya da ekonomik bir hamle olmasa da, uluslararası kamuoyu oluşturma ve meşruiyet alanını daraltma aracıdır. Bu durum, rekabetin yalnızca sahada değil, aynı zamanda algı, söylem ve uluslararası hukuk zemininde de sürdüğünü göstermektedir.
Bununla birlikte, mevcut tabloyu yalnızca iki ülke arasındaki ikili ilişkiler bağlamında değerlendirmek eksik kalacaktır. Çünkü bu gerilim, daha geniş bir jeopolitik dönüşümün parçasıdır. Orta Doğu'da uzun yıllar boyunca belirli dengeler üzerinden şekillenen güç dağılımı, son dönemde ciddi bir değişim sürecine girmiştir. Türkiye, yalnızca askeri araçlarla değil, aynı zamanda diplomatik girişimler, ekonomik ilişkiler ve kriz yönetimi kapasitesiyle daha kalıcı bir etki alanı oluşturmuştur. Bu çok yönlü yaklaşım, Türkiye'yi diğer bölgesel aktörlerden ayıran temel unsurlardan biri haline getirmiştir.
İsrail'in "daha çok askeri kapasite ve doğrudan güvenlik tehditleri" üzerinden şekillenen "stratejik" yaklaşımı, artık daha karmaşık bir tabloyla karşı karşıyadır. Türkiye gibi hem askeri hem diplomatik hem de toplumsal etki üretebilen bir aktörün yükselişi, İsrail'in stratejik hesaplamalarını doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle İsrail'in söylem düzeyinde daha sert ve doğrudan bir dil benimsemesi, yalnızca politik bir tercih değil; aynı zamanda bu yeni duruma verilen bir tepki olarak değerlendirilmelidir.
Modern güç mücadelesi
Bu noktada dikkat çeken bir diğer unsur ise, bu tür stratejik gelişmelerin kamuoyu düzeyinde yeterince tartışılmaması ve çoğu zaman daha yüzeysel gündem başlıklarının ön plana çıkmasıdır. Oysa uluslararası ilişkilerde yaşanan bu tür kırılmalar, uzun vadeli sonuçlar doğurma potansiyeline sahiptir ve bu nedenle hem entelektüel hem de politik düzeyde daha fazla dikkat ve analiz gerektirir. Türkiye'nin karşı karşıya olduğu bu yeni jeopolitik tablo, yalnızca dış politika yapıcılarının değil; aynı zamanda medya, akademi ve kamuoyunun da daha bilinçli ve hazırlıklı olmasını zorunlu kılmaktadır. Çünkü algı yönetimi, uluslararası meşruiyet ve diplomatik etki, modern güç mücadelesinin ayrılmaz parçaları haline gelmiştir.
Bu bağlamda Türkiye'nin önünde iki temel görev olduğu söylenebilir. Birincisi, sahadaki ve diplomatik alandaki kazanımlarını koruyacak ve geliştirecek stratejik adımları sürdürmek; ikincisi ise bu kazanımları uluslararası kamuoyuna doğru ve etkili bir şekilde anlatabilecek iletişim kapasitesini güçlendirmektir. Çünkü günümüzde güç yalnızca sahada değil, aynı zamanda anlatıda da inşa edilmektedir. İsrail'in Türkiye'ye yönelik söylemleri ve uluslararası alanda yürüttüğü diplomatik girişimler, bu anlatı mücadelesinin ne kadar kritik olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Öte yandan gerilimin sahadaki en somut ve çarpıcı yansımaları ise Gazze, Kudüs ve Batı Şeria ekseninde ortaya çıkmaktadır. Gazze'de yaşanan soykırım ve altyapının sistematik biçimde hedef alınmasıyla birlikte Kudüs'te statükonun aşındırılması, kutsal mekanlar etrafında artan gerilim ve Batı Şeria'da yerleşimcilerin saldırıları ile yeni yerleşim birimlerinin genişletilmesi, sahadaki fiili durumun kalıcı hale getirilmesine yönelik bir stratejinin parçasıdır. Bu gelişmeler bir bütün olarak okunduğunda, meselenin yalnızca güvenlik eksenli değil, aynı zamanda demografik ve politik bir dönüşüm hedefi taşıdığı açıktır.
Bu çerçevede tarihsel perspektifin devreye girmesi, mevcut tabloyu anlamlandırmak açısından kritik bir önem taşımaktadır. Vincent Lemire'in "Kudüs 1900: Olasılıklar Çağında Kutsal Şehir" adlı eseri, Kudüs'ün Osmanlı döneminin son yıllarındaki sosyo-politik yapısını ele alırken, bugünün çatışma merkezli anlatısından oldukça farklı bir tablo sunmaktadır. Lemire'in analizine göre Kudüs, o dönemde farklı dinlerin, kültürlerin ve toplulukların bir arada yaşayabildiği; hoşgörüye dayalı, kozmopolit bir şehir kimliği taşımaktaydı. Bu yapı, yalnızca bir yönetim modeli değil, aynı zamanda çok dinli ve çok kültürlü bir birlikte yaşama pratiğinin mümkün olduğunu gösteren tarihsel bir örnek niteliğindedir.
Birlikte yaşama kültürünü yok ettiler
Bu tarihsel arka plan, günümüzde yaşanan gelişmelerle karşılaştırıldığında çarpıcı bir zıtlık ortaya koymaktadır. Bir zamanlar farklı inanç gruplarının barış içinde bir arada yaşayabildiği bir şehir olan Kudüs'ün, bugün artan gerilim, ayrışma ve çatışma ekseninde yeniden şekillenmesi, yalnızca politik bir dönüşüm değil; aynı zamanda toplumsal dokunun da derin bir değişime uğradığını göstermektedir. Bu bağlamda yerleşim politikaları, yalnızca fiziki bir genişleme değil; aynı zamanda bu çok katmanlı yapının çözülmesine yol açan bir süreç olarak değerlendirilmektedir.
Türkiye'nin bu tarihsel referansları dolaylı biçimde içeren yaklaşımı, mevcut gelişmeleri güncel güç mücadelesinin ötesinde, tarihsel süreklilik ve kırılma noktaları üzerinden de okuma çabasını yansıtmaktadır. Bu durum, Türkiye'nin söylemine hem derinlik hem de meşruiyet kazandırmaktadır. Çünkü burada savunulan pozisyon, yalnızca bugüne ilişkin bir itiraz değil; aynı zamanda geçmişte mümkün olmuş bir birlikte yaşama modelinin ortadan kaldırılmasına yönelik bir eleştiri olarak da şekillenmektedir.
Hülasa gelinen nokta, geçici bir kriz ya da dönemsel bir söylem çatışması olarak değil, uzun vadeli ve çok boyutlu bir stratejik rekabetin parçası olarak değerlendirilmelidir. İsrail'in Türkiye'yi açık biçimde tehdit kategorisine yerleştirmesi ve bu yaklaşımı uluslararası düzlemde yaygınlaştırma çabası, yeni dönemin en belirgin işaretlerinden biridir. Buna karşılık Türkiye'nin artan diplomatik ve bölgesel etkisi, bu rekabetin temel dinamiğini oluşturmaktadır. Önümüzdeki süreçte bu gerilimin farklı alanlarda –söylem, diplomasi, ekonomi ve güvenlik– daha görünür hale gelmesi muhtemeldir. Bu nedenle mevcut gelişmelerin doğru okunması, yüzeysel gündemlerin ötesine geçilerek daha derinlikli bir stratejik perspektif geliştirilmesi, uzun vadeli politika üretimi açısından kritik önem taşımaktadır.