Karantina günlerinde duyguların tarihine küçük bir katkı

Röportaj: Hale Kaplan Öz
15.08.2020

Fatma Barbarosoğlu ve Nazife Şişman'la, iki yazarın birlikte kaleme aldığı ‘Karantina Günlerinde Evin e-Hali' kitabı üzerine konuştuk.



Fatma Barbarosoğlu: “Ahmet Rasim sokak satıcılarının cümlelerini yazı konusu yaptığında zaten herkes bu cümleleri biliyordu/duyuyordu. Ama bugün o cümleler sosyal hayatın değişen yüzü için ne kadar kıymetli. Bilgiyi bir şekilde öğrenebiliriz. Ama duyguların tarihi için yaşarken kaydını tutmak çok önemli.”

Nazife Şişman: “Mart ayı başlarında beni dehşete düşüren ilk karelerden biri Hindistan’da üzerlerine dezenfektan sıkılarak sürüler halinde kamyonlara bindirilip evlerine gönderilen, uzun süre aç kaldıklarından araçlara sürünerek binen yabancı işçi görüntüleriydi. Tam o sıralarda popüler filozof, virüs dünyayı eşitledi, komünizm yakındır demeçleri veriyordu.”

2020 yılının başından beri tüm dünyanın ana gündemi Covid-19. Hayatımız yeni normal diye tanımlanan ‘uzaktan’ bir forma girmiş durumda. Tarihçiler, ekonomistler, siyaset bilimciler bir milattan bahsedip duruyor. Belki de milat olacak, bilmiyoruz, 50 yıl sonra yaşayanlar bunları okuyup öğrenecek. Ya duyguların tarihi? Onu kim yazacak? Fatma Barbarosoğlu ve Nazife Şişman işte bu alternatif tarihe katkı sunacak bir kitaba imza attı. ‘Karantina Günlerinde Evin e-Hali’ önümüzdeki günlerde İnsan Yayınları etiketiyle raflarda olacak.

‘Karantina Günlerinde Evin e-Hali’, teknolojik imkanları kullanarak uzaktan uzağa yazılmış bir kitap. Dünya “uzaktan” çalışırken siz de “uzaktan kitap” yazmışsınız. Bu “uzaktan kitap size nasıl imkanlar sağladı?

Nazife Şişman: Ben “uzaktan sohbet” demeyi tercih ederim. Her ne kadar yazılı formda e-posta üzerinden devam etse de bu kitaptaki sohbetler, telefon tellerinden sözün kulağa ulaşması ile başladı. Belki de hep uzun telefon konuşmaları yaptığımız için ben e-postaları hep telefondaki muhaverelerimizin devamı gibi gördüm. Sanki klavyenin şekil verdiği cansız harflerin sesi varmış gibi... Fatma ile arkadaşlığımızın önemli bir rüknü, onun bana okumuş olduğu bir kitaptan zekatını vermesi, yani telefonda okuyarak aktarması ile gerçekleşir. Bu bazen insanın içine işleyen bir şiir, bazen bir öykünün merakı canlandıran giriş paragrafı, bazense zihni harekete geçiren çarpıcı bir cümle olur. Bu yüzden e-postaları okurken sesi kulağımdaydı, sanki karşılıklı konuşur gibi yazdım. Bu yönüyle de sözü dijital formda yazılı olarak muhafaza etme niyetinin bir tezahürü olarak görüyorum sizin “uzaktan kitap” dediğiniz metni.

Fatma Barbarosoğlu: Bizim “uzaktan kitap” kategorisinde ilk çalışmamız ‘Kamusal Alanda Başörtülüler’. O kitapta soruları birlikte hazırladık ama cevap hanesi sadece benim mesuliyetim altındaydı. Biz telefon ile çok uzun ve çok kavramsal düzeyde sohbet edebilen bir kapasiteye sahibiz. Çocuklarımız uzun bir süredir bu sohbetler boşa gitmese kaydını alsanız da kitap yapsanız diyordu . Bir anlamda onların tavsiyesini ve isteğini de gerçekleştirmiş olduk. Diğer taraftan sözün hızla teknolojikleştiği bir dönemde sözlü kültürü internet kültürü ile buluşturup ortaya çıkan “veri”yi harflerin gövdesine yükleyerek zamanlar ve dönemler arasında sürekliliği yakalamaya çalışmış olduk “Uzak Yakın Sohbetler” ile.

Ama bu çalışmanın en çok faydasını bence Nazife gördü. Çünkü ben onu bu çalışma ile içine düştüğü ve trafiği yönetmekte zorluk çektiği “Covid 19’un ev zamanından” Covid 19’un konuşulduğu ev zamanı”na çağırmış oldum.

Sosyal bilimcilerinin hiç bir kaynakta bulamayacağı bir “ev zamanı” hakikaten. Okuyunca bambaşka boyutlarıyla bir yekun olarak karşımızda süreç. Hatıralarda nasıl kalacak peki, birkaç cümle mi? Normaller söylendiği kadar çok değişirse ya?

N.Ş.: Mart’ın üçüncü haftasından itibaren aynı apartmanda oturduğumuz akrabalarım arasında Covid-19 pozitif olanlar oldu. Yaşlı ve müzmin hastalıkları olan anne-babam ve kayınvalidem için zaten hastane şartlarına benzer çok sıkı karantina kuralları uyguluyorduk. Fakat buna rağmen ortaya çıkan hastalıklar, beni adeta bir epikriz gibi gün gün hangi hasta hangi aşamada not aldığım bir “virüszede günlüğü” yazmaya mecbur bıraktı. Öyle ki sonradan doktor adayı kızım ve doktor yeğenlerim bu notları kendi tecrübe hanelerine kaydetmek üzere aldılar. İşte ben böyle bir ev zamanı yaşarken Fatma’nın birlikte izlediğimiz bir film üzerinden başlayan sohbetimizi kayda geçirme teklifi ile Covid 19’u konuştuğumuz bir “ev zamanı”na dahil oldum.

Hatıralarda ne kalacak diye soruyorsunuz. Ben aradan bir ay geçmişken, kitabın düzenlemelerini yaparken bile o an yaşadıklarımızın tarih olduğu duygusuna kapıldım. Bu sebeple karantina altındaki gündelik hayatın kaydını tutmanın özellikle normallerin değişmesi iddiası söz konusu iken çok önemli olduğunu bir kez daha idrak ettiğimi söylemeliyim.

F.B.: “Ev zamanı”nın kaydını tutmaya talip olan bendim ve bu süreç içinde sık sık Nazife’yi bu kitap için motive etmek zorunda kaldım. Nazife’nin zaten herkes bu sürecin içinde, bizim yazmamızın bir kıymeti olacak mı itirazlarına karşılık benim yıllardır değişmeyen bir cümlem var: Ahmet Rasim sokak satıcılarının cümlelerini yazı konusu yaptığında zaten herkes bu cümleleri biliyordu/duyuyordu. Ama bugün o cümleler sosyal hayatın değişen yüzü için ne kadar kıymetli. Bilgiyi bir şekilde öğrenebiliriz. Ama duyguların tarihi için yaşarken kaydını tutmak çok önemli. Bizde gündelik hayatın teferruatları hatıralarda pek yer almaz. Hal böyle olunca geçmiş, kolaylıkla reddedilecek kadar “kötü” ya da nostaljik soslar eşliğinde “biricik ve erişilmez muhkemlikte” olarak günün şartlarına göre yeniden yeniden inşa edilmeye devam ediyor. Tasvir,tahlil ve teklif için “duyguların tarihi” meselesini çok önemli buluyorum.

Kitabın kapağında “Uzak Yakın Sohbetler 1” yazıyor, demek ki devamı gelecek? Kaç kitaplık bir seri düşündünüz?

F.B.: Başlangıç için üç kitap düşündük. Okuyucuların talebi ve ilgisi doğrultusunda bu sayı artabilir...

N.Ş.: İlk uzaktan kitabımız Kamusal Alanda Başörtülüler’in yayınlanmasının üzerinden 20 yıl geçmiş. Bu seri inşallah çok yakın periyodlarda yayınlanacak. İlk etapta üç kitap dedik, ama sayı ile sınırlamayalım, bereketi kaçmasın.

Sizi en çok etkileyen olay haber ne oldu bu süreçte?

F.B.: Sokağa çıkma yasağının olduğu günlerdeki sessizlikte iki şeyi çok derinden hissettim. Penceremin dışındaki kuşların sesini, Hz. Adem ve Havva’nın Cennetten yeryüzüne düşüşlerini, birinin bir tarafa ötekinin öbür tarafa atılmışlığının ürkütücü yalnızlığını... Cennetten sonra yeryüzüne nasıl alışmışlardı, korkularını nasıl yenmişlerdi, korkuyu hangi frekansta yaşamışlardı? Birbirlerine tekrar kavuştuklarında ne yapmışlardı? Ağlamışlar mıydı? Gülmüşler miydi? Sevinçten çığlık mı atmışlardı? Yoksa ikisi de aynı anda secdeye kapanıp şükür mü etmişti?

Karantina günlerini kuşlarla yaşadım. Eşikten dışarı adım atamayışın, şimdi bu anda bu yerde hapis olmanın yükünü, göklerdeki kuşlara bakarak hafifletmeye çalıştım. İçinde kuş geçen bütün türküler, şarkılar, sureler, masallar bir şifa gibi sardı beni. Pencerenin dışından gelen kuş sesleri azalınca sosyal medya üzerinden kuş sesleri dinledim. Zaten bizim bu çalışmamız da hüt hüt kuşunun hikayesi ile başladı. Bireysel planda yaşadıklarım bunlar. Dünya genelinde şaşırdığım şeylere gelince… İnsanların muhasebe ve muhakemeden yoksun oluşu çok çarpıcı bir şekilde ortaya çıktı. Tedbiri reddeden davranışlar. Tuvalet kağıdı yüzünden yapılan kavgaların sürekli servis edilmesi…Küresel haber anlayışı insanların zihnine, 25. kare olarak yağma kültürünü yerleştirmeye çalışıyor diye düşündüm.

N.Ş.: Gündelik hayatın sesinin kesilmesi, Fatma’ya Hz. Adem ile Hz. Havva’nın dünyaya düşüşleri kıssasını derinden hissettirmiş. Ben de hep Yunus Aleyhisselam’ın balığın karnındaki bekleyiş duygusunu merak ettim bu süreçte. Karantinanın ilk günlerinde virüsün dünyayı bu kadar hor kullanan insanoğluna bir uyarı olduğuna işaret eden felsefecilerin makalelerini okuduğumdan belki de, evlerdeki zamanı Yunus Aleyhisselam’ın affı bekleyişi ile eşleştirdim. Onun duasına dilimi alıştırmaya çalıştım. Pek çok şeyin ilki oldu bu süreç. Zekai Dede’nin bestesinden dinlediğim Li hamsetin... diye başlayan ve Efendimiz ile ehli beytinin isimlerinin geçtiği ifadelerin ateşli ve salgın hastalıklarda dinlendiğini bu karantina döneminde öğrendim.

Herkesin imtihanı, belayı kendisi gibi karşıladığını da görmüş olduk. Bazıları bu bir hatırlatıcı deyip tedbiri elden bırakmayıp takdire razı oldu, hayırdan payıma düşen nedir sorusunu sordu. Bazılarını böyle bir muhasebe yapma gereği duymadan ya korkuya teslim oldu ya da han yansa hasırım yok rahatlığına bıraktı kendini.

Mart ayı başlarında beni dehşete düşüren ilk karelerden biri Hindistan’da üzerlerine dezenfektan sıkılarak sürüler halinde kamyonlara bindirilip evlerine gönderilen, uzun süre aç kaldıklarından araçlara sürünerek binen yabancı işçi görüntüleriydi. Tam o sıralarda popüler filozof, virüs dünyayı eşitledi, komünizm yakındır demeçleri veriyordu.

Birçok siyaset bilimci, ekonomist uzun uzun makaleler yazdı milat olarak tanımladı korona sürecini, öyle miydi gerçekten?

N.Ş.: Aslında sistemsel dönüşümlerin toplumsal kültürel hayatta fark edilmesi birebir, eş zamanlı olmaz. Çünkü çoğu zaman içinde yaşadığımız sürece mesafe alıp bakamadığımız için net bir görüntü elde edemeyiz. Zaten sosyolojik açıdan ancak olmuş olanı açıklama imkanımız vardır. Ama ilginçtir, pandemi süreci henüz başlamışken dünya tarihini ikiye bölecek nitelikte bir olay olduğu şeklinde bir söylem yaygın bir şekilde ifade edilmeye başlandı. Duyduğumda çok şaşırmıştım. 1917 Ekim devrimi olduğunda Times gazetesinin beşinci-altıncı sayfasında çok kısa bir haber olarak çıkmış. O gün önemli bir dönüşümün habercisi olduğu bilinememişti. Her şeyin “uzaktan” yaşandığı günlere geçiş bakımından pek çok şeyin eskisi gibi olmayacağı bir “milat” olabileceğini hepimiz fark ediyoruz. Ama henüz içinde yaşarken bir olayın her şeyi bu kadar değiştireceği vurgusuna sosyolojik değil ekonomik ve siyasal bir strateji olarak mı bakmalıyız diye de düşünmeden edemiyorum.

F.B.: Evet, içinde yaşanılan zaman ile paradigma zamanı, her zaman örtüşmeyebilir. Dolayısıyla bir paradigma değişiminden bahsetmek için henüz erken. “Akleden kalp” ile “araçsal akıl” arasındaki çatışma ve gerilim, yaşadığımız günlerin tarihe nasıl “düşeceğini” de etkileyecek büyük ihtimal. Diğer taraftan dijital kültürün gündelik hayat içinde yaygınlaşması ve etkisini arttırması açısından Covid 19 salgını “küresel korku ve uzaktan hayat” senaryosunu “başarı” ile sahneye koydu. Önümüzdeki yıllarda “Uzaktan ve uzaklaşan hayat”ın iletişim ve ilişki biçimini, üretimin niteliğini ve niceliğini nasıl değiştirdiğine dair uzun uzun analizler yapılacak. Tabii Covid 19’u unutturacak başka korkunç küresel krizler yaşanmaz ise…