Kirlenen dünyanın sorunu: Ekolojik mültecilik

Cüneyd Altıparmak / Hukukçu
11.09.2021

Su altında kalma tehdidi ile karşı karşıya olan ada ülkeleri Antigua, Barbuda ve Maldivler; aşırı ısınma tehdidi altındaki BAE; aşırı hava olaylarına maruz kalması beklenen Japonya; yaşadığı kuraklık nedeniyle Sudan yüksek tehdit altındaki ülkeler. BM İklim Değişikliği Konferansı'nın raporuna göre, 50'ye yakın ülke öncelikli risk taşıyor ve dünya haritasından silinebilir. Peki ileride bu ülkelerde yaşayanların durumu ne olacak?



Gündemdeki konuların başında, göçmen meselesi geliyor. Bu durum şimdinin sorunu olmadığı gibi, tüm dünyada "göçmen" meselesini tam anlamıyla çözmüş ülke neredeyse yok. Göçmenlik, isteyerek veya istemeyerek bir kimsenin vatanından ayrılıp bir başka ülkede bulunması demek. Göçmenlik denilince aklımıza bir ülkenin siyasi olarak karışması veya savaş ortamının doğması sebebiyle başlayan göç dalgası geliyor hep. Ancak gittikçe yaşlanan dünyanın yeni bir göçmenlik çeşidi konuşuluyor bu aralar: İklim göçmenliği.

Göçmenlik statüsü

"Göçmenlik" ifadesi, genel bir kullanım. Hukuki anlamda birbirine benzer ifadeler gibi kullandığımız, mülteci, sığınmacı, göçmen ve geçici koruma altındakiler aslında birbirinden farklı kavramlar. Mülteci; düşünceleri ve aidiyeti sebebiyle bir zarar göreceği konusunda haklı korkuları olan uluslararası anlaşmalara göre bu özel statüyü hak eden kimse olarak tanımlanıyor. Bu kaygıları olmasına rağmen mülteci olarak uluslararası koruma arayan ancak statüleri henüz resmi olarak tanınmamış kişilere ise "sığınmacı" deniyor. "Göçmen" ise, ülkesinden ekonomik veya diğer nedenlerle gönüllü olarak ayrılıp bir başka yeri yurt edinmek isteyen kişiler için kullanılan bir tanım. Bir de bunların dışında (Suriyelilerin tamamına verilen statü olarak da ortaya çıkan) "geçici koruma altındaki" kimseler var. Bunlar da kitlesel olarak bir devletin sınırlarına gelen ve uluslararası koruma talebi bireysel olarak değerlendirmeye alınamayan, ülkeleri güvenli hale gelinceye kadar misafir edilen kimseler. Bunların hiçbir hukuki statüsü bulunmuyor.

İklim değişikliği

İnsanları bir yerden başka yere iten ve bunu kitlesel göç dalgalarına dönüştüren temel neden siyasi sorunlar ve savaş ortamları değil artık. Zira, bir yerin oturulamaz olmasının, güvenlikli olmamasının, can kaybı riski taşıyan bir ortama dönüşmesinin farklı aktörleri olabiliyor. Bunların başında da küresel bir kriz olan iklim değişikliği bulunuyor. Son dönemlerde meydana gelen doğal afetlerin sayısı neredeyse iki kat artmış durumda, yaşanan her 10 doğal afetin 9'unun altında yatan etken, iklim değişikliği. Bu konuda birçok protokol bulunmakta. BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'ne göre iklim değişikliği "karşılaştırılabilir bir zaman döneminde gözlenen doğal iklim değişikliğine ek olarak, doğrudan ya da dolaylı olarak küresel atmosferin bileşimini bozan insan etkinlikleri sonucunda iklimde oluşan bir değişiklik" şeklinde tanımlanıyor. Orman yangınlarının artması, heyelanların çoğalması, buzulların erimesi, buharlaşmada artış, yakından hissettiğimiz belirtileri ve örnekleri.

Risk altındaki ülkeler

İklim değişikliği ile doğan riskler bazı ülkeleri dezavantajlı konuma getirdi. Birtakım ülkeler yakın zamanda yok olma tehdidi altında. Bu tür ülkelerin temel özellikleri şöyle: *Küçük ada ülkeleri, *alçak konumlu kıyı alanları olan ülkeler, *hali hazırda kuraklık tehdidi altında olanlar, *doğal afetlere eğilimli alanlardaki ülkeler, *kuraklığa ve çölleşmeye dair hassas alanları bulunan ülkeler, *yüksek kentsel hava kirliliğine sahip alanları bulunan ülkeler, *dağlık ekosistemleri dahil, *hassas ekosistemlere sahip alanları bulunan ülkeler, *ekonomileri fosil atı üretmek zorunda olan ülkeler ve *denize kıyısı veya geçişi olmayan ülkeler... Kısa bir süre önce yapılan BM İklim Değişikliği Konferansı'ndan takip edebildiğimiz kadarıyla, su altında kalma tehdidi ile karşı karşıya olan, ada ülkeleri Antigua, Barbuda ve Maldivler; aşırı ısınma tehdidi altındaki Birleşik Arap Emirlikleri; aşırı hava olaylarına maruz kalması beklenen Japonya; yaşadığı kuraklık nedeniyle Sudan, yüksek tehdit altındaki ülkeler. Konferansın raporuna göre, 50'ye yakın ülke öncelikli risk taşıyor ve dünya haritasından silinebilir...

İklim göçmenliği

İşte tam bu noktada temel iki soru aklımıza geliyor: Bu ülkelerde yaşayanların durumu ne olacak? Bu kimseler de göçmen sayılabilecek mi? Bilindiği üzere göçmenlik statüsü hakkında dünya ülkeleri açısından temel düzenleme 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Cenevre Sözleşmesi'dir. Burada yapılan tanımlar, metnin ortaya çıktığı dönemdeki siyasi ortamı ve bu bağlamdaki hareketlilik türünü, göçmenlik olgusunu esas almıştır. Bu metinde açıkça ilkim bağlamında bir vurgu bulunmamaktadır. Bu nedenle, konu hakkındaki hukuki statü de bu bağlamdaki tanımlar da netleşmiş değildir. Nitekim iklim sebebiyle yapılan başvurulara dair nitelemeler de bir uyum yoktur. Çeşitli kaynaklarda "çevresel nedenlerle yerinden edilmiş kişiler", "ekolojik mülteci", "iklim değişikliği mültecisi", "eko-mülteci", "çevre mültecisi" gibi ifadelerin de kullanıldığını görmek mümkündür. Yine bu somut hukuki tartışma, 2050'de deniz seviyesine yakın ülkelerde iklim olayları sebebiyle ülke tamamen sular altında kalacakları ve bu ülke vatandaşlarının üzerinde yaşayabileceği bir "vatanları" kalmayacağı için tabiiyet durumlarının ne olacağı tartışmasıdır. Yani kavram da hukuki niteleme de henüz yenidir.

Kiribati meselesi

Iona Teitiota, Kiribati vatandaşı olarak ilkim göçmenliği başvurusu yapan ilk kişidir. Köyünün deniz suyu ve şiddetli hava olaylarından etkilendiğini ifade ederek kendisi ve ailesi için, mülteci statüsünün tanınması amacıyla Yeni Zelanda'ya müracaat etmiştir. Yeni Zelanda bu başvuruyu, çevresel faktörler sebebiyle mülteci statüsü talebinde bulunulamayacağı gerekçesiyle reddetmiştir. Avustralya Mülteci Temyiz Mahkemesi de kararı onamış, böyle bir statünün tanınmasının mümkün olmadığına hükmetmiştir. Ancak konu BM gündemine taşınınca durum biraz değişmiştir. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi de Kiribat'nin acil bir tehlike ile karşı karşıya olmadığı için kararın doğru olduğunu ifade etmiş ancak hukuki anlamda önemli bir hatırlatma notu düşmüştür: "İklim değişikliği nedeniyle hayatları risk altında olan insanların sığınma hakkı bulunabilir ve bu nedenle geri gönderilmeye zorlanmaması gerekir". Böylece, mülteci statüsü verilmemesi ile beraber, iklim nedeniyle yapılan başvurularda "geri gönderme" yapılamayacağı kayıt altına alınmıştır. Bu kararın üyeler için bağlayıcılığı olmasa da bir uyarı mahiyeti taşıdığı tartışmasız bir gerçek!

İklim göçmenliği, 2050 yılında bizi bekleyen ve devam eden yıllarda da karşılaşacağımız bir sorun. Savaşlar ve siyasi krizler ile ayrıştırdığımız insanları, bu felaketler ile bir arada tutmak zorunda kalacağımız yeni bir dönem aslında. "Doğanın dönüşü" olarak ifade edilen meselenin farklı bir yüzü. Kirlettiğimiz ve hor kullandığımız dünyanın öteki ucundan gelecek sığınma çağrılarına bir çözüm üretmeliyiz. Zira, yakın zamanda meydana geleceği açık bu felaketlerden hepimiz sorumluyuz. Yazımı, Maldivler Devlet Başkanı Muhammed Naşid'in sözleri ile bitirmek istiyorum: "Başkalarının saldığı karbonun bedelini hayatlarımızla ödüyoruz. Yeryüzünden silinmekten korkuyoruz"

cuneydaltiparmak@yahoo.com