Kıbrıs'ta tarihi gün: Akıncı mı Tatar mı?

Doç. Dr. İsmail Şahin / Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi
17.10.2020

Bugünkü seçimin adayları Ersin Tatar ile Mustafa Akıncı'nın Doğu Akdeniz krizi konusunda aynı çizgide olduğu, buna karşın Kıbrıs sorununun çözümü ile Türkiye'yle ilişkiler konusunda farklı düşündükleri bilinmektedir.



Kıbrıs Türkleri, adanın 1878 yılında önce geçici, 1923 yılında da kalıcı surette İngiltere’ye bırakılmasıyla, kendilerini meşakkatli bir varoluş mücadelesi içerisinde buldular. Rumlara nazaran nüfusun azlığı, kısıtlı ekonomik imkânlar, eğitim altyapısının yetersizliği, örgütlenmede karşılaşılan güçlükler ve ada dışına verilen göçler, özellikle beyin göçleri, Kıbrıs Türklerinin 20. yüzyılın ilk yarısında mütemadiyen karşılaştıkları sorunlardı. Tüm güçlüklere rağmen Kıbrıs Türkleri, kendileriyle mukayese edildiğinde ulusal ve uluslararası düzeyde çok daha güçlü, zengin ve örgütlü Rumların Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlama (Enosis) girişimlerini önleyerek tarihi bir başarıya imza attılar.

Varoluş mücadelesi

Kim ne derse desin bu tarihi başarı ne küçümsenebilir ne de görmezden gelinebilir. Bu gerçekten büyük bir olaydır. Başka bir pencereden bakıldığında Kıbrıs’ın Yunanistan’ın yayılmacı politikalarından kurtulmayı başarmış ender sayılı adalardan biri olduğu söylenebilir. Elbette Kıbrıs Türklerinin varoluş mücadelesini kazanmasında bilhassa İkinci Dünya Savaşı sonrası yıllarda Türkiye’nin büyük bir katkısı olmuştur. Türkiye, Kıbrıs Türklerinin toplumsal, kültürel, siyasi, askeri ve iktisadi gelişimini neredeyse bir asırdır aktif bir şekilde desteklemektedir. Bu yardımları bazı kişiler sadece Türkiye’nin jeopolitik ve güvenlik kaygıları kapsamında izah etmeye çalışmaktadır.

Açık söylemek gerekirse bu, taraflı bir bakış açısıdır. Zira Türkiye tıpkı 1960 yılında İngiltere’nin yaptığı gibi jeopolitik ve güvenlik kaygılarını asgari düzeye indirecek askeri üsler temin yoluna başvurabilirdi. Dolayısıyla jeopolitik ve güvenlik endişelerinin yanı sıra Kıbrıs Türklerinin toplumsal ilerlemesi ve kalkınması ile Kıbrıs Türklerinin siyasal eşitliğinin korunması da her daim Türkiye’nin Kıbrıs politikasının özünü oluşturmuştur.

1960 yılında adanın iki halkı arasında ortaklık temeline dayandırılan Kıbrıs Cumhuriyeti adı altında uluslararası antlaşmalar uyarınca bir devlet kurulmuştur. Maalesef Rumlar ile Türkler arasında eşit siyasi hak ve statüye dayalı bu devlet Kıbrıs Rumlarının vazgeçilmez Enosis tutkusu yüzünden 1963 yılında çökmüştür. Bu tarihten sonra devletin esas ve kurucu unsuru olan Türkler devletin idari, hukuki ve siyasi mekanizmalarından hızla uzaklaştırılmak suretiyle Kıbrıs Cumhuriyeti bir Rum devletine dönüştürülmüştür.

Her ne kadar sistemli bir şekilde unutturulmaya, hafızalardan silinmeye ve de çarptırılmaya çalışılsa da 1963-1974 arası yıllar, adadaki Türk nüfusun yerlerini terk etmek zorunda kaldığı, ekonomik ve toplumsal ambargolar altında can çekiştiği, şiddete, devlet terörüne ve katliamlara maruz kaldığı yıllar olarak tarihe geçmiştir. Siyasi eşitlik temelinde, yeni bir ortak devlet kurulması amacıyla 1968 yılında başlatılan müzakerelerden günümüze kadar hiçbir sonuç elde edilememiştir.

Bunun en önemli nedeni sadece Rumları temsil eden Kıbrıs Cumhuriyeti’nin adanın tek meşru otoritesi olarak uluslararası düzeyde tanınmasının Rum tarafına verdiği güçtür. Bu güç ve özgüven 2004 yılında bu devletin tüm adayı temsilen Avrupa Birliği üyeliğine alınmasıyla zirveye çıkmıştır. Buna karşın 15 Kasım 1983 tarihinde büyük zorluklara ve uluslararası baskılara rağmen kurulan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni sadece Türkiye tanımaktadır.

Güçlü demokrasi

KKTC yalnızca Türkiye tarafından tanınıyor olmasına rağmen kurulduğu günden bugüne demokratik birikimine ciddi yatırımlar yapmıştır. İddia edildiği üzere KKTC Türkiye tarafından yönetilen bir devlet değildir. Genç bir devlet olmasına karşın kısa zamanda demokratik olgunluğa erişmiş bir ülkedir. Yine öne sürüldüğü üzere, KKTC hükümetleri ne Ankara’nın kurduğu “kukla” hükümetlerdir ne de KKTC seçimlerinin sonuçlarını Ankara tayin etmektedir. Nitekim KKTC halkının demokratik tercihlerini başka ülkelerde olduğu üzere belirleyen birçok faktör vardır.

Ankara ile bazı konularda görüş ayrılığı yaşayan KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın yeniden seçilebilecek düzeyde oy alması, bu duruma en güzel örnektir. Yoksa ezber ve taraflı ifadelerle ileri sürüldüğü gibi “KKTC Türkiye’nin işgali altında” olsaydı ne Türkiye’ye karşı provakatif manşetler atabilen gazeteler var olabilir ne Türkiye’yi “işgalci” gösteren sendikalar faaliyet gösterebilir ne de Türkiye ile politik anlaşmazlık içindeki partiler ya da adaylar iktidara gelebilirdi. Tüm bunların varlığı KKTC’nin gelişmiş demokratik kültürüne birer işarettir.

Bu koşullara rağmen KKTC’de her seçim döneminde Ankara’nın seçimlere müdahale ettiği iddiasıyla Türkiye’nin seçim malzemesi yapılması sol popülizmin kullandığı klasik bir argümana dönüşmüştür. Her hâlükârda KKTC’de milli iradenin serbest ve şeffaf bir şekilde tecellisi ile demokratik usullerle seçilmiş kişilerin veya partilerin göreve gelmesi, Türkiye’nin gurur duyacağı bir durumdur. Türkiye ile KKTC arasındaki ilişkileri demokratik çerçevede güçlendirmek şüphesiz her iki ülkenin menfaatinedir.

Kader birliği

Sonuçta iki kardeş ülke birçok konuda kader birliği içerisindedir. Buna rağmen yine de iki ülke arasında özel şartlardan dolayı politik anlaşmazlıklar olabilir. Bu gayet doğaldır. Ancak bunu iç politik hesaplara malzeme ederek iki ülke arasında husumet yaratmak ve bu husumetten beslenmek hem iki ülkenin ulusal menfaatlerine hem de kardeşlik hukukuna aykırıdır. Böylesi anlamsız bir çatışmanın Kıbrıs’ı çevreleyen coğrafyada jeopolitik tehditlerin topyekûn arttığı bir dönemde ancak iki ülkenin düşmanlarına fayda sağlayacağı aşikârdır. Dolayısıyla yarınki seçiminin galibi hangi aday olursa olsun eski siyasi hesaplaşmaları bir kenara bırakıp asıl kazananın Türkiye ve KKTC olacağı işbirliği projelerine ivedi bir şekilde yönelmelidir.

Bugünkü seçimin adayları Ersin Tatar ile Mustafa Akıncı’nın Doğu Akdeniz Krizi konusunda aynı çizgide olduğu, buna karşın Kıbrıs sorununun çözümü ile Türkiye’yle ilişkiler konusunda farklı düşündükleri bilinmektedir. Akıncı çözüm için federasyondan yana bir tavır ortaya koyarken, Tatar iki devletli çözümü desteklemektedir. Akıncı, Türkiye ile ilişkilerin Anavatan-Yavruvatan çizgisinden uzak, “eşit” bir düzeyde yürütülmesini savunurken, Tatar Anavatan-Yavruvatan yaklaşımının ilişkilerin eşitliğine halel getirmeyeceğini savunmaktadır. Akıncı’nın KKTC’nin haksız kararlar ile küresel erişim olanaklarının kısıtlandığı ve ancak Türkiye üzerinden dünyayla irtibat kurduğu bir ortamda, “Anavatan-Yavruvatan” ve “ilhak” gibi anlamsız çıkışlar yaparak Türkiye ile ilişkileri gerginliğe sürüklemesi, açıkçası hem gereksizdi hem de anlamsızdı. Bir Cumhurbaşkanı olarak Akıncı’dan beklenen KKTC’nin ekonomik, siyasi ve sosyal yaşamını daha ileriye taşımak için Türkiye ile işbirliği yapmasıdır. Kaldı ki bu işbirliği jeopolitik bir gerekliliktir. Nitekim KKTC ölçeğindeki bir ülkenin Türkiye gibi büyük bir devletle gereksiz yere zıtlaşmak, çatışmak makulün çok ötesinde bir davranıştır. Peki, Akıncı’nın yeniden seçilmesi, Türkiye-KKTC ilişkilerini ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki pozisyonunu olumsuz etkiler mi? Akıncı görev süresi boyunca, Doğu Akdeniz’deki enerji denkleminde Türkiye ve KKTC’yi dışlamanın doğru olmadığını ve krizin diyalog ve uzlaşma yoluyla aşılabileceğini ifade etti. Görüldüğü üzere bu politika Türkiye’nin de benimsediği bir politikadır. O nedenle Akıncı’nın yeniden göreve gelmesi KKTC ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikasında herhangi bir değişiklik meydana getirmeyecektir.

Çözüm mümkün mü?

Geçmişten bugüne Kıbrıs Rumlarının ekseriyeti, adada Türklere azınlık haklarından öte bir hak verilmesine rıza göstermediğini birçok defa ortaya koymuştur. Kısacası Rumlar Türklerle eşit siyasi ortaklığa dayalı bir devlet modeline karşı olmuşlardır. Başka bir ifadeyle Rumların çoğunluğu Kıbrıs’ta federatif bir çözüme menfi yaklaşmaktadır. Kıbrıslı Rumların birincil tercihi her zaman için üniter devlettir.

Benzer bir durum Türk tarafında da söz konusudur. İki bölgeli, iki toplumlu bir federasyon yerine, uluslararası tanınmışlığa sahip iki ayrı devlet tercihi toplumda giderek güç kazanmaktadır. Dolayısıyla Rum toplumunda arzu edilen devlet modeli Kıbrıs’ın tümü için üniter bir devlet ve tek hükümet iken, Türk toplumu için ise uluslararası tanınmışlığa sahip iki ayrı devlettir. O halde adada kapsamlı çözüm arayışlarına mevcut şartlar altında federal bir sistem bağlamında devam etmenin, müzakere etmek için müzakereden öte bir sonuç getirmeyeceği adada yapılan kamuoyu yoklamalarından anlaşılmaktadır.

Derin uçurumlar

Demek ki yıllardır müzakere edilen, siyasi eşitliğe dayalı, iki bölgeli, iki toplumlu federal bir sisteme yönelik kamuoyu desteği ciddi bir erozyona uğramıştır. Kaldı ki en büyük kaygılardan biri de uzun bir ayrılıktan sonra toplumların sürdürülebilir bir barış ve işbirliği içerisinde yaşayıp yaşayamayacaklarıdır. Nihayetinde çözüme yönelik iki toplumun beklentileri arasında derin bir uçurumun var olduğu anlaşılmaktadır. Haliyle bu vaziyet adadaki iki halkın ufukta bir çözüm olacağına dair inançlarını her geçen gün azaltmaktadır. Ayrıca Kıbrıs’ta federasyona uygun siyasi, beşeri ve coğrafi koşulların bulunmadığını da belirtmek gerekiyor. O zaman Akıncı yeniden Cumhurbaşkanı seçilirse Kıbrıs’ta federasyon temelinde bir çözüme ulaşabilir mi? Açık söylemek gerekirse bu durum sadece Akıncı ile sınırlı bir durum değildir ve yukarıdaki koşullarda köklü değişiklikler olmadığı müddetçe olası bir çözüm ufukta görünmemektedir.

ismailshn@gmail.com