‘Kanaat ekonomisi’ ve mutluluk

Prof. Dr. Selahattin Bekmez - Gaziantep Öğretim Üyesi
08.06.2013

İster Charles Eisenstein gibi “armağan ekonomisi” olarak, ister Bhutan Kralı Wangchuck gibi “Gayri Safi Milli Mutluluk” olarak ve isterse “kanaat ekonomisi” olarak değerlendirilsin, mutluluk/fayda ve ekonomik bileşenler arasındaki etkileşimde hem Kapitalizmin hem de Sosyalizmin yetersiz kalmıştır.



İbni Haldun’un 14. asırda kaleme aldığı Mukaddime’si, hatırı sayılır ekonomik argümanlar içeriyor olsa da, fayda kuramlarının Adam Smith ile başladığı kabul edilir. David Ricardo, John Stuart Mill, Baptise Say ve Thomas Maltus gibi ünlü ekonomistlerle devam eden, daha sonra da Keynesyen ve Monetarist anlayışla geliştirilip, günümüze ulaşan bu kuramların birinci ortak özelliği, kişi ve kurumların kendi bireysel çıkarlarını maksimize etmek üzere programlanmış, ekonomik rasyonalitesi bulunan kararlar alan varlıklar (homo-economicus) oldukları varsayımını kabul etmeleridir. Bu kuramların ikinci ortak özelliği ise, yeryüzündeki kaynakların kıt, fakat tatmin edilmesi gereken insan ihtiyaçlarının ise sonsuz olduğu varsayımıdır. Bu iki temel varsayım birleştirildiğinde, ekonomi bilimi “sonsuz ihtiyaçların kıt olan mevcut kaynaklarla karşılanabilmesi için çözümler üreten bir bilim dalı” olarak tanımlanmaktadır. Temelde ise, daha çok tüketimin daha çok fayda; daha çok faydanın da daha çok mutluluk getireceğinden yola çıkan bu varsayımlar, kişileri daha fazla para kazanıp, daha fazla tüketmeye teşvik etmekte ve bu şekilde fayda maksimizasyonuna ulaşıldığına inandırmaktadır. Oysa faydanın (dolayısıyla mutluluğun), gerçekte “daha fazla kazanıp, fazla tüketim yapmak” şeklinde değil, “bireylere haz veren her şey” olarak tanımlanması gerektiğinden, mevcut ekonomik sistemlerin bu konuda kavramsal kargaşaya düştüklerini görmekteyiz.

Kapitalizm ve mutluluk

Sistemlerin temel hedefi, insanların daha fazla haz almaları, yani daha üst bir mutluluk düzeyine ulaşmaları olmasına rağmen, bu hedefe ulaşmada kullandıkları metotlar birbirinden farklılık göstermektedir. Kapitalist sistemin mutluluk arayışları, Aydınlanma Çağı’ndan bu yana hep materyalist tüketim olgusunun ön plana çıkarılmasıyla olagelmiştir. Kapitalizmin insanlara sunduğu mutluluk formülü (fayda maksimizasyonu), “çok çalışmak, çok kazanmak, çok mal ve hizmet satın almak ve ancak bunun sonucunda mutlu olabilmek” şeklinde özetlenebilir. Bu anlayış, ünlü iktisat tarihçisi Karl Polanyi’nin de ifade ettiği gibi, mutluluğun kazancı ve piyasayı, insani değerlerin üzerinde tutarak, her şeyin ama her şeyin alınıp-satıldığı bir mal statüsüne indirgeyen bir konsept olarak karşımıza çıkmasına neden olmaktadır. 

Kapitalist varsayımlar çerçevesinde yorum yapıldığında, daha yüksek alım gücüne sahip olanların, daha fazla mal ve hizmet tükettikleri için, hayatlarından daha fazla lezzet almaları gerekir. Dolayısıyla, kişi başına düşen gelirin yüksek olduğu ülkelerde, intihar, depresyon, suç ve boşanma oranı gibi olguların daha düşük oranlarda seyrediyor olması beklenir. Oysa parasal refah düzeyinin yüksek olduğu toplumlarda, bu sorunlarla sıklıkla karşılaşılıyor olunması gerçeği, maddi refahın bir mutluluk reçetesi olarak sunulmasının bir yanılsama olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Kapitalist sisteme tepki olarak ortaya çıkmış olan Sosyalizm de ise, bireyler özgür kabul edilmediğinden, müteşebbislik ve dolayısıyla rekabet olgusu olmadığı için ekonomik gelişme insanların kendi öz becerilerine bırakılmıştır. Bireyler ortaya çıkardıkları katma değere karşılık gelecek satın alma gücünü elde etmek isterken, mülkiyeti elinde bulunduran erk tarafından sömürülen bir işgücünün varlığını ortaya çıkarmış ve bu sebeple işgücü bir kez daha mutsuz olmuştur. 

Ekonomik olarak gelişmiş ülkelerle, nispeten daha az gelişmiş ülkeler kıyaslandığında yukarıda bahsedilen durumun daha belirgin bir şekilde ortaya çıktığını görüyoruz. Örneğin 2011 yılı verilerine göre, Amerika Birleşik Devletleri’nde kişi başına düşen milli gelir 48.000 dolar iken, bu rakam Macaristan’da 14.000, Bulgaristan’da 7000, Senagal’de 1100 ve Gambia’da ise sadece 500 dolar civarındadır. Parasal gelire bakıldığında en mutlu ülkenin ABD olması, en mutsuz ülkenin ise Gambia olması beklenmektedir. Ancak, dünya ülkelerinin mutluluk endekslerini belirleyen Happy Planet Index verilerine bakıldığında, ABD’nin mutluluk endeksi 37.3 iken, Macaristan’ın 37.4, Bulgaristan’ın 34, Senagal’in 33, Gambia’nınki ise 44 olduğu görülmektedir. Benzer bir şekilde, ABD’de suçluluk oranı binde 7.2 iken, bu oran Gambia’da binde 0.56’dır. İntihar oranlarına bakıldığında ise, ABD’de milyonda 10.3 olan oran, Macaristan’da milyonda 18, Bulgaristan’da milyonda 9, Gambia’da milyonda 5.5 ve Senagal’de ise milyonda 4.6 düzeyindedir. Rakamlar parasal gelirle mutluluk arasında direkt bir korelasyon bulmakta zorlanıyor olsa da, hem suçluluk oranlarında, hem de intihar oranlarında gelişmişlik düzeyi nispeten daha yüksek olan ABD ve Macaristan’ın başı çektiğini görüyoruz. Bu da kişi başına düşen milli gelir ve ekonomik büyüme gibi temel ekonomik göstergelerin bireylerin salt mutluluk göstergesi olarak alınmasının yeterli olamayacağını ortaya koyuyor.

Algısal kıtlık çağı

Bu tartışmalardan mutluluğun mutlak değil, göreceli bir kavram olduğu sonucu ortaya çıkıyor. Nitekim, profesör Falk ve Knell, 2004 yılında Almanya’da yapmış oldukları bir araştırmada, kişileri mutlu eden olgunun çok para kazanmak değil, göreceli olarak başkalarından daha fazla kazanıyor olmak olduğunu kanıtlamışlardır. Öyleyse mutlulukta algı önemlidir ve iktisat kitaplarındaki kıtlık kavramı mutlak manada değil, göreceli şekilde yorumlanmalıdır. Dolayısıyla, kıtlığı üreten olgu araçlar değil, algılar olduğundan (Eisenstein, 2013: s.358) mutluluk, insan algısının değiştirilmesiyle artırılabilecek bir kavram olarak değerlendirilmelidir. Bundan, “insanlar sadece tükettikçe değil, tüketimden imtina ettikçe de fayda sağlayabilirler” şeklinde bir sonuç çıkarmak mümkün aslında. Yani, iktisat biliminin temel varsayımlarından birisi olan kıt kaynakların varlığı yerine, bireylerin kaynakların kullanımı aşamasındaki kanaatsizliğinden söz etmemiz gerekir. Dolayısıyla, bireylere haz veren her şey “fayda” olarak nitelendirilecekse, kişinin fayda/mutluluk algısı, bireysel tüketim üzerine değil, toplumsal tüketim (yardımlaşma) üzerine kanalize edildiğinde, hem bireysel hem de toplumsal mutluluk gerçekleşmiş olacaktır. Yani, bireyler “algısal kıtlık”tan kurtulunca, toplumsal refah daha hızlı artacaktır. Yukarıdaki ifadeler, ister Charles Eisenstein gibi “armağan ekonomisi” olarak, ister Bhutan Kralı Wangchuck gibi “Gayri Safi Milli Mutluluk” olarak ve isterse “kanaat ekonomisi” olarak değerlendirilsin, mutluluk/fayda ve ekonomik bileşenler arasındaki etkileşimde hem Kapitalizmin hem de Sosyalizmin yetersiz kaldığı görülmektedir.

Kısacası, daha farklı bir şekilde somutlaştırılmış “mutluluk” algısının üretilmesini sağlayacak şekilde dizayn edilmiş yeni bir kavramsal çerçeve, modern ekonominin düştüğü kavram kargaşasını ortadan kaldıracak ve onun kurtuluşuna yardımcı olacaktır.

sbekmez@gantep.edu.tr