Sanat sinemasının bütünüyle kendini yenilemesi gerekir. Olaya, büyük anlatılara, kurmacaya, tasarıma, duruştaki ve sükunetteki değil, hadiseler ve olgulardaki hakikate, hikmete daha çok eğilerek yeni bir anlatım dili, felsefe, zihniyet dünyası inşa etmedikçe sinema dijital tekno-kültür çağında arkaik kalır.
Ercan Yıldırım/ Yazar
Sanat sineması, özellikle Türkiye'de yaygın haldeki sanat filmi, entelektüel sinema, festival filmleri; konu ve tema seçimi, sinematografi, kullanılan teknikler, senaryo ve anlatım biçimiyle iyiden iyiye klişeleşti.
Dünyadaki genel gidişat gibi Türkiye'de de dizi ve filmlerde büyük nitelik kaybı yaşanıyor. Anlaşılan o ki yapay zeka ve dijitalleşmeyle beraber kitleleri eğlendirecek görkemli şovlara dayalı filmler yaygınlaşacak... Buna bağlı olarak yine dijital tekno-kültür araçları sanat sinemasındaki irtifa kaybını daha da artıracak.
Sanat sinemasının, "entelektüel filmler"in sağlam senaryolarla klişeleri aşan konu ve tema seçimlerine gitmesi gerek.
Sonu muhal, sonu izleyiciye kalan, sonu tartışmalı ve açık film mantığı, travmalara ve yüzleşmelere dayalı insan gerçekliği, toplumu hırpalayan bakış açıları da klişeleşti. Hem kendini tekrarlayan hem dijital ve yapay zekaya dayalı kitle filmlerini aratmayan hem banalleşen platform tarzını da aşan yeni bir sinema diline, sinematografiye, senaryoya, aslına bakılırsa anlam dünyasına, zihniyete, insanı ve dünyayı yeni bir okumaya ihtiyaç var.
Sinemanın sorunu
Modernizm, gelenek, postmodernizm, teknoloji eleştirilerine, iç muhasebeye, aile-toplum hesaplaşmasına, travmaların dile getirilmesine endeksli sinema mantığının çıkışsızlıkta düğümlenmesi, bilinç akışı mırıldanmalarının eyleme, neticeye, "bir yere" varmaması topyekûn sinemanın sorunu haline geldi.
Katmanlı entrikaların, sadakatsizliklerin istila ettiği dizi sektöründeki problemlerin bir benzeri sinemada da yaşanıyor. Meselelerin hesaplaşma, iç dökümü ve bireysel ahlaksızlıklara oturan tespitleri, çözümü gözönüne almayan toplumsal dinamiklerin uzağında gezinilmesi sinemanın, sanat filmlerinin sıradanlaşmasını doğururken çarpıcılığını da ortadan kaldırıyor.
Kişiler arası münasebetlerde, siyasal alanı şekillendiren mevzularda, marjinal konu-tema ve karakterlerin çatışmalarında insan gerçekliğiyle beraber millet hayatını yansıtan ana ruhu, kılcalları, duygu-düşünce kanallarını sanat sineması sunmuyor, sunamıyor.
Açıkçası Yeşilçam, güldürüleri dahil toplumsal ve bireysel çıkmazları dile getirirken aynı zamanda bunları ortadan kaldıracak dinamiklerin millet hayatındaki örtülü yerlerini de göstermeyi başarabiliyordu.
Sanat sinemasındaki tespit yoğun dilin, toplum ve birey kılcallarındaki ahlaki sorunların, yaraların birbirini tekrarlayan çıkmazının ana sebebi de teknikle ilgili... Sanat sinemasının öncelikle yeni anlatım dili, senaryo düzeneği, çekim teknikleri; aklın ve duyguların gerçek hayattakinden çok daha etkin ele alınması gerekiyor.
Dijital tekno-kültüre dayalı gündelik hayatta bile sanat sinemasındakinden daha büyük travmalar, hesaplaşmalar, sorgulamalar, ucu açık sonlar, sessizlikler, suskunluklar var.
Dile getirilmeyen bir mesele, örtük bir psikoloji, mobbingden tacize kişiliği belirleyen ahlaksızlık günümüz dijital anlatım teknikleri nedeniyle neredeyse bulunmuyor. Herkes bir biçimde farklı kanallarda kendini ifade edebiliyor, başkasına hatta kamuoyuna bile seslenebiliyor. Sosyal medya canlı yayınlarından, gizli-güvenlik kameralarına mesajlaşma uygulamalarından sohbet programlarına yalnız meseleler aksetmiyor, insanlar bir biçimde bunların psikolojik nedenlerini tartışabiliyor.
Haliyle festival filmlerinin Türk toplumunu, gelenekselliğinden kaynaklanan ama açığa çıkarılmayan bozukluklarını "ifşa" etmesine de gerek kalmadı!
Bu açıdan sinemanın, hususen sanat sinemasının yeni konu-temalar, anlatım teknikleri, dili, en önemlisi felsefe bulması gerekir.
Aşılamayan Yeşilçam
Yeşilçam derinlikli, ağır, köklü meseleleri gayet anlaşılır, akıcı, sarih anlatmayı başarırken sanat sinemacıları basit mevzuları çetrefilli, karmaşık, örtük aktarmayı tercih ediyor.
Loş ışıklar, uzun diyalog ve sessizlikler, geniş ya da dar planlar, ucu açık sonlar insanı, mevzuları, toplumu daha kalifiye, derin, estetik anlatmayı sağlamıyor. Başı sonu belli bir konuyu hikayeleştirirken klasik anlatım tarzını seçen Yeşilçam'ın aksine bol geri dönüşlü, iç içe, geçişkenli, katmanlı, örtük, anolojiye yaslanan sanat filmleri problemleri daha yetkin ifade etmiyor.
Muhsin Bey'deki, Gelin'deki giriş-gelişme-sonuçlu bilindik olay anlatım stilindeki derinlik 1980'lerin ortasında yoğunlaşan, 2000'lerde yaygınlaşan, bol festival ödüllü filmlerden çok daha yoğun. Uzun durgun planlar, sabit noktalar, hareketsiz nesneler psikolojik ağırlığı Yılanların Öcü'ndeki lirik, hareketli, aksiyonlu karelerden daha kesif, gerçekçi ve insanı tüm çıplaklığıyla ortaya koyan şekilde vermiyor.
Kabul etmek gerekir ki, sanat sinemasında temalar aynılaştıkça sığlık artıyor.
Sanat sinemasının çıkmazları
İki saatlik filmde ana karakterin çılgın ve dengesizliğinin bir komşu ağabey tacizine dayandığını sona yerleştirince büyük resim görünmüş sayılmıyor... aksine film bütünlüğü içinde evvelki sahneler boşa düşürülüyor. Ağır meseleleri ajite etmeme, abartmama, romantizmden uzak tutma adına yüzeysel anlatım nedeniyle film hadiselerin gerçekliğinin altında eziliyor. Halbuki eserle oluşturulabilecek duyarlık gündelik hayattaki benzer örneklerin çok daha üstünde yer tutması gerekir.
Sanat filmlerinin gelenek kırıcı, yapı bozucu, marjinali normalleştirmeye yatkın tarzı onu farklı kılmıştı. Toplumun içinde bulunan, konuşulan, herkesin bildiği ama kimsenin dile getirmediği hususları sanat sineması işlediği için kendine bir alan açmıştı. Dijital tekno-sinema, platformlar, Netflix ideolojisi aslına bakılırsa tüm bu marjinallikleri standartlaştırdı. İnsanlar platformlarda hatta sabah kuşağı programlarında çok daha rijit, uç sapkınlıkları karasal yayınla en ücra mıntıkada izlerken bakıyorsunuz hala upuzun bir film bu yaşanan hayattaki basit bir tema-sahnesi üzerine oturtulabiliyor.
Haliyle sanat sineması konu-tema bakımından bir çıkmaza girdiği gibi aslında sahicilik ve anlatım tekniği açısından da derin krizde.
2000'lerdeki raconist ve mafyatik filmler şiddetin boyutlarını, görselliğini, tekniklerini çok ileri seviyeye taşıdı. Kavgalar, silahlı sahneler, işkenceler bugün artık "rol kesme"ye dayanmıyor, oyuncular rolleriyle özdeşleşmiş halde sahici oyunculuk sergiliyor.
Sanat sinemasının çıkış iddialarından biri, hatta oyuncularına sahne aralarında uzun uzun oyunculuk dersi verdiği kamera arkaları filmlerinden daha çok izlenen bir yönetmenin savunduğu gibi, anlatımın doğallığa dayanmasıdır.
Halbuki sanat sinemasında doğallık arayışı, rol kesmeme tutumu, teatrallikten uzaklaşma çabası büyük bir suniliğe kapı aralayabilir. Sanat filmlerinin varoşu, alt kültürü anlatan sahnelerinde dahi artık kavgalar suni bir naiflikte gerçekleşiyor, abartılı şiddetten uzak durma adına yapmacık fakat dozajı düşük atışmalar gerçeklik arayışındaki sinemanın kendi iddiasını da boşa düşürüyor.
Yapma doğallık, soğuk gerçekçilik karakterin sahiciliğini ve gerçekliğini bütünüyle kapatıyor. Özellikle son yıllardaki sanat filmlerinde "seviyeli ve nezaketli" tartışmalar, ayrılıklarve kavgalar arttı. Hırçın rolü oynamaya çalışan sükûnetli atmosfer ve sinematografi, Türk entelektüel sinemasını kapladı.
Sanat sinemasının insan varoluşunu aktarma iddiası da gün geçtikçe gerçek hayatın dijital tekno-kültürdeki yansımaları karşısında ortadan kalkıyor. Zarif hesaplaşmalar, derinleştirilmeye çalışılan travmalar mum ışığında kahveli kitap okuma atmosferi tarzında aktarılıyor!
Bildiğin Instagram "huzur vlog"ları sanat sinemasının ortalaması haline geldi!
Yeni bir sinema
Hayalkırıklıkları, büyük hedefler, küçük hayatlar, kıt kanaat geçinenlerin basit yaşamları ya da büyük ahlaksızlıkları, derinlerdeki şiddet-şefkat-şehvet vurguları, yaşamın ağırlığı altında küçük neşeler, tekdüze-sıkıcı küçük insan hayatları, plazalarda boğulanların çıkmazları, iş hayatındaki ve dostluklardaki sömürü, hayallerini erteleme, hep iyi ve garibanların kaybetmesi, akraba sömürüsü, herkeslerin ve mahallenin kötülenmesi, eşler arası soğuma, iletişimsizlik, münasebetlerdeki tıkanma ve yabancılaşma "boğulma" kelimesiyle izah, yeni dönemin ideolojik yönelimleri eşcinsellik, çevre, orantısız feminizm, erkek düşmanlığı, baba-öğretmen-hoca-otorite hiyerarşi karşıtlığı, etnik bakış, taşrayı kötüleme konularının farklı boyutları işlenemediği gibi artık tüm sanat bunlara doydu.
Yalnız bu konu ve temalara değil yüzünü rüzgâra vermiş mimiksiz duruşlara da, gerçekçilik adına tuvalete gitme seanslarına da, sessizliklere de, uzun ve geniş sakin planlara da, olaysız anlatımlara da, gayet profesyonelce ama samimiyetsiz hüzünlü-kırgın bakan karakterlere, hayattaki küçük enstantanelere de, sonsuz ve ucu açık sonlara dadoydu...
Sanat sinemasının bütünüyle kendini yenilemesi gerekir. Olaya, büyük anlatılara, kurmacaya, tasarıma, duruştaki ve sükunetteki değil, hadiseler ve olgulardaki hakikate, hikmete daha çok eğilerek yeni bir anlatım dili, felsefe, zihniyet dünyası inşa etmedikçe sinema dijital tekno-kültür çağında arkaik kalır.