Karadeniz'de sular hep sıcaktır!

Doç. Dr. Bengül Güngörmez / Bursa Uludağ Üniversitesi
23.04.2021

Kırım kaybedilmiş bir Osmanlı toprağı olarak önce Rusya'nın, sonra Ukrayna'nın egemenliği altında varlığını sürdürdü ve şimdi Rusya tarafından yeniden ilhakı söz konusu. Durum bizi ilgilendiriyor çünkü Türkiye'nin çıkarlarını koruması güçlü bir arka bahçe yaratmasına bağlı. Karadeniz'in kuzey kıyısı ve Kırım bizim için tarihsel olarak "tampon" bölgedir. Çünkü Rusları yalnızca o bölgede durdurabilirsin. Kırım Savaşı dünya için yerel bir savaştan fazlasını temsil eder. Figes, Kırım Savaşı adının bu yüzden yetersiz kaldığını, bu adın "çatışmanın Avrupa, Rusya ve dünyanın Doğu sorunuyla, yani Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasına bağlı büyük uluslararası sorunla belirlenen –ve Balkanlar'dan Kudüs'e, İstanbul'dan Kafkasya'ya kadar uzanan– kesimi açısından küresel ölçeğini ve büyük önemini yansıtmadığını" söyler. Figes'in bu düşüncesi Rusya'nın neden Ortadoğu'da da at koşturduğunu açıklar.



Karadeniz'de Rusya ve Ukrayna arasındaki kriz tırmanırken savaş ihtimali yeniden kuzey kapılarımızda belirdi. Rus ordusunun dokuz savaş gemisinin Ukrayna'nın sahil şehri olan Mariupol'u kuşatması ve Kerç Boğazı'nın girişini kapatmasıyla birlikte Rusya'nın Karadeniz, Balkanlar ve Boğazlar üzerindeki baskısını giderek arttıracağı gün gibi aşikar. Bildirilere konu olan Montrö anlaşması yeniden gündeme başka şekillerde gelebilir. Rusya ile ticari ve turizm ilişkilerimizin yara alabileceği de medyada sık sık gündeme geldi.

Kış uykusu bitti

16. yüzyıldan beri Ruslarla özdeşleşmiş bir sembol olan Rus ayısı kış uykusundan uyandı (aslında Suriye'yi, Akdeniz'deki donanma hareketliliğini, Balkanlar, Afganistan, Çin vb ülkelerdeki etkinliğini düşünürsek hiç uyumuş muydu?) ve baharla birlikte Karadeniz'de harekete geçti. Karadeniz ve Boğazlar meselesi sadece Karadeniz'e kıyısı olan ülkeleri değil, Atlantik'in ötesini bile ilgilendiriyor. ABD, Yunanistan sınırından itibaren askeri yığınak yaparken Avrupa Birleşik Devletleri ve İngiltere'nin de gözü her zaman olduğu gibi Boğazlar ve Karadeniz'de. Kriz sonrasında İngilizler donanmalarını harekete geçirdiler. Bu krizin gölgesinde Türkiye'nin, Rusya ile ilişkilerinde problematik beş ana başlığın olduğu söylenebilir: Turizm ve ticari ilişkiler, S-400 meselesi, Libya'daki işbirliği, Suriye meselesi ve Türkiye'nin doğal gaz, petrol arayışı.

Tarihsel tampon

Yukarıda söylediklerimi her uluslararası ilişkiler uzmanı söyleyebilir nitekim söylüyor da. Ben meseleye başka bir gözlükle, biraz tarihin biraz sosyolojinin gözlüğüyle bakmaya çalışacağım. Rus-Ukrayna krizi bizi doğrudan ilgilendiriyor. Karadeniz'in kuzey kıyısı ve Kırım bizim için tarihsel olarak "tampon" bölgedir. Çünkü Rusları yalnızca o bölgede durdurabilirsin. Kırım'ı Fatih Sultan Mehmet Karadeniz'deki ticaret yollarını güvenceye almak, yani Boğazları güvenceye almak için fethetmiştir. Osmanlılar Kırım hanlığı üzerinde her zaman egemenlik iddiasında bulunmuşlar ya da kendilerine uygun liderleri (Türkçe konuşan Tatar kabileleri) hep desteklemişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanışıyla birlikte Kırım kaybedilmiş bir Osmanlı toprağı olarak önce Rusya'nın sonra Ukrayna'nın egemenliği altında varlığını sürdürdü ve şimdi Rusya tarafından yeniden ilhakı söz konusu. Durum bizi ilgilendiriyor çünkü Türkiye'nin çıkarlarını koruması güçlü bir arka bahçe yaratmasına bağlı. Güçlü devletlerin arka bahçeleri olur. Bizim de her ne kadar tam olarak bu arka bahçe üzerinde egemenlik güdemesek de var ve olmalı. Ukrayna ve Kırım Türkiye'nin arka bahçesidir.

İlk topyekün savaş

Şu soruları meseleyi daha açık hale getirmek için sormak durumundayız: Rusya'nın dünyadaki yeri ve amacı neydi? Amacı sadece Karadeniz'den çıkabilmek midir? Rusya Avrupa'da mıdır Asya'da mı? Yani Doğulu mu Batılı mı bir devlettir? Karadeniz'i bir Rus gölü haline getirme politikası güden Rusya'nın Ukrayna'yı işgali aslında Osmanlı İmparatorluğu döneminden miras kalan Kırım meselesiyle yakından ilişkili. Tarihçi ama bence aynı zamanda bir sosyolog olan Orlando Figes, Kırım hakkında yazdığı kitabında Kırım Savaşı'nı "Son Haçlı Seferi" olarak görüyor. Kırım öyle bir yerdir ki Kırım için ölmüş binlerce Fransız, İngiliz ve Osmanlı askeri bugün işaretsiz mezarlarında yatmaktadır. Kırım önemlidir çünkü işgal etmekle Rusların sıcak denizlere inme hayalini gerçekleştirmek için attığı ilk adımlardan birisidir. Tarihteki Kırım Savaşı ilk topyekün savaş olma niteliğini taşıdığı gibi modern savaşın da ilk örneğidir. Onu dünya savaşları takip etmiştir. Dolayısıyla Kırım savaşı dünya için yerel bir savaştan fazlasını temsil eder. Figes, Kırım Savaşı adının bu yüzden yetersiz kaldığını, bu adın "çatışmanın Avrupa, Rusya ve dünyanın Doğu sorunuyla, yani Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasına bağlı büyük uluslararası sorunla belirlenen – ve Balkanlar'dan Kudüs'e, İstanbul'dan Kafkasya'ya kadar uzanan – kesimi açısından küresel ölçeğini ve büyük önemini yansıtmadığını" söyler. (a.g.e, s.20) Figes'in bu düşüncesi Rusya'nın neden Ortadoğu'da da at koşturduğunu açıklar. Çünkü Kudüs diğer Hıristiyanlar ve Müslümanlar için olduğu gibi Rus Ortodoksları için de önemli bir şehir, kutsal bir mekandır. Figes, Kutsal topraklardaki anlaşmazlığa, yani Kudüs'teki Kutsal Kabir Kilisesi'nin ve Beytüllahim'deki Kutlu Doğum Kilisesi'nin denetimi konusunda Fransa'nın arka çıktığı Latinler, yani Katolikler ile Rusya'nın desteklediği Rum Ortodokslar arasındaki çekişmeye tarihçilerin çok az yer vermesinden haklı olarak yakınır. (a.g.e., s.22) Mesele bazılarının sandığı gibi basitçe Kilise anahtarının kimde duracağına dair bir kavga meselesi değil, Batı'nın süper güçlerini alana çekecek derecede önem arz eden uluslararası dinsel ve politik bir meseledir.

Meseleyi şu açıdan da değerlendirebiliriz: Siyaset ve din, politika ve inanç her zaman iç içe geçmiştir. Büyük güçler, hareketlerinde Tanrı'nın kendi yanlarında olduğu düşüncesiyle hareket ederler. ABD ordusu, yöneticilerine göre Tanrı'nın askerleridir ve dünyaya bir nizam vermek üzere hareket ederler. Çar, Tanrı ile birlikte savaşmıştır ve Osmanlı Hak'kın yolunda Hak'la ilerler. Emperyal çekişmeler, inanç nosyonuyla bir arada var olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılışından sonra Cumhuriyet'e geçişle birlikte emperyal iddiamızdan vazgeçtik çünkü inancımızdan vazgeçtik. Cumhuriyeti kuran atalarımızın derdi, dağılmakta olan devleti kurtarmaktı ve onu kurtarmak için Batılı devletlerle bir takım anlaşmalara imza attılar. Cumhuriyet kurulacaktı ve bu cumhuriyet sekülarist (seküler değil, sekülarist. İkisinin arasında fark var) olacaktı. Belki bugünden hareketle baktığımızda anakronizme düşmemek için onlara bir şekilde hak verebiliriz. Büyük devletlerle emperyal çekişmeye girmek o dönemin şartları içinde pek de mümkün olmayabilir. Devleti kurtarmak onların öncelikleri olabilir. Ancak bugün şartlar değişmiştir. Türkiye, dünyanın büyük emperyal güçlerinin yaptığı gibi arka bahçesini, yan bahçesini, ön bahçesini, komşunun bahçesini, gerektiğinde Atlantik ötesini gözlemek, oraları himaye etmek, kendisiyle işbirliği yapanlara sahip çıkmak gerekirse kendine yakın hükümetleri seçtirmek için onların iç işlerine karışmak, emperyal çekişmelere girmek durumundadır. Emperyal güçler, değişimi hızlı gerçekleştirirken devletler muhafazakardır. İmparatorluklar daha uzun ömürlüyken devletlerin ömrü kısadır. Türkiye, tutucu muhafazakar devlet anlayışından çıkarak çok kutuplu bir dünyanın kara, deniz, hava ve uzaya hakim bir emperyal düzeninde emperyal bir güç olmaya aday olmalıdır.

Komşumuz Ruslar aptal değiller, kadim bir millet. Rusya yukarıda söylediklerimi çok iyi anlamış ve tahlil etmiş son derece pragmatist bir devlettir. Gerektiğinde Batılı, gerektiğinde Doğulu ve Ortodoks, gerektiğinde Rus milliyetçisi. Figes, Çarlık devletinin, 19. yüzyılda Rus milliyetçiliğiyle yeni bir güç kazanan kurucu ideolojisinde, Moskova'nın 1453'te Bizans başkenti Konstantinopolis'in Türklerin eline geçmesinden sonra "Üçüncü Roma" olarak Ortodoksluk'un elde kalan son başkenti olduğunu söyler. "Bu ideolojiye göre, Ortodoksları Osmanlılar'ın İslami imparatorluğundan kurtarmak ve Konstantinopolis'i tekrar Doğu Hıristiyanlık'ının merkezi konumuna kavuşturmak Rusya'nın dünyadaki ilahi misyonunun bir parçasıydı." (a.g.e., s.39) Rusya'nın İstanbul'a ve Boğazlar'a verdiği önem onun coğrafi konumunun bir sonucudur aynı zamanda. Çünkü kuzeyindeki iklim şartları ve Baltık bölgesi Rusya'nın kendine yeterli bir ülke olmasını sağlamıyordu. Güneyindeki verimli topraklardan elde ettiği ürünleri satabilmek ve ticari olarak Avrupa'ya açılabilmek için gemilerinin Akdeniz'e geçişini sağlamak zorundadır. Bu yüzden güçlü bir donanma oluşturmuş, Karadeniz'i kendisi için önemli bir çıkış kapısı kabul etmiştir. Baltık dışında deniz yoluyla Rusya'nın Avrupa'ya ulaşması mümkün değildir. Baltık bölgesi ise herhangi bir çatışma durumunda Avrupa güçleri tarafından kolayca ablukaya alınabiliyordu. Nitekim savaş esnasında ablukaya alınmıştır.

Yeniden antik Yunan

Bir de tarihimizde de pek meşhur olan Rus İmporatoriçesi Katerina var. Kraliçe Katerina Rusya için emsallerinden çok daha fazlasını istemiştir. Ona göre, Rusya'nın büyük bir devlet olmasının şartı güneye dönmesidir. Bunun için Katerina Yunanlılarla bile ilişkiye girmiştir. Hazırlattığı Yunan projesi "Türklerin Avrupa'dan kovulması, Balkan topraklarının Rusya ve Avusturya arasında paylaşılması ve başkenti İstanbul olmak üzere 'antik Yunan İmparatorluğu'nun yeniden oluşturulması' hedeflerini içermekteydi" ve Rus İmparatorluğu'nu Kudüs de dahil Doğu Akdeniz'in Ortodoks dünyasına ticaret ve din yoluyla bağlanan bir Karadeniz gücü haline getirmek istiyordu. (a.g.e., s.42) Rusya'nın bugünkü uluslararası politikaları Çarlık döneminin devamı şeklindedir. Ruslar modernleştiler, Batılılaştılar ancak bizim gibi imparatorluğu geçmişin karanlık sayfası olarak kabul edip kendi tarihlerini reddetmediler. Kendi tarihlerini çok iyi okuyan ve bilen Ruslar hala emperyal hedefler gütmekte ve geçmişleriyle süreklilik içinde Karadeniz, Balkanlar ve Ortadoğu'da askeri ve ticari gücünü geliştirmeye yönelik politikalar izlemektedir.

Rus ile yoldaş olan...

Büyük Rus yazar Dostoyevski dahi büyük Rusya'ya inancında şöyle söylemektedir: "Evet, Haliç ve İstanbul, tüm bunlar bizim olacak ama zorla ele geçirmek, zorbalık için değil. Öncelikli olarak bu özellikle de zamanı geldiği için kendiliğinden olacak, yok eğer şimdi zamanı gelmemişse de o zaman gerçekten de yakındır, zira bunun işaretleri görünmektedir." (Dostoyevski'den Aktaran, Hüseyin Kandemir, "Dostoyevski Düşüncesinde Türk-İslam Olgusu ve Osmanlı Rus Savaşı Çerçevesinde Doğu Sorunu", Avrasya Uluslararası Araştırmalar Dergisi, Cilt, 4, Sayı:8 Ocak 2016, s.16)

Son söz: Durum böyleyse, söylene geldiği gibi, "Rus'la yoldaş olan yanında balta bulundursun!".

bengulg2000@gmail.com