İyi bilirdik!

Necip Tosun / Yazar
20.11.2020

Ahmet Kekeç, kuşağı içinde etrafa ışıltılar, kahkahalar, bilgiler saçan bir dosttu. Oturuşu, kalkışı, geniş bilgisiyle hemen saygı uyandırırdı. Her şey kafasında berraklaşmış, biçimlenmişti. O kadar çok okurdu ki duymadığınız pek çok kitabı ilk kez ondan duyardınız. Pek çok olayı “mizah”la izah ederken, bu davranışını kibirden öte parlak bir zekâ gösterisine dönüştürürdü. Eleştirdiği şeyleri “neşe”yle anlatırdı, kızamazdınız. Son romanı final aşamasındaydı. Yeni öykülerinin dosyasını hazırlıyordu. Sanki acelesi varmış gibi bunları telaş telaşa bitirmeye çalışıyordu. Maalesef ömrü vefa etmedi. Türk düşünce ve edebiyat dünyası çok kıymetli bir değerini kaybetti. Ahmet Kekeç bir kuşağın, hayata, eşyaya bakışını edebiyata kazandırmıştı.



Ahmet Kekeç kırk yıllık dostumdu. Edebiyata birlikte başlamış, birbirimizin hayatına, edebiyat serüvenine tanıklık etmiştik. Kekeç ile aynı kuşaktandık.

Bizim kuşağın en büyük özelliği bağımsız, özgür düşünebilme yeteneğine ve birikimine sahip olmasıydı. Okuyan, yazan bir kuşak olarak cemaatlere, topluluklara, partilere mesafeliydik. Dolayısıyla benim kuşağımdan hiç kimse angaje bir topluluğun içinde yer almadı.

Bizim arkadaşlığımız, dostluğumuz farklıydı. Biz dini; hakikat, adalet ve merhamet olarak algıladık. Hiçbir işimizde dini istismar etmedik, kullanmadık.

İncinmiş günlerden geçiyorduk

Geldiğimiz her yeri hak ederek kazandık. Dişimizle, tırnağımızla. O yüzden de özgürdük. Allah’tan başta hesap verecek kimsemiz yoktu. Bu arkadaş grubu kırk yıldır birbirine bağlı olarak aynı ilkelerle hayata bakmaya devam etti. Ülkenin her köşesinden arkadaşlarımız oldu. Allah çok mübarek günlerde bizi yaratmış, bir araya getirmiş olmalı. İktidar yolunda en ufak bir hareketimizle bir yere gelebilecekken buna tenezzül bile etmedik. Aramızdan kim nereye gelirse gelsin bizim gibi muhalif oldu. Ama kimi insanların bizim elimizin tersiyle ittiğimiz şeylere talip olması bizi üzdü.

Kırık, yara bere içinde yaşanmış bir hayattan geliyorduk, incinmiş günlerden… Yoksul zamanlarda bir araya gelmiştik. Daracık sokaklarda kendimize bir yol aramış, yan yana aynı düşleri görerek, oynanan tüm oyunları değiştirmeyi, yeni bir oyun sahneye koymayı düşlemiştik. Ülkeyi baştan başa güzellikle, merhamet ve adaletle düzelteceğimizi kurmuştuk. O günlerde dostluk umuttu, aynı rüyayı görme arzusu, dayanışma ve dirençti. Dar ve sıkıntılı günlerde alınan nefesti, karanlıklara ışık, paylaşma ve sevgiydi. Çürümenin karşısında yenilenmeydi. İyilik, bağlılık ve yoldaşlık, samimiyet, fedakârlıktı.

Birbirimize yaslanarak büyüdük

Kalplerinde kendilerinden büyük düşler taşıyan, kavruk yüzlü yitik çocuklar olarak birbirimize yaslanarak büyümüştük. Kendimiz için değil, rüyalarımız için yaşamıştık, sevgilimize yazmadığımız mektupları birbirimize yazmıştık. ‘Öl desen hemen ölüverecek’ güzel çocuklardık. Öğrenci derneklerinden, kitabevlerinden, okul ortamlarından, edebiyat sevgisinden kaynaklanan güvenle bir dostluk oluşturmuştuk.

Ortak noktalarımız okumak, yazmaktı. Kendimizi okumaya, yazmaya, iyiliklere, güzelliklere adamış, akacak bir yol, dere arayan düzgün, çalışkan, pırıl pırıl delikanlılardık. Nefislerimizi, hayatlarımızı, gündelik zevklerimizi aşmış olgun başaklar gibiydik. Sanki hep böyle doğmuştuk; yoksul, olgun, bilge. Birbirimizi hemen ilk görüşte tanıyıp kaynaşmıştık. Omuzlarımızda ise bütün bir dünyanın yükü vardı, kurtarılmayı bekleyen koca bir dünya. Emek, inanç tek değerdi, kapitalist, emperyalist bu oyun er ya da geç bozulacaktı.

O günler bir masal gibiydi, şimdiki gençlere o günleri anlatsak inanmazlar. Kimsenin kendi parası olmazdı, parası olan harcardı. Resmen komün hayatı. Kahvaltısız günler geçirdiğimiz olurdu. Bekâr evlerinde aç, susuz, yeni bir misafir gelinceye kadar beklerdik. Bazen evde on kişi olurduk. Dergileri sırtlanır dağıtırdık, tek kuruş beklemeden. Samimiyet ve inançla. Omuzlarımızda bütün bir dünyanın yükü. Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, İsmet Özel ortak noktalarımızdı. Pasaj altında, zeminde, karanlıklar içindeki küçücük kitabevlerinde sigaralar yakılır, edebiyattan, sanattan, vatandan konuşulurdu. Köşede bir sohbet halkası oluşur, kelimeler, kavramlar uçuşurdu havada. Kitabevleri sanki kitap satmak için değil, kitap yazılmaya mekân olsun diye oluşturulmuş gibiydi. Heyecanlar, sert sözler, kırılganlıklar… Ama her şey dava için. Herkes birbirini tanırdı, herkes birbiriyle kardeş. Kitabevleri buluşma ve kaynaşma yeriydi. Romanlar, dergiler, dava kitapları… Bir ağabeyimizin, bir arkadaşımızın kitabı çıktığında ‘onu günlerce cebimizde gezdirirdik.’ Dize dize ezberler, birbirimize okur, hararetle tartışırdık. Ezberlemediğimiz tek dizesi kalmazdı şiirlerin. Eskiden paylaşırdık, paylaşmayı bilirdik. Sımsıcak, içten bağlılıklarımız vardı. Edebiyatın, sanatın diriltici nefesiyle, ruhumuzdaki yangınları söndürür, ona sığınırdık.

Hayat ve inancın iç içe olduğuna inanan bir kuşaktık. Kitap hep merkezdeydi. Sokak hareketlerine hep uzak durmuştuk. Bizim kuşak öncelikle başta Necip Fazıl, Sezai Karakoç olmak üzere, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, Alaeddin Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, İsmet Özel, M. Akif İnan gibi okuyup etkilendiğimiz tüm yazarlara 12 Eylül öncesi kaotik ortamdan, sağ sol çatışmasından, sokak hareketlerinden bizi uzak tuttuğu için şükran borçluyuz. Büyük bir öngörüyle bir öğrenci kesimini, gençliği her türlü kışkırtmaya karşın bloke etmeyi başardılar. Zaman onları haklı çıkardı. Sokağın karmaşasından gençliği korudular.

Bizim yaşadığımız çağ, dava adamlığının başat olduğu çağdı. On sekizimizde kocaman adamlardık. Adanmış gençliktik. Sağ-sol çatışmalarına mesafeli duruyor, kitap merkezli yaşıyor, edebiyat dergileri, şiirler okuyorduk. Hepimiz yoksulduk. Bu yüzden eşittik. Bu yüzden birbirimizi seviyorduk. Bu yüzden birbirimizle kalıcı, derin bir ilişki kurabilmiştik. Bu yüzden yaşlarımız ellilere geldiğinde hâlâ dosttuk. Paylaşmayı biliyorduk, birbirimiz için üzülmeyi, sevinmeyi biliyorduk. Ben yoktu, biz vardık.

İkbal beklentisi yoktu

Ahmet Kekeç ile dostluğumuz bu atmosferde başladı ve kırk yıl kesintisiz devam etti. Ahmet Kekeç, bu kuşak içinde etrafa ışıltılar, kahkahalar, bilgiler saçan bir dosttu. Oturuşu, kalkışı, geniş bilgisiyle hemen saygı uyandırırdı. Her şey kafasında berraklaşmış, biçimlenmişti. O kadar çok okurdu ki duymadığınız pek çok kitabı ilk kez ondan duyardınız. Pek çok olayı “mizah”la izah ederken, bu davranışını kibirden öte parlak bir zekâ gösterisine dönüştürürdü. Eleştirdiği şeyleri “neşe”yle anlatırdı, kızamazdınız. Cemaat, meşrep sembollerini çoktan aşmış, herkese gönlünü açmış biriydi. Ne bir ikbal beklentisi ne bir çıkar ilişkisi için dostluklar oluştururdu. Pek çok genç yazarın kalbine değmiş, kalbine yerleşmişti. Bu yüzden de unutulmaz bir iz bırakmıştı. Ahmet karşılıksız iyiliklerin, dostluğun, vefanın adresiydi.

Edebiyatı gölgede kaldı

Ahmet Kekeç daha çok “gazeteci” kimliği ile bilinmesine rağmen nitelikli edebiyatseverlerin yakından tanıdığı, takip ettiği yazarlardan biriydi. Ne var ki Kekeç, az yazan ve uzun aralıklarla edebiyat eseri yayınlayan yazarlardandı. Son İyi Şeyler (öykü, 1985), Yağmurdan Sonra (roman, 1999), Kanamalı Haydut (günlük, 2005), Ulufer (roman, 2019) uzun aralarla yayınlandı. Öyküye, romana en üst basamaktan başlayan Ahmet Kekeç hep edebiyatın içinde kalmasına karşın kitap yayını konusunda ısrar etmeyen yazarlardandı. Ahmet Kekeç ilk kitabı Son İyi Şeyler’de öncü bir yazar çıkışı sergiler. Öncüdür çünkü daha sonra bir kuşağın yoğun bir şekilde kullanacağı hem biçimsel hem de tematik birçok imkânları ilk kez denemiş, bilinç akışının, biçimsel arayışın nitelikli örneklerini vermiştir. Ancak, Kekeç’in daha sonra öykü dışı uğraşıları, kitapla ilgili yaşanan dağıtım ve tanıtım sorunları nedeniyle kitap yeterince tartışılmamış, hak ettiği değer verilmemiştir. Ahmet Kekeç’in doksanlardan sonra iyiden iyiye bir akım hâline dönüşecek olan bu biçimsel yapıyı, daha 1980’lerin başında gerçekleştirmesi ilginçtir. Öykü sanatının bütün imkânlarının kullanıldığı, titiz dil işçiliği ve etkileyici anlatımıyla Ahmet Kekeç’in Son İyi Şeyler’i, Türk öykücülüğünün başyapıtlarındandır ve 1980 sonrası öykücülüğümüzün öncü kitabıdır.

Yağmurdan Sonra romanı ise bir aşk hikâyesi çevresinde kurgulanan yüzleşme romanı olur. 28 Şubat atmosferinde ilerleyen roman, sosyolojik, tarihsel, bireysel tanıklıkları yansıtır. İmkânsız aşkın açtığı yaralar aile içi çatışmalara neden olurken, bireyin içsel macerasına ışık tutulur. Ne evlilik hayatında ne iş hayatında mutlu olamayan Murat, bir yandan da adım adım kaosa giden ülkenin yaşadıkları altında gittikçe bunalır. Başörtüsü sorunu, işyerlerinin fişlenmesi, derin devletin darbeye doğru düzenlediği kurgular… Asker hükümete muhtıra verir, dernekler, sendikalar ayaktadır. Romanda mutsuz evliliklerin nedenlerine bakılır, birbirinin uzağına düşen çiftlerin yaşadıkları dram gündeme getirilir. İnsanlar, kurumlar, ideolojilerin insanlarda açtığı yaralar işlenir.

Derin gözlem gücü

Daha sonra yayınlanan günlükleri Kanamalı Haydut’ta dünyayı hâlen tam bir öykücü gibi algıladığı, zihninin hep sanat-edebiyatın sorunlarıyla meşgul olduğu görülür. Sıkıştırılmış bir hayatı, derin gözlem gücü, gelişmiş/incelmiş bir duyarlıkla yaşadığı açıktır. Ahmet Kekeç güncelerinde yirmi yıldır öykü yayınlamamasının kimi ipuçlarını da verir. “Kuşağımın ağlak yazarları, lirizmden, içi boş varoluş bunalımlarından, trendy mutsuzluklardan hoşlanıyor. Ben bu fırsatı teptiğim için edebiyatta başarısız oldum.” Bir başka yerde de şöyle der: “Yazarlar sinik insanlardır. Onları, sürekli yakınmak ve acıdan gebermek hoşnut eder. Benim sorunum, çözümün başkalarında olması. Elimden başka bir şey gelmediği için yazıyorum. Dilekçeme yanıt alsaydım, bu labirente girmezdim. Çünkü bir öyküyle, “Umum Vekalete” yazılmış dilekçe arasında hiçbir fark yoktur.”

Kekeç belki sahihlik anlamında ne yazacaklarına ne de mevcut edebiyat ortamının ürettiklerine inanmadığını açıklar. Bu düşüncelerinde samimi olduğuna kuşku yoktur. Ne var ki kimi kez günceden, onun kendi vicdanını rahatlattığı, hatta giderek öykü yazmamaya mazeret ürettiği izlenimi almak da mümkündür. Ama Kanamalı Haydut’ta kesin olan bir şey vardır. O da bütün bir kitaba yayılan ölüm olgusu ve fanilik duygusudur. Ve tam karşıtı: Hayata, hayatın ritmine, coşkusuna sarsılmaz inanç. Ahmet Kekeç Yağmurdan Sonra’dan 20 yıl sonra yayınladığı romanı Ulufer’de nitelikli, başarılı bir kitaba imza atar. Roman 1970’lerden başlayarak 1980’lere kadara uzanan bir zaman dilimindeki değişimi/dönüşümü gündeme getirirken, Türk toplumunun son dönemde yaşadığı siyasal, toplumsal, teknolojik serüvenin de izlerini sürer. Ahmet Kekeç’in romanında çizdiği taşra yitirilmişliğin ve kimsesizliğin birbirine yaklaştırdığı/kenetlediği, giderek dost kıldığı kasaba insanları, birbirlerine sarılarak acılarını unutup yaralarını sarmaya çalışırlar. Çünkü birbirlerini en iyi kendileri anlar. Kasabanın ürettiği bu acılar ancak kasabadan uzaklaşınca dinecek, bitecektir. Bu yüzden bütün kahramanlar “gitmek” fikriyle meşguldür. Kimi artist olmak için kimi ünlü bir şair olmak için kimi de futbolcu olmak için buradan gitmek ister. Ne var ki ne artist olunabilir ne şair olunabilir ne de futbolcu. Herkesin dönüp geleceği yer kasabadır. Muzaffer artist olamamış tekrar taşraya dönmüştür. Memet Ali’nin de kardeşinin de sonu aynı olacaktır.

İnsanı merkeze alır

Roman biçimsel anlamda neredeyse tümüyle diyaloglara yaslıdır. Kekeç edebiyat yapmaz, doğrudan insanı merkeze alır. Gerçeğin, çıplak gerçekliğin metne aktarılmasından yana bir tavır koyar. Kestirmeden gider, hayatın ilk hâliyle ilgilenir. Dil, özellikle diyaloglarda gerçekçidir ve edebî değil, konuşma dilidir. Kekeç, biçim, kurgu ve yenilik peşinde koşmaz, biçimden çok özü önemser, anlatımda “sadeliği” tercih eter. Bu toprağın bir yazarı olarak çok iyi tanıdığı insanları romanına taşır. Ulufer, Ahmet Kekeç için edebiyat odaklı bir yazı hayatının ne kadar elzem olduğunu ortaya koyan bir belge niteliğindedir. Kekeç, edebiyatçı yönünün ihmal edilip sadece “gazeteci” olarak anılmasından hep rahatsızdı. Bir kez bana şöyle yazmıştı: “Hâlâ ne yaparsam yapayım, ne yazarsam yazayım, birçok kişinin gözünde bir gazeteciyim. Oysa hiçbir zaman bir gazeteci gibi görmedim kendimi. Sadece bir gazetede yazıyorum. Tıpkı bir kurumda çalışan insanlar gibi. Bir bankacı da olabilirdim. O zaman bana bankacı demeyecek, ‘öykücü’ demeye devam edeceklerdi.”

Son dönemde ise yeniden, güçlü bir şekilde edebiyata sarılmıştı. Tüm görüşmelerimizde yazdığı romanlardan, öykülerden bahsediyor, eski kitaplarının yeni baskılarını hazırladığını aktarıyordu. Sanki gazeteciliğin kendinden çaldığı zamanı yeniden edebiyata yönelerek telafi etmek istiyordu. İki yeni roman yazıyordu. Biri bitti Ulufer adıyla yayınlandı. Diğer romanı ise final aşamasındaydı. Yeni öykülerinin dosyasını hazırlıyordu. Sanki acelesi varmış gibi bunları telaş telaşa bitirmeye çalışıyordu. Maalesef ömrü vefa etmedi. Türk düşünce ve edebiyat dünyası çok kıymetli bir değerini kaybetti. Ahmet Kekeç bir kuşağın, hayata, eşyaya bakışını edebiyata kazandırmıştı. Genç kuşakların dönüp dönüp bu kitaplara bakması gerek.

necipt@yahoo.com