İstanbul Türkçesi ve doğumunun 500. yılında şairler sultanı Bakî

27.04.2026

Kanuni Sultan Süleyman, Bakî gibi büyük bir kabiliyeti bulup ona alan açmasını uzun padişahlık döneminin en zevkli birkaç hadisesinden biri olarak telakki eder. Büyük sultanla Bakî arasındaki alaka padişahın ölümüne kadar devam etti. Şair hamisinin ölümü üzerine ona Türk Edebiyatının en ünlü mersiyesini yazarak teşekkürünü büyük sanatkarlara yakışacak bir şekilde ifade etti.


İstanbul Türkçesi ve doğumunun 500. yılında şairler sultanı Bakî

Mustafa İsen/ Yazar

Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sedâ imiş

UNESCO'nun bir geleneği var; her yıl Dünyadaki önemli olay ve şahsiyetlerin 50 ve katları şeklindeki yıl dönümlerini ilgili ülke Millî Komisyonlarının teklifi üzerine değerlendirip uygun görülenleri anılıp kutlanmak üzere kabul ediyor. Böylece kabul edilen isimler UNESCO Anma ve Kutlama Yıl Dönümleri arasına alınmış oluyor. Bu yıl UNESCO 43. Genel Konferansında ülkemizin önerisiyle alınan bu nitelikteki kararlardan biri ünlü şair Bakî ile ilgili. Çünkü, Türk Edebiyatının XVI. yüzyıldaki bu büyük şairinin doğumunun 500. yılı (2026).

Bu fırsattan istifade ile size biraz Bakî'yi anlatmak istiyorum. O öncelikle bir İstanbul şairi. Dolayısı ile yazı dilimizin yaslandığı İstanbul Türkçesinin banilerinden biri. O yüzden anlatıma Türkçenin kısa bir yazı dili tarihi ile başlamak istiyorum.

İlk yazılı örnekleri olan Yenisey Yazıtları ile Türkçe, kesintisiz olarak VII. yüzyıldan itibaren izlenebilen, yaşayan en eski yazı dillerinden biri. Ama asıl kalıcı olan eserlerini, İslam medeniyeti çerçevesinde üretmiş. Karahanlılar Devleti'nin (1212) kuruluşunu takiben, Kaşgar gibi kültür merkezleri teşekkül etmeye başlayınca buralarda Türkçenin ilk eserleri kaleme alınmış. İslami Türk edebiyatının XI. yüzyıl ortalarında Hakanî Türkçesi çerçevesinde oluşan ve XIII. yüzyıla kadar devam eden bu ortak yazı dilinin, Türk boylarının Moğol baskısıyla Batı'ya doğru göçlerinde yepyeni bir dünya ile tanışmaları sebebiyle, artık ihtiyaca cevap vermediği; bu coğrafi dağılışın hem konuşma hem de yazı dilinde farklılıklar doğurduğu görülmüş ve bu tarihten itibaren Türkçe, Doğu ve Batı Türkçesi olmak üzere iki yazı diline ayrılmış. Beylikler döneminde Batı Türkçesi Anadolu'da öne çıkmış, önce Kırşehir ve Kütahya, daha sonra Bursa ve Edirne gibi şehirlerde bu yeni yazı dili ile eserler verilmeye başlanmış.

Osmanlı Beyliğinin önce devlete, giderek bir imparatorluğuna yürüyüşüyle paralel olarak Türkçenin de gelişimi devam eder. İlk dönemde Şeyhî ve Ahmet Paşa, İslam medeniyetinin farklı coğrafyalarında daha önce teşekkül etmiş edebi gelenekleri tevarüs ederek yeni bir şiir dili oluşturma çabası içinde olurlar. Bunlara Necatî Bey, Osmanlı kültürünün iç sesi olarak yeni bir dil ve üslupla katkıda bulunur. Hayalî Bey, Rumeli edasını şiire taşıyarak bu yapıyı zenginleştirir. Taşlıcalı Yahya Bey, devşirme şairlerde görülen Türkçe atasözü ve deyimlerle örülü sade anlatımı edebi geleneğe taşır. Öte yandan Türkçenin biraz uzak coğrafyasından seslenen Fuzulî, muhteşem şiirin nasıl olabileceğini İstanbul şairlerine gösterir. İstanbul'un fethiyle her bakımdan bir büyük devlet olmaya yürüyen Osmanlı toplumu kültürel anlamda da kendi dilini, üslubunu, kısacası kendi sesini bulmak durumundadır. Kısacası bir yandan Farsçadan çeviri veya nazire yoluyla aktarılan imgeler, mahalli çevrelerin folklorik ürünleriyle yoğrularak Türkçenin ifade imkânları içinde yeni bir kalıba aktarılır. Bu işlem genel Osmanlı medeniyet üslubu gibi büyük oranda Kanuni Sultan Süleyman döneminde artık olgunlaşmıştır. Bu oluşum sürecinde imparatorluk imajını temsil edecek,kendi sesini terennüm edecek yeni isimlere ihtiyaç duyulmaktadır. Yani Dünyanın en büyük devletinin haşmetiyle mütenasip bir dil ve üslup. Devletin yüksek kültürel başarı düzeyini yansıtacak bir anlatım. Bu dönemin edebi anlatımı bilinçli olarak estetize edilmiş bir ifade biçimi olmalı, geniş Osmanlı dünyasında ve çevre ülkelerde Osmanlı imajını yükseltmeli, özellikle İran'daki Safevi yöneticileriyle sürdürülen rekabette de devlete katkı sağlamalıdır.

İşte Bakî tam böyle bir ortamda İstanbul'da dünyaya geldi (d.1526 – ö.1600). Asıl adı Mahmud Abdulbakiolup Fatih Camii müezzinlerinden Mehmed Efendi'nin oğludur. İyi bir öğrenim görerek yetişti. Kanuni Sultan Süleyman'ın yine yaşadığı dönemin imajıyla mütenasip Osmanlı Devleti'nin en büyük eğitim kurumu olan Sahn-ı Seman Medreselerinde devrinin en büyük hocalarının elinde eğitim gördü. Bu yüzyıl her bakımdan devletin zirve dönemidir; başta Kanuni, vezir olarak Sokullu, mimar olarak Sinan, Kaptan-ı Derya olarak Barbaros, bilgin olarak Ebussuud Efendi devrin muhteşem kadrosudur. Bakî'nin birlikte eğitim gördüğü medrese arkadaşlarına bakmak bile bu yüzyılın parlak dönemini gözler önüne serer; Nevî (1534-1599), Üsküplü Vâlihî (ö.1599), Edirneli Mecdî (ö.1591), Hoca Sadeddin (1537-1599) gibi geleceğin şair ve bilginleri bunların bir kısmıdır.

Dönemin şiir okulu: Zâtî'nin dükkanı

Böyle bir ortamda yetişen Bakî, eğitimi yanında şiirle de ilgileniyordu. Bir yandan kendinden önceki şiir geleneğini takip ediyor, öte yandan devrin usta şairleriyle tanışıp onlara nazireler söyleyerek kendi sesini bulmaya çalışıyordu. Dönemin şiir okulu sayılan Zâtî'nin (ö.1546) Beyazıt Camii avlusundaki remilci dükkânı da sıklıkla uğradığı mekanlar arasındaydı. Nitekim yetenek avcısı olan Zatî kabiliyetine inandığı bu genç şairin bir beytini tazmin ederek bir şiir yazmış ve genç şairi onurlandırmıştı.

Bir yandan eğitimi bir yandan şiir bilgisini geliştiren şair artık İstanbul'daki edebiyat mahfillerinde dikkat çeken bir isim olmuştu. 1555'te Nahcivan seferinden dönen Kanuni Sultan Süleyman'a sunduğu kaside ile cihan padişahının da dikkatini çekti. Bu arada başta hocaları ve dönemin etkin kişilerine de kasideler sunarak onların ilgisini sağladı. Artık şiirleri Sultan Süleyman'ın meclisinde okunmaya başlanmıştı. Nitekim bu ilgi sayesinde biraz korunarak uygun bir yerde müderrisliğe tayini yapıldı.

Artık hayatında hızlı bir değişim başlamıştı. Kendisi de büyük bir şair olan dönemin padişahı Kanuni'nin şiirlerine nazireler yazıp ilişkisini ilerletti. Öyle ki Kanuni Sultan Süleyman, Bakî gibi büyük bir kabiliyeti bulup ona alan açmasını uzun padişahlık döneminin en zevkli birkaç hadisesinden biri olarak telakki eder. Büyük sultanla Bakî arasındaki bu alaka padişahın ölümüne kadar devam etti. Şair hamisinin ölümü üzerine ona Türk Edebiyatının en ünlü mersiyesini yazarak teşekkürünü büyük sanatkarlara yakışacak bir şekilde ifade etti.

Şairin sonraki padişahlar II. Selim ve III. Murad devrinde de sarayla ilişkisi devam etti. Bu dönemde müderrislik hayatının en üst basamağı olan Süleymaniye Medresesi müderrisliğine atandı. Sonrasında ufak tefek aksaklıklara rağmen yükselişi Mekke, Medine kadılığına atanmasıyla sürdü.İstanbul Kadısı, Anadolu ve Rumeli kazaskeri oldu. Artık önünde şeyhülislamlıktan başka yükseleceği makam kalmamıştı. Fakat bu emeline kavuşamadan birkaç ay sonra emekliye sevk edildi. Çok geçmeden de Osmanlı Devleti'nin en görkemli döneminde dört padişah devrinin en büyük şairi Bakî, 1600 tarihinde vefat etti. Cenaze namazı Fatih Camii'nde kılındıktan sonra büyük bir kalabalık eşliğinde Edirnekapı'da defnedildi.

Estetiğin zirve dönemi

Bakî'nin bu renkli hayatından geriye nazım ve nesir olmak üzere çok önemli eserler kaldı. O bilginliği yanında, hayata dönük tarafını da yansıtan bu eserlerinde hem içerik hem de teknik mükemmellik olarak, yaşadığı dönemi her haliyle yansıttı. Elbette en mühim eseri Divanıdır. Türk klasik edebiyatının en dikkate değer eserlerinden biri olan bu çalışma,tertip edildiği tarihten itibaren okuyucudan da önemiyle mütenasip ilgi görmüş ve kütüphanelerde en çok rastlanan örneklerden biri olmuştur. Ayrıca şiir mecmualarında da Bakî mahlaslı şiirler oldukça fazladır. Bu ilgi Divan baskılarına da yansımış, sözü edilen çalışma ve buradan yapılan çokça seçki çeşitli baskılarla okuyucuyla buluşmuştur.

Bakî'nin düzyazı olarak ortaya koyduğu çalışmalar ise tümü dini içerikli ve çeviridir. Me'âlimü'l-Yakîn Fî-Sîreti Seyyidi'l-Mürselîn adlı Hz. Peygamberin hayatını anlattığı siyeri; İslam dininde cihat ve gazanın fazilet ve esaslarını dile getirdiği Fezâ'ilü'l-Cihâd'ı; Mekke tarihinden ve bazı Osmanlı padişahlarının orada yaptırdığı eserlerden bahsettiği Fezâ'il-i Mekke'si, Eyüp müderrisliği sebebiyle Eyüp el-Ensari'den rivayet edilen hadisleri toplayıp tercüme ettiği Hayatü'l-kulub bi-Rivayatı Ebi Eyyub'u mensur eserleridir.

Kanuni döneminde (1520-1566) estetik bakımdan zirveye erişen Osmanlı kültür ve sanat hayatının edebiyattaki karşılığı Bakî'nin eserleridir. Bunların içinde de Divan'ın ayrı bir yeri vardır.

Şiiri İstanbullulaştırmak sorumluluğu

Yukarıda belirtildiği gibi Bakî'nin genç ve yetenekli bir şair olarak dikkati çektiği yıllarda Osmanlı coğrafyasının her tarafından ve siyasal sınırların dışındaki kültür muhitlerinden İstanbul'a taşınan edebî birikim yeni bir estetik kimliğe yol alıyordu.İşte böyle bir ortamda Bakî'ye, şiir dilini arkaik unsurlardan ayıklamak, söz sanatlarını ve âhenk unsurlarını hüner gösterisine dönüştürmeden dile musiki ögesi katmak ve daha yalın bir ifadeyle şiiri İstanbullulaştırmak, bir başka ifade ile İstanbul Türkçesi ile ifade etmek sorumluluğu kalmıştı. O da bu rolünü en iyi şekilde ifa etti.

Klasik şiirin içeriği belliydi. Fark, bu içeriği benzersiz bir üslupla, ahenkle ve içten bir duyarlılıkla ifade edebilmekti. Bakî şiirlerinde ses ve söz tekrarlarını ustalıkla kullanarak şiire ruh üfleyip, mısraları âdeta musiki cümlesine dönüştürerek sağladı. Bu konumuyla söyleyiş mükemmelliğine dayalı klasik üslubun en önemli temsilcisi oldu. Bakî coşkun ilhamlarla değil, şekil üzerinde durarak şiirini ince hayaller, nükte ve tevriye başta gelmek üzere türlü edebî sanatlarla zenginleştirdi. Kasidelerinde Kanuni döneminde zirveye ulaşan zengin Osmanlı saray teşrifatını dile getirdi. Dolayısıyla Bakî Divanı üzerinden XVI. yüzyıl Osmanlı Devleti'nin iktidar simgeleri ve sanat-siyaset ilişkisi okunabilir. O, etrafına sanatkârca bakan bir şairdir. Bu yüzden yaşadığı dönemin maddi kültür unsurlarını ve sosyal hayatını usta bir şair duyarlığı ile eserlerine yansıttı.Şiirlerinde İstanbul halkının konuşma kalıplarından, günlük dildeki kullanımlarından yararlanarak yaptığı tasvirlerle yeni bir atmosfer oluşturdu.

Osmanlı şairleri arasında etki alanı en geniş şair,Bakî'dir. Daha hayattayken şiirleri Osmanlı edebî çevrelerinin dışında da okunmuştur. Babürlülerin egemenliğindeki Hindistan'da, Safevîlerin kültür merkezlerinde Bakî Divanı'nın okunduğu, Mekke'de Heratlı Veysi bin Muhammed tarafından istinsah edildiği bilinmektedir. Öyle ki 17. yüzyılda hayatını Bakî Divanı istinsah edip satarak sürdüren kâtipler, klasik musikinin icra edildiği mekânlarda onun gazellerini okuyan musikişinaslar vardır.Osmanlı şairleri içinde bu kadar geniş coğrafyada eserleri okunan başka bir divan şairi de yoktur. Bu yüzden Sultanü'ş-şuarâ (Şairler Sultanı) olarak anıldı. Bu ifade büyük Osmanlı coğrafyası içinde sadece ona verilmiş bir unvandır.

Ortaya koyduğu bu yenilikler ve İstanbul Türkçesini Batı Türkçesinin bir yazı dili haline getirmesi dolayısı ile Bakî, yaşadığı çağdan itibaren Türkçenin merkezinde yer alan isimlerden biri oldu. Nitekim bu mirası devralan Şeyhülislam Yahya, şiir dilini biraz daha soyut düzleme taşıyarak yeni bir ifade anlayışıyla okuyucunun karşısına çıkan Nailî, Nef'î, Nabî ve Şeyh Galib bu Türkçeyi kullanarak ses bayrağımız Türkçeyi zirvelerde dalgalandırdılar. Nedim ise konuşma diliyle yazı dili arasında açılan makası mahallileşme adıyla biraz daha yaşanan çizgiye çekecek ama o da bu kendine has üslubuyla İstanbul Türkçesinin ve Bakî yolunun en önemli isimlerinden biri olacaktır.

Özetlemek gerekirse Bakî, kendisinden sonra klasik üslup olarak anılacak edebi geleneği biçimlendiren öncü isimdir. Ayrıca o, hem Osmanlı toplumunda sanatkâr-iktidar ilişkisinin bir modeli hem de bir imparatorluk dilinin oluşumuna en ciddi katkıda bulunan şairdir. Bu konumuyla da o daha hayattayken şöhretin zirvesine ulaşmış ve bu Dünyada bırakılabilecek en hoş sedayı bırakarak ölümsüzler arasına karışmıştır.