‘Kolektif yorgunluğu’

Ercan Yıldırım / Yazar
16.02.2019

Tikel alana kaçma ihtimalinden bahseden, dünyanın dayatan, dönüştüren, hegemonik etkisinden haberdardır. O zaman geriye sadece daha iyi yer kapma ihtimali kalıyor. Bu nedenle tikelin kaçışı simgesel düzende yarıklar oluşturma gayretini ifade ediyor.



Millet bağının tekrar ve çok daha sıkı bağlanması için belki de kolektife güvensizliğin artmasında bir sakınca yoktur. Zaten millet olarak kolektif yor-gunluğuyla malulüz, öbeklenmeler endişe yaratıyor, gruplar erdemleri çoğaltmıyor, cemaatler bağlı bulundukları düşünce yapılarının heretikleri haline geldi. İnsanlar kolektif yapılardan yoruldu, yorgunluğunu atmak yeniden toparlanmak için tikel övgüsüne gidiyor. Tekil erdemleri koyultan kültürel atmosfer gün geçtikçe tekil özerklikleri cazip kılıyor. Bir cemaat içinde var olan, varoluşunu kolektiviteye borçlu tekillikler bile “bağımsızlıklarını ilan etmek” mecburiyetinde kalıyor, yeni bir kolektif yapı kuracağından değil “varoluşuyla dinlenmek” istediğinden…

Kolektif yorgunluğu sıradan romantizmlere kapı aralayabilir. Zannetmeyin ki kolektif unsurlarda rasyonel tutum var; tam tersi romantizm meta-fiziği de kolektifleri de besler.

Adanma, feda etme

Türkiye’deki kolektif yorgunluğu dini yahut epistemik cemaatlerin dejenere olmasıyla belki de aradıkları yeri bulmasıyla ilgili. Cemaatler, grup-lar, birliktelikler, topyekûn camialar artık müntesiplerine doyum sağlamıyor. Bu siyasal alanın, çalışma hayatının, neoliberal düzenin işleyişiyle birleşince artık hayat birey için katlanılmaz boyutlara varıyor. Kolektif olandan sıtkını sıyıran birey kendini tekil üzerinden kurabileceği bir evrenin varlığına inandırmak için çabalıyor.

Feodal dünyanın sonunda endüstri çağıyla birlikte bireyin toplum için varolduğu fikri adeta mütemmim cüz idi. Ne devlet ne toplum birey içindi, tam tersi insanlar bağlı bulundukları gruplara, camialara, toplumun ve devletin kendisine “adanmışlığı”nı göstermek zorundaydı.

Aile, cemaat, işyeri, toplum ve devlet kişinin “bağlılığı”nı ve “adanmışlığı”nı sık sık ölçer. İyi yurttaş, iyi derviş, saygılı çalışan, becerikli bir ce-maat mensubu olmak kendini o topluluğa feda etmeye, sadakat göstermeye endekslidir. Modern öncesinde adanmayı kutsallaştırdığı için ödev ahla-kına gerek duymadan bireyler topluluklarının, devletlerinin veya toplumlarının içinde kendilerini “eritme”yi gönül rahatlığıyla sağlayabilmiştir.

Modern hayatın mecburiyet etiği adanmayı ve sadakati kazanca bağladı, işine, yurttaşlığına ve üyeliğine ne derece titizlik, sadakat gösterir kendi benliğini o bütünün içinde ne derece “hiç”leştirirsen yani makineleşirsen o derece makbul, yüce, değerli sayılırsın. Kolektif çıkış imkanları, varlığı bütünlüğün kaderine bağlama, cemaatin selametini doğrudan bireyin geleceğiyle örtüştürme kolektivitenin yıpranmasını getirdi.

İnsanoğlunun kendini adayacağı o kadar çok yer var ki bu dünyada, sadakat göstermesi gereken o derece merkez bulunuyor ki, birey artık çıkışı kendini kendine atmada görüyor.

Kolektif bezginliğin bir ucunda kutsalların devrilmesi var tabii ki. Şeyhler, kanaat önderleri, liderler, mehdiler, karizmalar, kült isimler, yıldızlar, kutsal değerler itibarsızlaşıyor. Bireyi kolektif olanda tutacak temel önder makamı aşındığı için değerler de manasızlaşıyor.

Bir mecburiyeti yaşayan günümüz insanı “fırsat bulduğu anda” bulunduğu kolektif yapıyı terk edeceğini söylerken aslında aidiyetle ilgili kıstas-ların değiştiğini de göz önüne getiriyor.

‘Tikel erdemleri’

Arendt’in kendini Almanya’ya ait hissetmeme vurgusu bizde yaygın değil. Fakat son yıllarda FETÖ’cülerin yurtdışına kaçmalarının haricinde bu topraklarla irtibatını kopartanların, imkan bulup da yurtdışına gidenlerin sayısı artıyor.

Bizde kolektif yorgunluk yükselse bile vatan-millet mensubiyeti muhkem mevkiini koruyor. Aidiyette gözlenen bu incelmeler, zayıflamalar ya-şam bıkkınlığıyla ilgili bir bakıma…

Erken kapitalistlerin çıkarcılığı dünyaya, topluma, devlete ve hatta kendi cemaatlerine daha çok sarılmayı getirirken günümüzün tikelliği lüks temerküzüne ve aşırı konfora mesafeli yaklaşıyor. Neoliberal sistem belki kârı ve tüketim yapabilecek kazancı artırdı fakat çalışma şartları nedeniyle “hayattan bezdirdi”. Bu bezginlik kendini kolektif olandan kaçmaya kadar götürüyor.

Meşrutiyet döneminde Hüseyin Kazım Kadri, Hüseyin Cahit, Tevfik Fikret Yeni Zelanda’da bir çiftliğe yerleşmeyi planlamışlardı aynen İstiklal Harbi kumandanlarının rüyalarında olduğu gibi. İsmet İnönü de Kazım Karabekir’e İstiklal Harbi’nin hayal olduğunu ortak çiftlik alıp yerleşmeyi teklif etmişti.

Bugün çalışma hayatında boşa çıkan pek çok kişi de “köye dönme”, “çiftlik kurma” sevdasında. Belki memurlar hayallerini gerçeğe dönüştüre-mese bile neoliberal çalışma hayatından bıkan pek çok İstanbullu sahiden güneyde köylere yerleşip, “doğal hayat”ı keşfediyor. Buna yine kolektif iş ortamından bıkan “takım arkadaşları”nı da eklemek gerek.

Neoliberal gayrı insani çalışma ortamını renklendirmek, cazip kılmak için kullanılan “ekip” kavramı kolektif nefretin nedenlerinden biri haline geldiği için insanlar “butik iş yeri” peşinde koşuyor. Butik kafe özlemi sanıldığı gibi “küçük olsun benim olsun” idealizminin ve minimalizminin çok ötesinde gerçeklik duvarına çarpıyor. Butik kafe rüyası vergi, maaş, sigorta, maliyetler, müşteri memnuniyeti karşısında soluveriyor.

Sade yaşamak, hiyerarşiden kaçmak, karmaşık ilişki biçimlerinin, çetrefil kent yaşamının meşgul ettiği zihinler buldukları bir aralıkta “ıssızlık” fotoğrafları üretiyor. Wittgenstein’in, Heidegger’in, Neruda’nın evlerini paylaşanlar, Henri David Thoreau ile özdeşleşen Walden Gölü hayali kuranlar, karlı bir orman kuytusunda, bozkırın ortasında ev yahut büyük çadır hayali geliştiriyor. Yabana övgü, tabiatta kaybolma temrinleri beraberinde tikelin kolektivite nefretini katlıyor haliyle.

Tikel yaşam alanı rüyaları kuranlar beslendikleri neoliberal evrenden kaçış olmadığının farkında, sade bir kulübe, çadır yerine esasında “labi-rent”ten sesleniyorlar. Wittgenstein’in fiyortlardaki kulübesinin “hafta sonu dinlenmesi”nden öte gidemeyeceğinin bilinci günümüz insanının labirent-ten çıkmak istememesinin bir sonucu. Kolektif yorgunluğu kendini labirent dinginliğine bırakıyor esasında.

Postmodern zamanların felsefesine bağlı olarak büyük anlatıların tükendiği, ideolojilerin ve dünyanın dönüşümünün anlamını kaybettiği dillen-dirilmişti. Büyük anlatıların yerine “küçük dokunuşlar”ın alması bir yönüyle öznenin yine eyleyen, dönüştüren vasfına vurgu yapıyordu.

Kolektif yorgunluğuyla birlikte tikel olana öykünme arttıkça, küçük dokunuşlar küçük iyiliklere o da küçük mutluluklara vesile olacak. Bu inanç eninde sonunda bireyin otokton olandan uzaklaşmasını sağlayacak.

Daha iyi yer kapma ihtimali 

Simgesel düzende bir yarık bulabilme umudunu taşıyan erdem arayışından öte gidemeyen tikel sığınaklar, tekil iyilikler bir hakikati açığa çıkarı-yor. Türkiye’de insanlar ne derece “kaçış” içine girse bile “bir şeyler yapma” fikrinden geri durmaz. Öne düşmek, önde olmak, yardım bekleyene elini uzatmak, dünyayı anlamlandırma yolunda çaba sarfetmek... İyilik kavramının yardım kuruluşlarıyla mukayyetliği başlı başına sorun teşkil etse de cari kötülükten uzaklaşmayı sağlama açısından tikele muhteva kazandırıyor.

Burada “bir şeyler yapmak” isteyenlerin önüne düşecek kült kahraman arayışının akamete uğraması problem çıkarsa da bundan daha kötüsü kendine bel bağlanan kolektivitenin iflasının, çürümüşlüğünün cemaat fikrine itimatsızlığı beslemesinde.

Neoliberalizm öncesinde ve sonrasında “tikellerin çokluk üretme kapasitesi”ni harekete geçirme özlemi canlılığını korudu.

Küçük dokunuşlardan büyük mutluluklar üretmeye dayalı bu etraflı yaklaşımın en büyük zehabı siyasal alanda varolmadığı, bir felsefi düşün-ceye dönüşmediği, ümitleri kaybettirse bile toplumu sarmadığı sürece tikel imkanların butik varoluşu aşamayacağı, kapsayıcı olamayacağı gerçeği. O zaman bir köyde organik tarımla ilgilenme rüyasını siyasi alandan ayırıp ayıramayacağımızı tartışmalıyız... Bizatihi apolitik tavırların umumi yakla-şımları “adımları”nın büyük ve coşkun nehirlere dönüşeceği umududur.

Kolektif bıkkınlık dünya sisteminin işleyişine radikal eleştiri getirmiyor tam tersine düzenin insan ezen boyutunun rehabilite edilmesine dönük teklifler üretiyor. Tikel alana kaçma ihtimalinden bahseden dünyanın dayatan, dönüştüren, hegemonik etkisinden haberdardır; o zaman geriye sadece daha iyi yer kapma ihtimali kalıyor. Bu nedenle tikelin kaçışı simgesel düzende yarıklar oluşturma gayretini ifade ediyor.

Heidegger’deki “ontolojik önemi olan bir ontik arayışı” kolektif bıkkınlığın sonunda zuhur edebilecek gibi görünmüyor.

Yeni kolektiviteler için...

Halihazırda ideolojilerin “kaçış”ları üzerinden bir okuma yapılabilir. Başta İslamcılık olmak üzere ontolojiye açılan ontik arayışı yahut yeni bir ontolojiye sevk edecek olay, fikir hayatında, siyasal alanda gözlenmiyor.

İslamcılık kendi tezlerinden tarihe, hafızaya, devlet mekanizmasına; sosyalizm, Kemalizme, neoliberal siyasallığa, postmodern devrimciliğe, Ba-tı’nın şefkatli kollarına; muhafazakarlık hala simgelere, sembollere; ülkücülük, 70’lere; Kemalizm, milliyetçi-muhafazakar-İslamcı sentezlere; devlet, 1071’e/2071’e, millet Müslümanlığına kaçıyor!

Sol kolektif çabalar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı devirmek için başta Gezi olayları olmak üzere pek çok yeni “ortaklık”lar, kolektif hareketler or-ganize etti. Mahallelerden Rojava’ya kadar yeni kolektif yapılanmalar daha çok seçimlerde örgütlense de sonuç alamayınca geri çekilme yaşadı. Tabii ki zorlanmış, tutkalla yapıştırılmaya çalışılan grup çabası “popüler”leşemediği için toplumsal tabandan, meşruiyet zemininden, mensubiyet kanallarından ayrı kaldı, kendi içinde pek çok yabancılaşma yaşadı.  

Günümüz insanı geleneksel dünyadan çok daha fazla denetleniyor, gözetleniyor... Pek çok prangası olan birey kendini dinleyecek bir “aralık” bulmaya çalışıyor. Kameralarla gözetlenen sokaklardan iş ortamına, kredilerden en baskıcı güruh olan “herkes”e kadar birey, gidecek yer bulamama-nın baskısını savuşturacak mekanizmalar arıyor. Mecburiyet ahlakı Türk toplumunda bireysel olanla umumi menfaati tefrik edebilecek şuura hala açık. Kişi kendi gemisi su alsa bile umumun bekasını gözetebiliyor; kolektiviteden bıkkınlık yaşasa bile yine millet bağına meftun.

Hegel değil sadece Türk düşüncesinde en yüksek iyinin, yaşamın anlamının topluluk içinde sağlanabileceği kanaatindekilerin sayısı hayli fazla. Büyük milletler güçlü kolektif yapıları barındırdığı gibi tikel varoluşların yeni ontolojilere açılmasına vesile olur; kendilerini benzersiz kılamayan devletler ve milletler insanlara umut veremez, bireyler de tikelliklerini harekete geçirerek cemaat, grup, öbek içinde eriyen benliğine mukabil kendini benzersiz kılacak yönelimlere gider.

Tanımların anlamı kaldı mı?

İnsanlar bilhassa günümüzde, sosyal medyadan, siyasal alanı tanımlamaktan ve tanımlanmaktan yoruldu, tanımların da bu nedenle anlamı, değeri kalmadı.

Seçimini kendi yapabilme arayışı, neoliberal baskın kültürde farklı cemaatler içinde varlığının gerilemesi, grup içinde birilerinin öne çıkıp parsayı toplaması özerk birey arayışını öne çı-kardı. Kulübe özlemi, minimal estetikler, doğada kaybolma özlemi bir şeyler yapma çabasının göstergesi.

Kulübe kalabalıkların sürüleştirici, herkesleştirici kimliğine karşı itiraz, rest, çekilme simgesidir. Neoliberal düzen o derece hayatlara nüfuz edici ki, günümüz insanının kulübe rüyası blöften öteye gidemiyor.

İslam Müslümanların bireysel ve kolektif sorumlulukları ifa ederek kurtuluşa erebilecekleri yahut helaka uğrayabilecekleri farklı tercih zeminleri, imkanları sunar. Müslümanın emir ve yasakları bizatihi kendi nefsinde yerine getirmesi bir Müslüman topluluğunun inşası için öncelikli şartlardandır.

Alman idealistleri de ben’in kendini ve dünyayı tasarlama hakkı ve kudretinin mümkünlüğü üzerinden tikelin kendini belirleme iradesine girişti-ğinde dünyayı değiştirebilecek başlangıcı yaptığını savunur. Bugün Türkiye’de tekil ya da çoğul kendi iradesini kullanıp kendini yeniden üretme kudreti gösterebilecek yapılar çok sınırlı; başkasının belirlemesini bekleyen millet bağı maalesef mevcut!

Seçme yapacak iradeye sahip olunmadığı gibi kolektiflerin, tikellerin yeni bir oluşa götürecek kendilik azimleri gözlenmiyor. Halbuki varolan kolektif yapılar yıkılıp yeni ortaklaşmalara gidilerek millet bağı güçlenebilir... Bu ise ancak öne düşecek bir kahraman, kerim devlet yahut farz-ı aynı da farz-ı kifayeyi de yerine getirebilen tikellerin çoğalmasıyla mümkün olabilir.

@Ercnyldrm1