İyi bir Kur’ân mealinin hazırlanması için Goethe’nin dirilmesi mi lazım?

7.03.2015

Alman şair Goethe’nin teşviki ile Kur’an’a edebi değerine de layık bir Almanca meal yapılmıştı. Cem Karaca işte o meali okuduktan sonra hidayete ermişti. Fakat Diyanet Vakfımızın yayınladığı ve yüzbinlerce sattığı Türkçe mealde buna benzer bir özen görmek mümkün değil ne yazık ki. Peki, Türkçe’de iyi bir Kur’an meali için ne bekleniyor?


İyi bir Kur’ân mealinin hazırlanması için Goethe’nin dirilmesi mi lazım?

Cemal Aydın -Yazar

Şimdilerde müze olan evini her yıl bir milyondan fazla insanın ziyaret ettiği ünlü Alman şairi Goethe bir Kur’ân meali satın alır. Evine gelir ve heyecanla açar. İlk bir iki sayfayı okuduktan ve mealin çeşitli sayfalarına dikkatlice göz attıktan sonra okumaktan vazgeçer. Çünkü öfkeden deliye dönmüştür. Hemen bir yazı döşenir ve çok satan bir gazetede yayımlatır. Şöyle haykırır: “Hâfız! Seninle boy ölçüşmek kimin haddine! diyerek kendisini öve öve bitiremediğim ve hayran olduğum Hâfız-ı Şirâzî, o muhteşem şiirlerini bu Kur’ân’dan ilhamla kaleme aldı! Hâfız, Ömer Hayyâm, Senâî ve Attâr gibi daha nice şairler, Kur’ân’ın edebî üstünlüğünden yola çıkarak o güzelim şiirlerini tarihe nakşettiler! Sizin yaptığınız bu Almanca Kur’ân meali nedir böyle? Nerede onda edebiyat? Nerede onda şairleri coşturacak söyleyiş? Nerede şakıyan ve insanı mest eden kelimeler, ifadeler, cümleler?

Bu Kur’ân, halka sunulmazdan önce Arap şairleri her sene aralarında yarışır ve yüzlerce şiir arasından seçilen yedi şiir Kâbe duvarına altın yaldızlı harflerle asılırmış. Kur’ân sureleri ortaya çıkmaya başladıktan sonra, her yıl yapılan şiir fuarları artık yapılmaz olmuş. Bir daha da Kâbe duvarına hiçbir şairin hiçbir şiiri asılmamış. Çünkü o dönemin en güçlü şairleri, Kur’ân’ın erişilmez edebî üstünlüğü karşısında şaşırıp kalmış ve onun benzeri bir şey yazamayacaklarını görmüşler. O dev Arap şairlerini susturan ve kendisine hayran bırakan Kur’ân, böyle mi tercüme edilir? Bu Kur’ân, Almancanın en rafine ifadeleriyle dilimize aktarılmalıydı. Kur’ân’ın Almancasını okuyan kişi ‘Evet, Hâfız gibi şairlere ilham veren Kutsal Kitap, Kur’ân işte budur!’ diyebilmeliydi. 

Değerli oryantalistler, sizlere sesleniyorum: Kur’ân’a lâyık bir Almanca meal yapın! Kur’ân’ı en güzel Almancayla, okudukça bizi coşturacak bir Almancayla dilimize aktarın! Benim Hâfız gibi dâhi İslâm şairlerine hayranlığımı yansıtacak bir Kur’ân tercümesi bekliyorum sizden...”

Goethe’nin bu tenkit ve teşviki işe yaradı ve kısa zamanda Almancaya en güzel Kur’ân meali kazandırıldı.

Meali yirmi kere dizdik!

1980 ihtilâlinde Türkiye’den kaçıp Almanya’ya iltica eden eski solcu Cem Karaca işte o Almanca meali okuduktan sonra hidayete erdi.

Şöyle diyordu Cem Karaca: “Türkiye’deyken birkaç Kur’ân meali almış, fakat hiçbirini okuyamamıştım. Dil ve ifade o kadar berbattı ki insana bırakın okuma şevki vermeyi, adeta insandaki okuma zevkini öldürüyordu! Bu Almanca meali okumaya başlayınca kendimi tutamadım ve şöyle bağırdım: İşte Allah böyle seslenir! Bu olsa olsa Allah kelâmı olur, kul sözü olamaz!”

Fransa’nın ünlü bir müsteşriki vardı, öldü. Adı Jacques Berque (Jak Berk) idi. Arapçası çok mükemmeldi. İslâmî ilimlere vukufu da tamdı. Yayıncısı anlatıyor: “Yayınevine geldi. Bir Kur’ân meali hazırladım, basar mısınız, diye sordu. Sevinçten uçtum. Meali, dizildikten sonra kendisine göstermemizi istedi. Gösterdik. Aldı götürdü. Birkaç ay sonra getirdi, dizilenlerin her yanına yeni ekler, çıkarmalar yapmıştı. Dizilince yine göreceğini söyledi. Yine birkaç ay sonra aynı şekilde getirdi. Senelerce biz dizdik, o yeniden düzenledi. Yirmincisinde dizgiyi tekrar görmek isteyince vermedim ve tercümeyi bastım. Bıraksaydım kırkı bulacak ve belki de o düzeltmelerin sonu hiç gelmeyecekti.”

Jacques Berque Müslüman değildi. Ama Kur’ân’ın eşsiz edebî güzelliğine hakkını vermek gerektiğine inanıyor ve bunun için çırpınıyordu besbelli.

Yavan bir Türkçe

Diyanet İşleri Başkanı ve yetkililerine sesleniyorum: Diyanet Vakfı’nızın yayınladığı ve yüz binlerce sattığı mealde, yukarıda anlatılanlara benzer bir özen ve titizlik var mı Allah aşkına? Üzerinde birkaç profesörün imzası olan o meal neden ilk yayınlandığı günden beri hiç gözden geçirilmeden öyle basılır durur? İlk yayınlandığında Arapçasıyla karşılaştırarak okumuş ve sekiz sayfalık bir yanlış doğru cetveli göndermiştim. Dikkate alındığını sanıyordum, yıllar sonra baktım kaale bile alınmamış.

Sorarım size, şu âyeti okuyan acaba bir şey anlar mı? “Bir toplum diğer bir toplumdan (sayıca ve malca) daha çok olduğu için yeminlerinizi, aranızda bir fesat aracı edinerek ipliğini sağlamca büktükten sonra, çözüp bozan (kadın) gibi olmayın” Nahl, 16/92.

Aynı mealdeki şu âyetin ikinci kısmından ben bir şey anlamıyorum, acaba sizler ne anlıyorsunuz? “Kıyamet günü mutlaka gelecektir. Herkes peşine koştuğu şeyin karşılığını bulsun diye neredeyse onu (kendimden) gizleyeceğim*” Tâhâ, 20/15.

Bu meâlden bir şey anlıyor musunuz? “İnsanı (yüzyüze geleceği nice) zorluklar içinde yarattık”, Beled, 90/4.

Şu ifade ne kadar kaba ve yavan bir ifade: “Allah onları herhalde memnun kalacakları bir girilecek yere sokacaktır”, Hac, 22/59.

Hadîd, 57/4’te “Arşa istiva” için bak Hûd, 11/7 deniyor. Bakıyoruz “Arşa istiva” hakkında hiçbir bilgi göremiyor, sadece akıllara ziyan bir “Arş” yorumuyla karşılaşıyoruz.

Cuma hutbesi bitiminde okunan şu meale bakar mısınız: “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor”, Nahl, 16/90. “Emreder”, “yasaklar” şeklinde geniş zaman kullanılırken, “veriyor” denilerek şimdiki zamanla sonlanıyor. Böyle bir zaman değişikliği yapmak, en hafif tabirle, Türkçe bilmemektir.

Nisâ, 4/31’de “şerefli bir yer” Türkçe mi? Nisâ, 4/57’nin sonundaki not, bir önceki âyetin sonuna konması gerekirken, ne meali yapanlar, ne de Diyanet yetkilileri umursamadıkları için baştan beri yanlış yerde duruyor.

Mealde kullanılan “işiticidir”, “görücüdür”, “bildiricidir” gibi ifadeler son derece yavan ve dilimizde yeri olmayan ifadelerdir.

Veciz bir şekilde açıklanması gereken âyetler açıklanmadan geçilmiş. Bazı anlaşılır, açık ve net ayetlerse gereksiz yere açıklanmış.

Şiiriyetten, edebî dilden yoksun, yavan bir dille yapılmış bu meale halkımızı mahkûm etmeniz kurumunuz açısından tam bir sorumsuzluk örneğidir.

Sayın Başkan ve yetkililer, size sayfalarca örnek verebilirim, hatta insanın imanına halel getirecek kadar düşüncesizce yapılmış âyet mealleri de arz edebilirim, ama gerek yok. Allah kelâmına özen gösterene bu kadar misal çok bile.

Misyoner faaliyetlerinin sinsice ve çok hızlı bir şekilde devam ettiği, binlerce gencimizin vaftiz edilmekte olduğu ülkemizde, dilinin muhteşemliği ve ifadelerinin çarpıcılığı ile insanları kendine cezbedecek bir meale ihtiyacımız var.

Bir ateistin, bir agnostiğin, bir inançsızın, bir başka din mensubunun veya Türkçe bilen herhangi bir kişinin bile Allah kelâmı olduğu için değil de, sırf Türkçesinin güzelliği, çarpıcılığı, şiir gibi büyüleyici ifadeleri için mutlaka okuma ihtiyacı duyacağı bir mealin bulunması gerekir. Bunu da kurum olarak en iyi siz gerçekleştirebilirsiniz.

Hristiyanlar ne yaptı?

Hıristiyan mezhepleri arasında en fazla müntesibi bulunan Katolik Kilisesi yetkilileri, “Tevrat, Zebur ve İncil ve diğer kutsal kabul edilen metinlerden oluşan Kutsal Kitap’ın sadece âyin ve ibadetlerde kullanılan kısımlarını yeni baştan tercüme ettirdi. Bu tercüme faaliyetinde sahasında uzman yetmişi aşkın ilâhiyatçı, tefsirci ve edebiyatçı görev aldı. Tam on yedi sene süren ciddi bir çalışma yapıldı (bkz: La Croix gazetesi, 15.10.2013).

Bu arada, bizim Fâtiha’mız niteliğindeki “Göklerdeki Babamız”** başlıklı duaları da yeniden düzenlendi. Hz. İsa’nın öğrettiği tek dua budur ve dört İncil’den sadece ikisinde, yani Matta İncili ile Luka İncili’nde yer alır. Bu duadaki şu tek cümlesi için bile son elli yılın bütün tercümeleri tarandı. Daha önceleri o cümleye “Bizi iğvâya götürme”,”Bizi iğvâya tabi tutma”,”Bizi ayartılmakla sınama”gibi anlamlar verilirken şu anlamın verilmesi uygun görüldü: “Ayartılmamıza izin verme.”

Ne yapılmalı?

Ülkemizde 300 civarında mealin bulunduğu söyleniyor. Bu furyanın asıl sebebi elimizde kolay kolay boy ölçülemez, takdire şayan, enfes bir Türkçeyle yapılmış bir mealin olmayışıdır. Bozuk bir Türkçe ile yapılan Diyanet Vakfı’nın meali gibi bir meali görenler, “Ben bundan iyisini yaparım!” diyerek kaleme sarılıyorlar.

Ortalığı öyle mealler ve öyle mealciler sardı ki hayret ediyorsunuz.Rahmetli Muhammed Esed bir meal için otuz yıl emek veriyor, ama bizimkiler çok kısa bir zamanda bir meal yapabiliyorlar!

Kimi Arapça biliyor, fakat Türkçeyi bilmiyor. Ama ne acıdır ki bildiğini sanıyor!

Kimi de hâşâ Allah’ı sözünü bilmez, söyleyeceğin en veciz bir şekilde anlatamazmış gibi görerek,kalkıyor Yüce Yaradan’ı hâşâ geveze bir varlığa dönüştürüyor. Edebe aykırı davrandığının farkında bile değil!...

Vatikan’ın yaptığı gibi “yetmişten fazla uzmana” böyle bir görevi verip “on yedi sene” beklemeyi değil, sadece para düşünmeyen ve Allah rızasını önceleyen ve içinde ihlâslı edebiyatçı ve şairlerin de yer aldığı bir heyet oluşturmanızı teklif ediyorum. 

Başkanlığınızın bünyesinde, adına “Meal ve Tefsir Kurulu” gibi bir ad verilecek (lütfen yabancı kelime kullanmaktan kaçının!) seçkin bir çalışma heyeti oluşturulursa, gerçekten çok ciddi bir müessesenin temelleri atılmış olur. Ahbap çavuş ilişkisine, kayırmalara asla yer vermeyecek şekilde kuralları olan böyle bir müessese, ülkemiz için de İslâm âlemi ve hatta dünya için de son derece önemli bir vazifeyi ifa edecektir.

Dallanıp budaklanan ve insanların neredeyse her ânına hükmeden medyanın zihinleri bulandırdığı, eğri ile doğruyu bir birine kolayca ve rahatlıkla karıştırdığı günümüzde Kur’ân’ı insanoğluna en güzel şekilde takdim etmek cihadın en büyüğüdür. İnsanımıza ve insanlığa yapılacak iyiliklerin de en hayırlısıdır.

Yazımızı başlığı tekrarlayarak bitirelim: İyi bir Kur’ân mealinin hazırlanması için acaba Goethe’nin dirilip gelmesi mi lazım?

*Bu âyeti Bekir Sadak, “Herkes işlediğinin karşılığını görsün diye, zamanını gizli tuttuğum kıyamet mutlaka gelecektir” diye çok güzel tercüme etmişken, M. Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları, bir “heyet”e o güzelim anlatımı bozdurup Diyanet Vakfı mealindeki gibi anlaşılmaz bir ifadeye çevirtmiş.

**Hıristiyanlarca “bütün İncil’in bir özeti” ve “duaların en üstünü” olarak görülen Hıristiyanlığın bu temel duası şöyledir: Göklerdeki Babamız, adın kutsal kılınsın. Egemenliğin gelsin. Gökte olduğu gibi, yeryüzünde de senin isteğin olsun.Günlük ekmeğimizi bugün de bize ver.Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi,sen de suçlarımızı bağışla.Ayartılmamıza izin verme.Kötü olandan bizi kurtar.Bkz. Matta, 6/9-13. Luka, 11/2-4