Urfa müzik kültürünün kolektif hafızasını gösteren süreklilik, her icracıyı köklü bir ses geleneğinin halkası kılar; böylece her sanatçı geçmişin mirasını taşırken geleceğe de şahsına münhasır bir iz bırakır. Doğaçlama geleneği ise, Urfa müziğinde icracının anlık ruh hâlinin doğrudan esere yansıması anlamına gelir. Bu nedenle Urfa türkülerinde her icra, aynı eserin farklı bir ruh hâliyle yeniden doğmuş versiyonu gibidir
Doç. Dr. Kenan Bölükbaş/ Yazar
Tarih, inanç ve müziğin iç içe geçtiği çok katmanlı bir ses medeniyeti olan Şanlıurfa; tarihi dokusu, ruhu kuşatan manevi havası ve sıcak insanlarıyla insanlık hafızasının mühürlendiği bir şehirdir. Binlerce yıllık serüveniyle sayısız medeniyete ev sahipliği yapmış olan bu topraklar, bugün dahi buram buram tarih kokan sokaklarıyla bir açık hava müzesini andırmaktadır. Şehrin bu eşsiz sıcaklığı, Mezopotamya güneşinin bir lütfu olduğu kadar insanının gönül zenginliğinin de bir yansıması olsa gerek. Bu yansımayı, Harran'ın uçsuz bucaksız sarı-yeşil düzlüklerinden Balıklıgöl'ün sırlı durgunluğuna kadar her adımda görmek mümkün.
Şanlıurfa'nın tarihsel derinliği, insanlık kronolojisini kökten değiştiren Göbeklitepe keşfiyle yeniden tanımlanmıştır. Bu keşifle birlikte Urfa'nın geçmişi artık 8.000 yıl değil, 12.000 yıl öncesine uzanmakta ve şehir "Tarihin Sıfır Noktası" olarak anılmaktadır.
İnsanlığın avcı-toplayıcılıktan yerleşik hayata geçişine, inanç ve mimarinin doğuşuna ev sahipliği yapan bu merkez, bugün Taş Tepeler havzasında somutlaşan ve tüm insanlığın ortak mirası olan o mistik ruhun doğduğu ilk kaynak olarak kabul edilmektedir.
İşte bu köklü geçmişin ve kesintisiz kültürel mirasın en somut yansıması, Urfa'nın müzik geleneğinde kendini göstermektedir. Ustadan çırağa aktarılan bir süreklilik anlayışının hâkim olduğu bu gelenekte her icracı, kendinden önceki ustaların birikimini taşıdığı gibi onu kendi yorumuyla yeniden şekillendirerek bir sonraki kuşağa devretmektedir.
İnanç ve müzik arasındaki ilk tarihsel etkileşim
Bu tarihsel süreklilik, Neolitik Çağ'dan günümüze kadar kesintisiz bir estetik kaygıyı da beraberinde getirmiştir. Hilvan Nevalaçori kazılarında bulunan Cilalı Taş Devri'ne ait kap parçalarındaki dans figürleri ve Titriş'te bulunan keman tipi stilize figürler, sanatın ve müziğin bu topraklarda binlerce yıllık bir varoluş refleksi olduğunu işaret etmektedir.
Nitekim Şanlıurfa'nın tarihi ilçesi Harran, dünyanın en eski ilim merkezlerinden birine ev sahipliği yaparak bu topraklardaki düşünsel derinliği tescil ederken, bu köklü geçmişin filizlendirdiği manevi atmosfer, şehrin kalbindeki Balıklıgöl (Halil-ür Rahman) ile zirveye ulaşmaktadır. Rivayete göre, binlerce yıl önce Hz. İbrahim'in zalim Nemrut tarafından ateşe atıldığı yer olan bu göl, alevlerin suya, odunların ise balığa dönüştüğü o muazzam mucizenin mekanıdır.
Şanlıurfa'nın folklorik zenginliğinde müziğin yeri, yadsınamayacak kadar hayati bir öneme sahiptir. Edessa (Urfa) kültür çevresiyle ilişkilendirilen erken dönem düşünürlerden biri, Miladi 2. yüzyılda bu topraklarda yaşamış olan "Bar Daişan"dır. Süryanice ilahi ve mersiye geleneğiyle kurduğu bağ, inanç ve müzik arasındaki o ilk tarihsel etkileşimin en önemli nişanelerindendir.
İslam medeniyetinin müzik tarihindeki parlak dehalarından biri olan "Ziryab" ise Abbasi saray çevresinde yetişmiş, ardından Endülüs'e uzanan kültürel serüveniyle Kurtuba'da müzik ve saray estetiği üzerinde belirleyici bir rol oynamıştır. Onun, Bağdat merkezli Abbasi müzik geleneği içinde şekillenen birikimini Endülüs'e taşıyan önemli figürlerden biri olduğu bilinmektedir.
Bağdat müzik ekolünün en önemli temsilcilerinden İshak el-Mevsili gibi isimlerin inşa ettiği bu güçlü gelenek, Doğu İslam dünyasından Endülüs'e uzanan kültürel etki hattının temel referans kaynağıdır. Bu çerçevede Ziryab'ın Endülüs'te ortaya koyduğu yenilikler, Doğu'nun köklü müzikal birikiminin Batı'daki önemli yansımalarından biridir.
İslamiyet'in bölgeye gelişi 7. yüzyıldan itibaren başlayarak Urfa'nın kültürel dokusunda yeni bir dönem açmış, bölgenin Selçuklu nüfuzu altına girmesiyle birlikte Türk müzik anlayışına ait tavır ve ifade biçimleri, Urfa'nın köklü yerel ezgi geleneğiyle etkileşime girmiştir.
Klasik Türk musikisi teorisi içinde adı geçen "Rehavi" makamı da bu geniş geleneksel çerçevenin önemli referanslarından biri olarak değerlendirilir. Makam adlarının çoğu gibi Rehavi'nin de tarihsel kökeni ve etimolojisi üzerine farklı yorumlar bulunmakla birlikte, bu tür sınıflandırmalar Doğu musikisinin teorik birikimini yansıtan kavramsal işaretler olarak kabul edilir.
Urfa müzik geleneğinde yerel tavır, hoyrat ve uzun hava icraları etrafında şekillenen güçlü bir ifade dili bulunmaktadır. "Urfa tavrı" olarak da anılan bu müzikal yaklaşım, şehirdeki sözlü kültürün ve icra geleneğinin en belirgin göstergelerinden biri olarak günümüze kadar yaşamını sürdürmüştür. Şehrin yaslandığı bu zengin makam mimarisi ise teknik bir müzik sistemi olduğu kadar aynı zamanda duygunun düzenli bir dile dönüşmüş hâlidir.
1517'de Osmanlı yönetimine giren şehirde müzik, özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda en parlak dönemlerinden birini yaşamıştır. Bu dönemde İstanbul'daki saray ve tekke musikisi kültürünün Urfa'ya taşınmış olması, şehirde klasik bir sanat derinliğinin oluşmasında etkili olmuştur. Savaş yıllarının getirdiği duraklama dönemi, Cumhuriyet ile birlikte yerini yeniden canlı bir kültürel rönesansa bırakmıştır.
İşte bu köklü tarihsel serüvenin günümüze bıraktığı en büyük miraslardan biri, Urfa'da müziğin sadece seçkin bir sanat olarak kalmayıp gündelik hayatın tam merkezine yerleşmiş olmasıdır. Düğününden cenazesine, sıra gecelerinden taziye meclislerine kadar hayatın her anı müzikle anlam kazanmaktadır. Şehirde yaşayan kazancı, keçeci, kalaycı gibi bazı esnafın kendine özgü bir hoyrat söyleyiş tarzına ve şahsına münhasır bir makam anlayışına sahip olması da bu görüşü destekler niteliktedir.
Bu yapının temel taşını ise 'makam geleneği' oluşturur. Öyle ki bir sanatçının kıymeti, makamı bilmesi ve onu layıkıyla icra etmesiyle ölçülmektedir. Bu yönüyle Urfa'da müzik, toplumsal aidiyetin güçlü işaretlerinden biridir ve her ses; ait olduğu mahallenin, ailenin ve kültürel çevrenin izlerini taşır.
Her eser mutlaka bir makam mimarisine yaslanır
Makamla yoğrulan bu gelenek içerisinde türkü, hem bir anlatım biçimi hem de yaşanmışlıkların estetik bir hafızaya dönüştürülmüş halidir. Her eserin mutlaka bir makam mimarisine yaslandığı Urfa musikisinde, söz ile makam ayrılmaz bir bütün oluşturur.
Örneğin meşhur "Çay içinde adalar" türküsü gibi eserler, müzik meclislerindeki o anlık ruh haliyle doğan doğaçlama dehaların ürünüdür. Bu doğaçlama geleneği, Urfa müziğinde icracının anlık ruh hâlinin doğrudan esere yansıması anlamına gelir. Bu nedenle Urfa türkülerinde her icra, aynı eserin farklı bir ruh hâliyle yeniden doğmuş versiyonu gibidir:
https://www.youtube.com/watch?v=TtOogCwf3Lc&list=RDTtOogCwf3Lc&start_radio=1
Müziğin bu esnek yapısı sayesinde Şanlıurfa insanı, ifade etmekte zorlandığı tüm coşkusunu, kederini ve yasını türkülere emanet etmiştir. Öyle ki Urfalı, aşkın doruğunda sevgiliye sitem ederken bile vakarını korur:
"Küsme dilber barışalım / Her kabahat bendedir / Her kabahat bende ise / Ela gözler sendedir."
https://www.youtube.com/watch?v=-zdbtScwnzk&list=RD-zdbtScwnzk&start_radio=1
Bu sitemkâr vakar, yerini ayrılık ve gurbet acısına bıraktığında ise acı, şu dizelerle toprağa düşer:
"Çadır kurdum gurbet elin düzüne / Hasret kaldım ana baba yüzüne / Kardaş kah gidelim sılaya doğru / Kardaş kah gidelim Urfa'ya doğru."
https://www.youtube.com/watch?v=K20h_AqUSjY&list=RDK20h_AqUSjY&start_radio=1
Ancak Urfa insanının mayası sadece hüzünle değil, yiğitlikle de yoğrulmuştur. 1920'deki Urfa Kurtuluş Mücadelesi, bu kez türkülerde bir direniş destanına dönüşür:
"Kolumu salladım toplar oynadı / Kara taş içinde asker kaynadı / Yaşasın Urfalılar teslim olmadı."
https://www.youtube.com/watch?v=FXX21ZMraTQ&list=RDFXX21ZMraTQ&start_radio=1
Şanlıurfa; kurulduğu günden beri Elazığ, Diyarbakır, Kerkük ve Halep ile kesintisiz bir kültürel alışveriş içindedir. "Urfa Divan Makamı"nın Arap dünyasındaki yaygınlığı ve Diyarbakır musikisinin abidevi ismi Celal Güzelses gibi üstatların Urfa ezgileriyle kurduğu o dostane köprü, bu etkileşimin sonucudur.
Geçmişten günümüze uzanan bu güçlü gelenek, her dönem kendi içinde yeni yorumcular yetiştirmiş ve Urfa müziğini değişen zamanın ruhuna uyarlamıştır. Mukim Tahir, Hamza Şenses, Tenekeci Mahmut Güzelgöz, Kazancı Bedih Yoluk, Mehmet Özbek ve İbrahim Tatlıses gibi isimlerle hafızalara kazınan bu büyük miras; bugün Sıra Geceleri, Dağ Yatıları ve Asbap Geceleri gibi geleneksel birer okul niteliğindeki ortamlar sayesinde dipdiri yaşamaya devam etmektedir.
Urfa müzik kültürünün kolektif hafızasını gösteren bu süreklilik, her icracıyı köklü bir ses geleneğinin halkası kılar; böylece her sanatçı geçmişin mirasını taşırken geleceğe de şahsına münhasır bir iz bırakır. Bu felsefeyle, ömrünü bu asil geleneğe adamış Kazancı Bedih ve ekibinin ruhumuza dokunan o meşhur türküsüyle bitirelim yazıyı:
"Urfa'nın Etrafı Dumanlı Dağlar"
https://www.youtube.com/watch?v=gF520v7OeHA&list=RDgF520v7OeHA&start_radio=1