Kadına şiddetin karşı-öznesi olmak

Ali K. Metin / Şair, Yazar
30.04.2021

Her şeyin buharlaştığı ve dönüşmekte olduğu bir dünyada kadın erkek ilişkilerini salt uyumluluk perspektifiyle değerlendirmek büyük hata olacaktır. Sahte ve biçimsel bir uyum daha çok şiddeti kamufle etmeye yarar, ancak ne onurun korunmasını ne de gerçek mutluluğu temin etmeye kafidir. Fıtratımızdan gelen sevgi ve merhamet hislerimiz ne kadar güçlü olursa olsun, başkası olma konusundaki çabayı (empatiyi) göstermediğimiz takdirde bunun gerçek anlamıyla bir "anlama" veya hemhal olmayı mümkün kılması zordur.



Faulkner'in söylediği kanaatim odur ki baştan sona doğru: "Faşist olmamak için siyah olmaktan başka seçenek yoktur" (E. Balibar, Şiddet ve Medenilik, İletişim y., 173). Bunu şiddet ve tahakküm içerikli bütün bağlamlara uyarlamak mümkün. İnsanoğlunun sahip olduğu 'başkası olma' kabiliyeti esasen insan-oluşun en temel koşullarından biri. Ahlakın birinci hatta yegane şartı da bundan başkaca bir şey değil. Fıtratımızdan gelen sevgi ve merhamet hislerimiz ne kadar güçlü olursa olsun, başkası olma konusundaki çabayı (empatiyi) göstermediğimiz takdirde bunun gerçek anlamıyla bir "anlama" veya hemhal olmayı mümkün kılması zordur. Oysa başkası olmak suretiyle insan olabildiğimizi tefrik ettiğimizde, yürümekte olduğumuz insanlık yolculuğunun bizi daha çok zahmetli süreçlerle imtihan edeceğini tahmin edebiliyoruz. İnsan olmakla insan olduğumuzu zannetmek arasındaki ince ve derin ayrım, bireysel, toplumsal, siyasal tezahürleriyle bütün varlık ve varoluş biçimlerimizi boydan boya kat ediyor.

Başkası olma kabiliyeti

Burada insanı yücelterek aşkın, tanrısal bir düzeye çıkarmak gibi bir sapkınlığa meylettiğimiz sanılmasın. Aksine, konuştuğumuz meselenin çok kadim bir değere dayandığını, dayandırılabileceğini görmek hiç zor değil: "Başkası olma'nın en tipik tezahürü olan aşk, aslına bakılırsa insan oluşun ve insanlık hikayemizin epey daha idealize edilmiş bir göstergesi veya metaforu sayılabilir. İlahi aşk ise bunun metafizik aleme (Allah'a) doğru bir açılımıdır. Gerçek ve toplumsal hayatı aşk hallerinin içerdiği ontolojik değerlerinden müstağni addediyorsak, burada yazık ki büyük bir bilinç kırılmasının olduğunu söylemek zorundayız. İnsan olma cesaretimizi veya cehdimizi bütünüyle ancak toplumsal hayatın içinde somutlaştırabiliriz. Bu da insan olmanın biricik yolu olan ahlakileşmeyle yani başkası olma kabiliyetimizi kuvveden fiile dönüştürmekle kabil.

Empatide avantajlı unsur

Her türlü şiddete karşı radikal, kesin diyebileceğimiz çözümün, en nihayetinde sözünü ettiğim "başkası olma" cehdinden geçtiğine şüphemiz yok. Bununsa, şiddetin hayatın her alanındaki gücünü ve sofistike yapısını nazarı dikkate aldığımızda, mevcut insanlık durumumuz itibariyle pek öyle kolay iş olmadığını biliyoruz. Diğer taraftan, toplum -ve insanlık- düzeyinde başımızı hala fazlasıyla ağrıtan kadına yönelik şiddet konusunda çözüme yönelik yol almanın -en azından nispeten- daha kolay olduğunu söylemek yanlış olmaz. Cinsiyet ayrımcılığının tarih boyunca devam edegelen kronik niteliği ve ona bağlı olarak kadına yönelik şiddetin hafif biçimleriyle bile olsa sıradanlaşmış olması, söylediğimizle bir paradoks oluşturuyor diye düşünülebilir. Bu argüman doğru olmakla beraber, gerek kadın-erkek eşitsizliği gerekse kadına yönelik şiddetin empatiye yatkınlık gösterdiğimiz konuların başında geldiği söylenebilir. Sınıfsal, milli, dini hatta kültürel konularda bile empati için gereken ahlaki hassasiyetin ve rasyonelliğin ne denli müşkül bir mesele olduğunu biliyoruz. Ancak kadın yani cinsiyet konusu böyle değil. Cinsiyetle ilgili önyargılarımızla hesaplaşmak için en azından bazı elle tutulur nedenlerimiz var. Zira cinsiyetin tabii realitesi hiçbir erkek veya kadın için tamamen ötekileştirilebilir, tamamen izole olabileceğimiz bir soyağacına yani insanlık durumuna izin vermiyor. Hem erkek hem de kadın olarak çocuk ve torunlarımız dolayımında cinsiyet farklılaşmasına karşı bir teminatımız yok gibidir. Tıbben varsa bile bunun şimdilik reel bir önemi yok. Dolayısıyla kendi soyumuzdan gelen insanların onuru ve mutluluğu konusunda bir hassasiyete sahip olmamak için sanıyorum ya bir budala ya da cinsiyet konusundaki önyargıların iflah olmaz bir tutsağı olmak lazım. Tarih boyunca insanlığın her iki anlamda kötü bir sınav verdiğini ise artık çok iyi bilmekteyiz.

İnsan onurunun anlamı

Meselenin gerçekten de onur ve mutluluk meselesi olduğunu kavrayabilmek için ahlak temelli bir empati yapmamız yetecektir. En geniş anlamıyla cinsiyete dayalı rol ve kimlikleri doğal (fıtri) yapının dolaysız bir sonucu diye görmenin böyle bir empatiyi anlamsız hale getireceği aşikar. Bu yüzden her türlü empati ancak önyargılara karşı belli bir direniş çabasıyla hakikate ışık tutma kabiliyetini kazanır. Cinsiyeti sebebiyle yaşadığı mağduriyetin ve haksızlıkların farkında bile olmamak ne yazık ki her kadın için en büyük talihsizlik olmalı. O yüzden kadınların mutluluğunu bir ölçü gibi önümüze getiren yaklaşımların, bu meselede üzerinde durulmaya değer bir yanı olamaz. Burada en az mutluluk kadar önemli olan kadının onurudur. Kadın erkek herkesin onurunu müdafaa etmede hiçbir ayrım yapmamak temel ahlak ilkemizdir.

Bilinç meselesi

Ayrımcılığın toplumsal, kültürel davranış kalıpları içinde görünmez hale gelmesi, daha doğru ifadesiyle insanlar tarafından içselleştirilmek suretiyle normalleşmiş olması bizi bağlamıyor. Onuruna sahip çıkmanın bir özgürlük meselesi olmaktan önce bilinç meselesi olduğu tartışma götürmez. Buysa gerçekten nesnel bir sabite haline getiremeyeceğimiz kadar ucu açık bir hususiyete sahip. Toplumsal ilişkilerde az veya çok egemen olan ve tümüyle ortadan kaldıramayacağımız hiyerarşinin, yakından bakıldığında insan onuru üzerinde manipülatif etkilerinin olduğunu görüyoruz. İnsanların onurları bakımından eşit varlıklar olarak kabul edilmesi hukuken çok kıymetli olmakla beraber sosyal hayatta bunun sözde kaldığı yadsınamaz. Hiyerarşik ilişkilere içkinleşen bastırılmışlık, çaresizlik ve madunlaşma halleriyle paralel şekilde bazıları bazılarından daha onurlu bir yerde durmaktadır. Toplumsal rol ve statüler, gerçek hayatta insanları onurları bakımından hiyerarşiye maruz kılmaktadır. Genel realite bu. İster psikolojik isterse kültürel ve sosyal boyutuyla olsun, şiddet tam da aslında söz konusu hiyerarşinin doğasında yatıyor. Şiddeti doğallaştıran etken toplumsal ilişkiler ve normlardan başka bir şey değildir. Her türlü tabiyet ilişkisi şiddet unsuruyla bekasını temin etmektedir.

Kadına yönelik şiddeti kaba, fiziksel şiddete indirgediğimiz takdirde, bizatihi fiziksel şiddetin bile kökenine nüfuz etme şansını kaybettiğimizi söylemek gerekiyor. Nitekim şiddet büyük ölçüde yine şiddetten beslenmekte, otorite (hiyerarşi) ilişkisinde cari olan halleriyle fiziksel şiddetin zeminini hazırlamaktadır. Bu ilişkinin dolaysız ve gözle görülür bir nitelik taşımadığını biliyoruz. Bu yüzden karı-koca ilişkilerinin uyum içinde olması fiziksel şiddete dair bir veri olabilir ancak yaşanan ve görünmeyen şiddete dair bize pek bir şey ifade etmez. Zira, buradaki uyumluluğun, gücün veya bastırılmışlığın bir sonucu olabileceğini hiçbir zaman göz ardı etmemeli. Pek de fazla görünmeyen ama yapısallaşmış olan bu şiddetin kadın erkek ilişkilerindeki erkek egemen yapıyı olağanlaştırıcı bir etkisinin olduğu ise çok açık. Örtülü biçimdeki şiddet potansiyeli ve olgusu, uyumu bozacak tersliklerde ve/veya kriz hallerinde belki de kolayca fiziksel şiddete dönüşebiliyor.

Her şeyin buharlaştığı ve dönüşmekte olduğu bir dünyada kadın erkek ilişkilerini salt uyumluluk perspektifiyle değerlendirmek büyük hata olacaktır. Sahte ve biçimsel bir uyum daha çok şiddeti kamufle etmeye yarar, ancak ne onurun korunmasını ne de gerçek mutluluğu temin etmeye kafidir. Kişileri böylece, kadın veya erkek, boyun eğmeye ve kendinden vazgeçmeye alıştırır. Bir bakıma "politik" yani hesabi bir tutuma dayanır. Uyumluluğu her şeyin yolunda gittiğine dair bir gösterge olarak değerlendirmek ne kadar yanlışsa, uyumsuzluğu da doğrudan kötü bir tablo diye düşünmek o kadar yanlış olmalı. Uyumdan daha önemlisinin onur ve mutluluk olduğunu kabul etmek önemli. Bir de tabi fedakarlık, sevgi, hoşgörü gibi değerlerin hakkını vererek her anlamda kolaycılığın tuzağına düşmemekte fayda var. Zahmet olmadan hiçbir değer, güzellik ve mutluluk kaim olamaz, olmayacaktır. Kolaycı anlayışlar, karı-koca, kadın-erkek ilişkilerinin anlık haz veya beklentilerle dinamitlenmesine yol açan en kayda değer sebepler arasında sayılabilir. Şiddet her biçimiyle nihayetinde acizliğin ve kifayetsizliğin bir sonucudur. Kolaycılığı ise bunun davranışlara bir yansıması sayabiliriz. Bugün yazık ki modern dünya, hayat koşullarında sağladığı iyileşmeler kadar getirdiği değerlerin de bazı "yan etkileri"iyle kolaycılığı toplumsal bir patolojiye dönüştürmüş gibidir.

Bütüncül perspektif

Kadına şiddeti makro plandaki iktidar ilişkilerinden ve yapısal (sistemsel) şiddetten soyutlayarak gerçekçi bir değerlendirme yapamayacağımız çok aşikar. Ancak sorunu tamamen bu düzeye taşıyarak neredeyse çözümsüzlüğe mahkum etmek de topu taca atmak olacaktır. Soruna yönelik daha operasyonel çalışma ve müdahalelerin önemini ne yadsıyabilir ne de küçümseyebiliriz. Kadına şiddetle ilgili mikro düzeydeki ampirik araştırmaları ve yürütülecek eylem planlarını bu açıdan hem derinleştirmek hem de çok yönlü ve bütüncül bir perspektifle temellendirmek gerekmektedir. Dolayısıyla görünür veya somut nitelikteki sebepleri (geçimsizlik, alkol, uyuşturucu vs.) hukuk uygulamaları açısından yeterli görebiliriz fakat şiddete karşı politika ve çözüm stratejileri geliştirmede bu yaklaşım bizi asla başarıya götürmez. Buna mukabil, görünür sebeplerden gerçek sebeplere doğru ilerlememizi sağlayacak olan bütüncül analizler kısa vadede değilse bile uzun vadeli çözümler için mutlak bir şarttır: Doğru neden-sonuç ilişkilerini kurmak kaydıyla elbet. Kadına şiddetle mücadeleyi hükümet politikası olmaktan öteye bir devlet politikası olarak ortaya koyuyorsak/koymalıysak, acil eylem planlarını aşan daha stratejik yöntem ve uygulamaların hayata geçirilmesi elzemdir.

Dolayısıyla sadece insan ilişkilerinde değil şiddete karşı üretmeye çalıştığımız çözümlerde de (politik ve idari alanda) kolaycılığa sapma eğiliminden uzaklaşmak gerekiyor. Şiddete "sıfır tolerans" ilkesi haddizatında bu minval bir yaklaşımı lafzen barındırmakta ve izhar etmektedir. Ancak retoriğin arkasında nasıl bir tasavvurun yer aldığı çok daha önemli. Kadına şiddeti kriminal bir vakaya indirgeyen her çözüm çabasının kadük kalacağını bilebilmemiz için, farklı şiddet türleri arasında organik ve yapısal bir ilişkinin olduğunu fehmetmek yeterlidir. Her türlü şiddet gibi kadına şiddet de iktidar ilişkilerinin yani erkek egemen dünyanın bir sonucudur. Aynı zamanda bir insan hakkı ihlalidir. Bu anlamda erkek egemen zihniyetle bir hesaplaşma ve baş etme çabası içine girmeden kadına şiddeti hayatımızdan tasfiye edeceğimizi beklemek, bizi fazlasıyla Polyannacılığa teslim eder. Ya da kadına şiddeti fiziksel (kaba) şiddetle sınırlayan, psikolojik ve sosyo-ekonomik boyutlarını göz ardı ederek cinsiyetçi/eril bir tasavvur ve ideoloji ile güdülenen bir zihniyetin kör dövüşçüsü olmaya devam ettirecektir.

Mücadelede kararlılık

Dünyayı şiddetten arındırma arzusu istisnasız herkesin onuru, mutluluğu ve esenliği adına birlikte yaşama çabasını, aileyi de bu temel üzerinde yükseltmenin yol ve imkanlarına dair bir iz sürmeyi beraberinde getirir, bunu samimiyetin ve tutarlılığın bir gereği olarak bize icbar eder. Şiddetten arındırılmış bir dünya tahayyülünü/paradigmasını değerlerimizle bağdaşık ancak evrensel mahiyette, tutarlı ve baskın politikalarla mücessem hale getirmek en önemli stratejik unsurdur. İstanbul Sözleşmesi'nin işlevselliği bir tarafa, lakin Türkiye gibi çok yönlü dinamiklere sahip bir ülkenin uluslararası uzlaşı, kontrol ve gözetim aygıtlarına umut bağlaması ayıptan öteye bir zül olarak kabul edilmeli. Türkiye yeni bir istiklal mantalitesiyle daha kurucu bir politikanın zeminini ve çerçevesini oluşturabilir; hiç değilse bu tecessüsü muhtelif dinamikleriyle sergilemektedir. Burada ise genelde şiddete, özelde kadına şiddete karşı sahici ama aynı zamanda radikal bir bakış açısı getirip getirilemeyeceği hayati bir öneme sahip. Siyaseti, bürokrasisi ve entelektüel unsurlarıyla bu anlamda kritik bir sınavdan geçildiğini söylemek yanlış olmaz. Şiddeti belki daha fazla konuşarak, üzerine daha ciddi araştırmalar, etkin proje ve çalışmalar yaparak meselemizin üzüm yemekten ibaret olduğuna kani olabiliriz.

alikmetin@gmail.com