Kavram kalpazanlığı üzerinden siyasal istismar sorunu

Ali Osman Sezer / Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi
21.01.2022

Felak suresine bakıp, kavram kalpazanlığı ile bilinci karartmaya çalışanların şerriyle nasıl mücadele edilmesi gerektiğini hatırlamak gerek. Eğer baykuşlar karanlıktan söz ediyorsa endişe edecek bir durum yok demektir. Çünkü onlar için karanlık olan insanlık için aydınlıktır. Devletlerin rejimleri o ülkedeki hakimiyetin kime ait olacağı üzerinden ayrışır. Cumhuriyet rejimi ise hakimiyetin millete ait olacağı esası üzerinden millet iradesine dayalı bir rejimdir.



Kavramların, semantiğin konusu olan gerçek anlamları ve bu anlamların çarpıtılıp istismar aracı haline dönüştürülerek gerçekliğinden kopartılmış ifadeleri, anlam ilişkileriyle gerçekleşen sosyal ortamın en temel sorunudur. Çünkü sosyal ortam kavramsal anlam ilişkileri ile gerçekleşir. Biçim olarak aynı gibi görünen kavramı bambaşka içeriklerle algılayan kişilerin oluşturduğu sosyal ortamda kamu düzenini sağlayan iletişimden söz edilemez. Nasıl ki uydurulmuş(kalp), sahte para piyasanın değer ve düzenini alt üst ederse, içeriği boşaltılarak bambaşka içeriklerle gerçekliği yok edilmiş kalp kavramlar sosyal ortamı aynı duruma sokar.

Kavramlar kendinde bir değer ifade eder ve bu değeri ifade ettikleri kadar kendini gerçekleştirirler. Bu bağlamda bir kavramın gerçekliği, sahip olduğu asıl ifadesini gerçekleştirmesi ile mümkündür. İçi boşaltılarak anlam bağı kopartılan kavramlar ise ifade ettikleri anlamı örten ve karartan aygıtlara dönüşür. Bu yöntem kavramları gerçekliğinden kopartıp sahtesini üretmek biçiminde bir kavram kalpazanlığıdır. Demogoji (halk avcılığı) genellikle bu yöntemi kullanır. Foucault, Kelimeler ve Şeyler adlı eserinde ilk, orijinal kelimelerin anlamının, temsil ettikleri şey ile aynı mahiyeti ifade ettiklerini belirtiyor. Babil kulesinin yıkılışı efsanesi ise kelimeler ve ifade ettikleri anlamın ayrışmasının sonucunu, yani aynı dili konuştuğunu zanneden insanların o dilin kavramlarına yükledikleri gerçekdışı anlamlar ile kendi gerçekliklerini yitirmelerini anlatır.

İnsanın insanlığı

İnsanın insanlığı, kavramlarla ilişkisiyle ortaya çıkar. Adem'in insan olarak var oluşu varlıkların hakikatini ifade eden kavram bilgisine sahip olmasıyla somutlaşır ve hatta cennetten kovulma hikayesi de kavramların hakikatinin tahrif edilerek, sahte anlam doğrultusundaki eylem sonucunda gerçekleşir. Kavramların hakikatiyle ifade edildiği ortam cennet iken bu hakikatin bozulması cennetten çıkış olarak ifade edilir bu kıssada. İnsanın haddini bilme sembolü olarak getirilen ağaca yaklaşmama yasağının, kudretli bir iktidar sahibi olmama biçiminde yapılan kavramsal tahrifatı, ilk kavramsal kalpazanlığı başlatmış oluyor ve bu durum insanlığın aleyhine sonuçlanıyor. Ancak Adem'in bu düştüğü durumdan kurtulması ise yine Rabbinden aldığı tertemiz kavramlarla yaptığı tevbesi ile gerçekleşiyor. Kavramlar temizlenip gerçek anlamlarıyla algılanmadan algıların ve onlarla kurduğumuz yaşamsal ortamın temizlenmesi de elbette söz konusu olamaz.

Dili ortaya çıkartan kavramsal örüntünün önemi insanlık tarihinin örüntüleriyle iç içedir. Bugün kullandığımız dil insanlık tarihinde var olduğu tüm aşamaların izlerini de taşır. Tarih, anlam ve bu anlamlar doğrultusunda gerçekleşen yaşam biçimlerinin mücadelesi olarak akmaya devam ediyor ve insanlık var olduğu sürece bu akış devam edecek. Yaşam biçimleri, borçluluk ilişkisine dayalı anlam dünyası olarak inançlara yaslanır. Bu inancın temelinde inanan kişinin kendi varlığını ve tüm varlığın varoluşunu borçlu saydığı Tanrı veya tanrılar yer alır.

Borçluluk ilişkisi

Din kelimesinin de zaten en yaygın anlamı borçluluk ilişkisine dayalı yaşam biçimidir. Bu anlamda herkes yaşamını borçlu saydığı Tanrı ile kurduğu anlam ilişkileri üzerinden dindardır ve tarihin ana ekseni dine karşı teolojik dinlerin mücadelesi olmuştur.

Uzun yıllar ve hala yapıldığı üzere Batı'da Orta Çağ Karanlığı olarak ifade edilen dönemin eleştirilen yorumları üzerinden din dindir genelmesi ile yapılan İslam eleştirisi, hakikati örtbas eden bir karartmadır. Bu açıdan İslam dışındaki tüm dinler insan zihninin nesnesi olan varlık tanrılara olan yönelişleri ile ayrışır. Teolojik bir etkinliğin ürünü olan bu dinlerin merkezinde bir Tanrı var gibi görünse de aslında bu zihnin kendi ürettiği anlam ile tabir edilerek itibar verilen bir varlıktır. Dolayısı ile bu tanrılar insanın teolojik faaliyetinin ürünüdür. İnsanın Tanrı'yı varlık olarak tasavvur etme eğilimi, onun zihinsel gücünün kendi girdabına düşmesine yol açmıştır. Kudüs'te insan olan, peygamber Hz. İsa Batı'da teolojik bir insan tanrıya dönüştürülmüştür. Bu varlık tanrı artık insan zihninin ürünü olarak teolojik bir nesnedir. Teolojik faaliyette özne, bu faaliyeti Tanrı üzerinde uygulayarak oradan ürettiği tanrısal sonuçları vazederek insanlar üzerinde hükümranlık kuran insandır. Ortaçağ din devletinin Hz. İsa'yı insanlık kategorisinden çıkartıp tanrılar kategorisine oturtmakla Papa'nın yanılmazlığında merkezileşerek, kendi ürettiği tanrısallık dışında hiçbir inanç ve düşünceye yaşam hakkı tanımayan yapısını din dindir genellemesinde İslam ile ilişkilendirmek tam bir kavramsal kalpazanlık örneğidir. Batı'da gerçekleşen böyle bir inancın özeleştirisi ile elde edilen sonuçları, kapağını bile açmadığı bir kitabın içeriğiyle aynı kategoride ele almak, karanlığı aydınlık olarak algılamakla mümkün olabilir. İnsanı emeği ile derecelendiren (necm 39) bu kitap, kapağı açıldığında Allah'tan başkasına hamd etmenin yasaklanması ile başlar. Devamında hamdın anlamının, dünyada ve ahirette rızık verici tek malikin Allah olarak açıklanması insanın en büyük zaafını da gösteriyor. Allah'tan başka bir varlığı rızık verici olarak görüp, rızık ve menfaat beklentisiyle övmenin yasaklanması, insanlıktan sapmanın en temel sorununa işaret ediyor.

Emeğin sahibi

Devletlerin rejimleri o ülkedeki hakimiyetin kime ait olacağı üzerinden ayrışır. Cumhuriyet rejimi ise hakimiyetin millete ait olacağı esası üzerinden millet iradesine dayalı bir rejimdir. Elbette böyle bir rejimin gerçek anlamı üzerinden işlevsel olması milletin kendi iradesi ve emeğinin sahibi olarak devletinin ve ülkesinin de sahibi olacağını gösterir. Ancak bu durumun gerçekleşebilmesi cumhuriyeti milletin kurmasına bağlıdır. Türkiye için bu durum 20 Ocak 1921 Anayasasının 1. Maddesiyle kurulan ve 29 Ekim 1923'te adı cumhuriyet olarak konulan bir rejim olarak millet iradesine dayalı cumhuriyet ile ifadesini bulur. Dolayısı ile cumhuriyet parti meclisinde değil Milletin Meclisinde Türk Milletinin kendi iradesi ile kurduğu rejimin adıdır ve hakimiyetin bu millete ait olacağını buyuran millet iradesidir. Ancak cumhuriyetin kuruluş iradesinin henüz o tarihte var olmayan(20 Ocak 1921) bir parti üzerinden ifadesi cumhuriyetin anlamı ile çelişki oluşturuyor. Bir partinin cumhuriyet ile bağı, cumhuriyetin anlamı olan millet hakimiyetini ortaya çıkartacak, millet iradesiyle somutlaşan o milletin inançları, bilinci ve yaşamsallığıyla kurduğu bağ kadardır. Cumhuriyet ve onun en temel kavramlarına, bu kavramların içeriği boşaltılarak yüklenen anlam çelişkileri yıllardır sistematik olarak devam ediyor ve millet ile bağı olmayan bu irade fırsat buldukça millete darbe olarak ortaya çıkıyor. Milleti karşısına alıp onu millet yapan değerleri cumhuriyet ile bağdaştıramamak, cumhuriyeti millet hakimiyeti ile bağdaştıramamaktır. Elbette bu anlam ile sözü edilen kavramın da cumhuriyet olması söz konusu olamaz. Din eğitimini cumhuriyetle bağdaştırmamanın cumhuriyetin anlamı ile nasıl bir bağı olabilir? Öncelikle insanın, varlığın kaynağı olarak gördüğü tanrı ile kurduğu anlamsal bağ üzerinden, insan ile özdeş olan din kavramına nasıl bir anlam yükleniyor ki bu anlamın cumhuriyetle bağdaşmayacağı öne sürülebiliyor.

Varlığın kaynağına inanç

Hangi insan varlığın kaynağına dair bir inanca sahip değildir ve dindar olmayan insan var mıdır? Tanrı reddiyesi olarak ifade edilen ateizm bile varlığın kaynağı olarak doğanın kendisini tanrı olarak ifade ederek natüralist iken, dindar olmayan ve inancı üzerinden çocuklarını eğitmeyen bir insan veya toplum var mıdır? Hakimiyetin millete ait olduğu iradesine dayalı cumhuriyet rejimi milletin hak bilincine dayanır. Hak bilinci ise bir toplumun inancı üzerinden ortaya koyduğu yaşamsallığını belirleyen bilincidir ve bilinç olmadan millet bir devlet olamaz. Çünkü devlet hukuk ile inşa edilen, hukuki ve siyasi bir organizasyon olarak hukukun kökü olarak hak bilincinin somutlaşmış halidir. Elbette uzun yıllar cumhuriyet ve laiklik gibi en temel siyasi kavramların tahrifatı, onların gerçek anlamlarının aşınıp sloganik bir aparat olarak kullanılarak, anlamları dışında taraf belirleme aparatına dönüştürülmelerine yol açtı. Ancak ıslarla bu kavramların anlamı dışında, adeta milli iradeyi tehdit eder üslupta kullanılması cumhuriyeti baskılayıp, millet iradesi dışında başka bir gücün egemenliğini (hegemonyasını) cari kılma isteğini çağrıştırıyor. Bu topraklar hangi inanç ve bilinçle kurulmuş ve vatan kılınmış ise o inanç ve bilinçle bizimdir. Bu inanç ve bilinci cumhuriyet ile bağdaştıramamak bu milleti millet, bu toprakları vatan yapan değerler ile cumhuriyeti bağdaştıramamaktır. Milletin hakimiyetinin cari olmadığı bir ülkede elbette cumhuriyetten de söz edilemez. Giovanni Sartori'nin "Demokrasi Teorisine Geri Dönüş" adlı eseri de demokrasi ve cumhuriyet kavramlarını iç içe kullandığı çalışmasında, bu kavramların tahrifatlarla neyin demokrasi ve cumhuriyet olduğunun anlaşılmaz hale getirildiğine ilişkin karmaşayı analiz edip ayıklama çabasına dayanıyor. Bu çalışmada, kavramsal tahrifatın sadece Türkiye'ye özgü olmadığını, çıkarlar doğrultusunda kavramların, ortadan kaldırılmak yerine anlamlarının aksi içeriklerle, çıkarlara hizmet edecek formlara sokularak gerçekliğini nasıl yitirdiklerini takip etmek de mümkün.

Kavramsal anlamda bunca derin tahrifatların yapıldığı bir ortamda konu, anlam dünyamızı kendimizle barışarak yeniden kurabilmek için büyük çaba gerekiyor. Kendimize, devletimize, cumhuriyete ve vatana sahip çıkmak tüm bunları kurduğumuz bağları koruyup geliştirerek sürdürebilmemize bağlıdır. Millet için aydınlık olanı karanlık, karanlık olanı aydınlık olarak ifade ederek, kendisi gibi olmayana yaşam hakkı tanımayacağını haykıran "orta çağ" zihniyetinin karanlık figürleri karşısında Felak suresine bakıp, kavram kalpazanlığı ile bilinci karartmaya çalışanların şerriyle nasıl mücadele edilmesi gerektiğini hatırlamak gerek.

Nihayetinde eğer baykuşlar karanlıktan söz ediyorsa endişe edecek bir durum yok demektir. Çünkü onlar için karanlık olan insanlık için aydınlıktır.

[email protected]