‘Kara Kıta’yı sömürge tarihine hapsetmek

12.01.2013

Çoğu zaman Büyük Sahra sanki bütün kıtayı kaplamışçasına zihnimdeki Afrika sahnelerine bir çöl imajının eşlik ettiğini fark ediyorum. Halbuki “kara” ismini hiç hak etmeyecek kadar yeşil bölgeleri, hiç açlık, yoksulluk ve savaş görmeyen toplulukları var Afrika’nın.


‘Kara Kıta’yı sömürge tarihine hapsetmek

NAZİFE ŞİŞMAN / Sosyolog

Adına “açılım” dendiğinde bütün kapıların önümüze açılıvereceği zannıyla, çocuksuluğa mı yoksa “han yansa hasırı, gavur alsa esiri yok” umursamazlığına mı hamletmek gerektiğini bilemediğim bir sevinç dalgasına kapılıyor çoğumuz. Şimdi de Başbakanımızın Afrika seyahati münasebetiyle bütün medya mahallesi Afrika açılımcısı oluverdi ve “uzmanca” kalem oynatmaya başladı.
Önümüzdeki yıllarda Afrika’nın dünya ekonomisinde çok merkezi bir yer tutacağını başta Çin olmak üzere yükselen küresel güçlerin davranış trendlerinden anlayabiliyoruz. Sırf bu sebeple bile olsa bu meseleyi gündemimize almamız elzem. Ama kullandığımız dilin Afrika gerçeğini ne kadar karşıladığına biraz olsun dikkat etmeli değil miyiz? “Dudak kenarlarına sinekler konan, karnı şiş, kemikleri sayılan çocuklar”, beyaz adamın sömürgeleştirdiği kara kıta, medeniyete bir tek çivi bile hediye etmemiş o otantik ve egzotik halklar, tanımlamalarından öte gidebiliyor mu tahayyülümüz? Kendimizle yüzleşelim, eski oryantalist imajlara eklenen yeni “hayırseverlik” turlarından ibaret bir Afrika var zihnimizde. Ya da sadece şanlı tarihimizdeki şanlı sayfalar gibi elimizden uçup giden, Avrupa ülkelerinin birer birer sömürgeleştirdiği, son zamanlardaysa “Arap Baharı” klişesiyle fotoğraflarına aşina olduğumuz Kuzey Afrika ülkeleriyle sınırlı bir imaj. Bu imaja bir de turistik heyecanı besleyen safarili Hollywood filmlerini eklemek gerek. Halbuki Afrika egzotik ya da turistlerin rağbet ettiği ilginç bir mekan değil, üzerinde insanların yaşadığı kocaman bir kıta. Kocaman olduğu için de homojen değil. Batısı ile doğusu, kuzeyi ile güneyi birbirinden önemli farklılıklar arz ediyor. “Kara kıta”, Afrika’yı tanımlayan bir ifade olmaktan ziyade onu bir klişeye hapseden, iç savaşlar, açlık ve yoksulluk imajıyla işaretleyen bir işleve sahip.

Ben kişisel olarak bu konularda neredeyim diye sordum bu vesileyle kendime. Kuzey Afrika’yı hariç tutacak olursam, antropoloji derslerindeki Tuaregler, Berberiler, pigmeler vb. etnik topluluklar üzerine okuduğum makaleler ve sömürgecilik sonrası eleştirinin konu edindiği meselelerden öte gitmiyordu dağarcığımdakiler. Bu eleştiri geleneğinde bile Latin Amerika, Karayipler, Hindistan, Avustralya vb. gibi mekanlar üzerinden yapılan etnografik çalışmaların daha çok yer tuttuğunu fark ettim.

Hottentot Venüsü: Avrupa’daki ‘Afrika’

Hottentot Venüsü’nün çarpıcı hikayesinin Avrupa kimliğinin kuruluşunu anlamama yaptığı katkıyı unutmamalıyım elbette. 19 yaşında iken Ümit Burnu’ndaki anavatanından alınıp İngiltere’ye getirilen Saartje Baartman, 124,5 cm boyundadır. İlk defa 1810’da Picadilly’de “Hottentot Venüs’ü” adıyla İngiliz seyircisine sunulur. Bunu takip eden altı yıl boyunca Avrupa’nın çeşitli merkezlerindeki fuarlarda “sapkınlar”, “hilkat garibeleri”, “devler”le birlikte acayib’ül-garaib kabilinden sergilenir. Zoologlar ve fizyologlar tarafından incelenir. 25 yaşında iken 1816’da Paris’te ölür. Ama ölümü, ne teşhirini ne de ona yapılan hakareti sona erdirmez. Otopsi için cesedi kesilip biçilir; iskeletinin ve bazı organlarının maketi yapılır. Üreme organları 1870’lere kadar formalin içinde saklanır ve Musee de L’Homme’de (Paris) sergilenir. Hottentot Venüsü’nün hikâyesi, 1995’te vücudundan kalan parçaların alınıp doğum yeri olan Güney Afrika’ya gömülmesiyle son bulur. İki yüzyıldan fazla süren bu hikayede Avrupa’nın “normal”i tanımlama ve “başkalık” mekanları kurma girişiminin trajik bir örneği görülüyor. Bu ve benzeri örnekler üzerinden esasında Afrika’nın nasıl da Avrupa kimliğinin kurucu öğesi olarak “başka yer”e dönüştürüldüğünü gözlemleyebiliyoruz. Ama Afrika’nın bugününü Hottentot Venüs’ünün hikayesinden ve sömürgeleştirilmiş geçmişinden ibaret görmemeliyiz.

Kuzey Afrikalılar hariç hiç yazar var mıydı okuduğum? Amerika’da ve Avrupa’da yaşayan Nijerya, Kenya, Güney Afrika asıllı sosyal bilimcilerin makalelerini okumuştum evet. Ama Nijerya’yı Kenya’dan Somali’yi Gabon’dan ya da Güney Afrika’dan farklı kılan nedir? sorusunun bırakın cevabını bilmeyi, böyle bir soru sormayı bile düşünmüyor çoğumuz.

Bir dönem Uganda’nın zalim başkanı İdi Amin, bir dönem İslam düşmanlığı üzerinden isim sahibi olan Somalili Ayan Hırsi Ali üzerinden, ama istisnasız bütün sosyal bilimlerde çeşitli açılardan konu edinilen Rwanda’daki iç savaş örneği üzerinden yerini aldı Afrika imgelemimizde. Savaş, açlık, yoksulluk... Bunlardı Afrika. Çoğu zaman Büyük Sahra sanki bütün kıtayı kaplamışçasına zihnimdeki Afrika sahnelerine bir çöl imajının eşlik ettiğini fark ediyorum. Halbuki “kara” ismini hiç hak etmeyecek kadar yeşil bölgeleri, hiç açlık, yoksulluk ve savaş görmeyen toplulukları var Afrika’nın.

Somali büyükelçimiz Kani Torun ile yaptığımız bir sohbette, Türklerin yersiz bir şekilde kendilerini “sömürgeci olmayan beyaz” rolüne kaptırdıklarını ve Batı’nın sömürgeci tecrübesinin eleştirisini yapmanın avuntusuna sığındıklarını konuşmuştuk. “Beyaz adam Afrika’yı sömürdü, biz kardeşleriniz olarak buradayız.” söyleminin indirgeyiciliğine, inciticiliğine ve yüzeyselliğine özellikle dikkat çekmişti. Malcolm X’in beyaz tenli mavi gözlü kardeşlerinin var olduğunu keşfetmesi sonucunda yaşadığı aydınlanmanın hikayesi bizim kuşağımızı çok etkilemiştir. Ama bugün bütün kara derililerin başlarını okşayacak kurtarıcı bir beyaz kardeş beklediği şeklindeki hümanist makyajlı bir ırkçılığa geçit veriyor bu yaklaşım.

Tabii ki sömürgecilik tarihini görmezden gelmek mümkün değil. Ama tarihin bir dönemine takılıp kalmak tarihsel derinliğin kazandıracağı ufuktan mahrum ettiği gibi bugünü kaçırmaya da yol açıyor. Çünkü o sömürgeci dediğimiz Avrupa ülkeleri yeni stratejiler, yeni plan ve projelerle Afrika’dalar. İktisadi çıkarlar söz konusu olabilir, ama kolayca “onlar bir zaman sömürmüştü” mızmızlığıyla üzerine bir çizgi çekebileceğimiz işler değil yaptıkları.

Bilinen bir fıkradır. Ruslarla Amerikalılar metrolarının dakikliği üzerinde iddiaya girerler. Seçilen ekip gözleri saatte Moskova metrosunu bekler. Bir dakika geçer, iki dakika geçer, beş dakika geçer. Metro hala görünürlerde yoktur. İddiayı kaybettiğini anlayan Rus ekibin sözcüsü hemen atılır: “Tamam, sizin metronuz dakik, ama siz de Kızılderilileri katletmiştiniz.” Kıssadan hisse: Yapamadıklarımızı başkalarının hataları üzerinden temize çekemeyiz.

Yukarda bahsettiğim sohbette Somali büyükelçimiz ve eşi Dr. Perihan Torun’un “Afrika’yla ilgili tek kitap okuyacaksan, o kitap bu olsun” diyerek hediye ettikleri Richard Dowden’in kitabıyla başlamaya karar verdim, Afrika’nın bugününe dahil olma macerama (Africa: Altered States, Ordinary Miracles). Çünkü Dowden, Afrika’nın karmaşasını, egzotikleştiren bakış açısından uzak bir ustalıkla ele alıyor. “Bir gece uçuşu uzakta” dediği Afrika’yla yıllar süren muaşeret ve muaşakasının bir neticesi olarak, medyaya yansıyan çarpık imajları bertaraf eden ve Afrika’nın gerçekliğine ışık tutan bir pencere açıyor: Afrika pek çok farklı devletin yer aldığı, farklı topluluklara yurt olan, sıradan mucizelerin yaşandığı, ama her şeyden öte insanların yaşadığı bir kıta.

nazifesisman@gmail.com