Komşu komşunun kombi polisi!

Cüneyd Altıparmak / Hukukçu
23.10.2021

Maddi durumu yetersiz olan komşu kombi açmaya mecbur mu? Ya hastalığı nedeniyle sıcakta kalması doğru değilse? Yargıtay'ın kombi açma kararı, bunun gibi birçok soruyu akla getiriyor. Ancak meselenin üç de önemli hukuki boyutu var. Tüm bunlara rağmen birey odaklı bakış, hukuken hakkımızı aramanın ne kadar "doğal" olduğunu bildirse de kanunların sosyal ilişkileri düzenlemede bu derece birincil hale gelmesi yadırgatıcı.



Komşuluk ilişkileri artık mahkeme kararlarına konu oluyor. "Kombiyi yakmayan komşu" haberini hepiniz okumuş ve "Ne zaman mesele buraya geldi?" diye sormaya başlamışsınızdır. Mahalle vakıfları marifetiyle yan daireyi değil tüm mahalleyi gözeten, sorunlarına yardım eden bir sistemden; bu noktaya gelmemizin birçok sebebi var pek tabi. Ancak gelinen noktanın özünde "komşuluk ilişkisini" mahalle olgusundan, daire komşuluğuna indirgeyen süreç yatıyor bence. Önceden toplumsal merkezlerden biri olan mahalle olgusunun yerinde şimdi yeller esiyor. Toplumun temel taşı artık aile değil, bireyler. Şehirlerin estetikli yüzler gibi birbirine benzemesi ise ayrı bir kriz. Artık, siteler, semtler, banliyöler, uydu kentler, rezidanslar ve 1+1'ler moda! Komşuluk ilişkilerini düzenleyen ve yazılı olmayan "görmezden gelme", "derdiyle dertlenme", "ihtiyacı olup olmadığını sorma", "incitmeden yardım etme" gibi ahlaki değerler yerini hukuk kurallarına bırakıyor. Sosyal ilişkiler zayıfladıkça insanların soluğu mahkemede alması da kolaylaşıyor. Bunu "nerede o eski günler" yaklaşımı ile söylemiyorum fakat artık yeni durum böyle maalesef. Artık birçok alanı yazılı kurallar yani hukuk tahkim ediyor bunun da birtakım ilginçlikleri oluyor doğal olarak!

Mahalle meselesi

Osmanlı'nın en küçük yönetim birimi olan mahallenin başında II. Mahmut döneminde kadar imam vardı. İmamlar, mahallelinin talebi ve varsa caminin vakfı mütevellisinin isteği ile kadı tarafından atanırdı. İmam, camideki vazifesinin yanında, mahallenin asayişini sağlamakla ve ihtiyaçlarını karşılamakla görevli idi. Bir de her mahallenin sakinlerinden teşekkül eden ve hayır işleri için kurulan "Avarız Vakfı" bulunur idi. Adeta mahallenin yönetim kurulu olan bu vakıfların, bütçesi mahallelinin yaptığı bağışlardan oluşurdu. Bu bütçe mahalledeki hastalara, fakirlere yardım ve ekonomik durumu yerinde olmayanların evlenmelerine destek olmak için kullanılırdı. Yine cami, mescid, mektep gibi yerlerin onarım giderleri ile imam, müezzin, muallim gibi mahalle görevlilerinin maaşları da buradan karşılanırdı. Osmanlı'da mahalle komşuları; asayiş, sosyal ve ekonomik ilişkiler bakımından kolektif bir anlayışa sahip adeta, "müteselsil kefalet" ilişkisi ile birbirine bağlıydı. Bu da bir oto-kontrol sistemi doğuruyordu. II.Mahmut döneminde başlayan reformlar ile bu "doğal yapı", yerini "seçilmişe" yani "muhtara" bıraktı. Sonra Tanzimat'ın etkileri ile Vilayet meclisleri tesis edildi. Muhtarlıklar 1913 tarihli "İdare-i Umumiye-i Vilayet Kanunu Muvakkatı" ile kaldırıldı. Ancak Cumhuriyet'in ilanı ile bu kaldırma süreci 1934'e kadar uzatıldı. 01.01.1934 tarihinde çıkarılan 2295 sayılı kanunla, belediye teşkilatı olan yerlerde, mahalle muhtarlıkları ve ihtiyar meclislerinin faaliyetlerine de fiilen son verildi. Böylece mahalle dediğimiz olgu hukuken de kalkmış oldu. Hükümet ile halk arasında kopukluk meydana gelince ve belediyeler kendilerine devredilen görevlerini yerine getirmekte zorlanınca yeniden muhtarlıklar gündeme geldi. 1944 yılında (4541 s.) "Şehir ve Kasabalarda Mahalle Muhtar ve İhtiyar Heyetleri Teşkiline Dair Kanun" ile İçişleri Bakanlığına bağlı olarak mahalle muhtarlıkları tekrar getirildi. Muhtarlıklar geri geldi ama mahalle dediğimiz olgu, onun beslediği komşuluk ilişkisi ağı gelemedi.

Komşu ilişkileri

Toplumsal hafızamızda komşu ve komşuluk ilişkisinin önemine dair birçok atasözü, deyim bulunur. Dini gereklerimizde benzer biçimde, "komşuluk ilişkisinin memnuniyet" üzerine kurulu olması gerektiğine vurgu yapar hep. Mahremiyet, yardımlaşma, sorunlarını kendi içinde çözme kültürü hâkim olan bir komşuluk ilişkisi öngörülmektedir. Geçmişte daha koyu ve yoğun biçimde varlık gösteren bu ilişki düzeyi bugünlerde aynı binada oturup birbirini tanımayan komşu tipine evrildi. Birbirine ikramda bulunmanın bile tereddütle karşılandığı bir evredeyiz. Az da olsa "evini kiraya verecek birisinin bina ahalisinden rıza istediğini", "öğrencilere binadan hergün bir dairenin yemek gönderdiğini", "mali durumu yetersiz olandan aidat alınmayacaktır ilanını" duyuyoruz. Ancak artık komşuluk ilişkileri "hukuki çerçeve" içinde ilerliyor. Mahallelerin hukuken kaldırılmasına paralel olan bu eğilim, son dönemde daha çok değişime uğradı. Bunu ilginç mahkeme kararlarında görüyoruz: "komşusunun parselini su bassın diye su yolunu değiştirmek", "köpeğin komşuyu rahatsız etmesi", "spiral cihazının çıkardığı gürültü", "yaz boyu süren tadilat", "güvercin beslenen yerin apartman sakinlerini rahatsız etmesi", "komşuya hakaret" "alkolün etkisi ile binada silah sıkma" ve son olarak "kombiyi yakmayan komşuya karşı açılan tazminat davası" yargı kararlarına yansıyan bazı örnekler.

Mevsim değişikliği sebebiyle kombiler yanmaya başladı. Ancak bir bina sakini, komşusunun kombi açmadığı tespit etti. Bu konuyu mahkemeye taşıdı. İddiası şöyleydi: "Komşum kombi açmıyor, bu nedenle ben daha fazla yakıt harcayarak evi ısıtmak zorunda kalıyorum. Komşumun kombi açmasına karar verilmesini istiyorum" Mahkeme bu konuda araştırma yaptı ve davacıyı haklı buldu. Olayın özeti böyle. Pek tabi herkes şunu diyecektir: Komşusu kombiyi açmak zorunda mı? Maddi durumu yetersiz ise buna mecbur mu? Hastalığı nedeniyle sıcakta kalması doğru değilse de buna zorlanabilir mi? Bunun gibi soruları arttırmak mümkün. Ancak meselenin üç hukuki boyutu var. İlki genel kamu sağlığına ilişkin olan yönü. Buna göre hava sıcaklığı 15 derecenin altına düşünce binalar kalorifer sistemini çalıştırmak zorunda. Bu mevzuat eski ve muhtemelen ihdas gerekçesi, hastalığı önlemek için binada "bu havada kalorifer açılır mı?" tartışması çıkmasın diye objektif bir derece kriteri belirlemek. Zira eski olan bu mevzuat yürürlüğe girdiğinde kombi gibi dairelere özgü ısıtma sistemi yoktu. İkinci dayanak ise kat mülkiyeti mevzuatından kaynaklı burada temel ilke şu: kat sakinleri doğruluk kaideleri uyarınca ilişkilerini kolaylaştırmak, karşılıklı olarak yükümlülük altında olduklarını bilerek davranmak zorundadırlar. Son olarak da medeni hukuktan kaynaklanan ve herkes "komşularını olumsuz şekilde etkileyecek taşkınlıktan kaçınmak zorundadır" şeklinde özetleyeceğimiz durum vardır.

Haklar ve ölçüt

Hukuken, komşuluk, belli bir yöredeki taşınmazlarda oturanlar veya o yörede işyeri olanlar ya da birbirine yakın taşınmazlardan yararlananlar arasındaki ilişkidir. Birbirine bitişik taşınmazların sakinlerinin komşu sayıldıkları kuşkusuzdur. Ancak komşu sayılmak için bitişik veya yakın olmak gerekmez. Medeni hukuk "aynı yörede yaşayan kişiler" arasındaki ilişkiyi de komşuluk kapsamında ele alınır. Aşırı duman, kurum, toz, kötü koku ve zararlı kimyasalların ulaştığı yere kadar yöredeki her taşınmaz "komşu" olarak yasanın tanıdığı haklardan yararlanabilir. Misal bir fabrikanın bacasından çıkan duman veya zehirli atıkların etkileri için yakın ya da uzak komşu olduğuna bakılmaz. Duman ve gazlardan etkilenme derecesine bakılacaktır. Komşuluk hukukundan kaynaklanan hakların ileri sürülebilmesi için, mutlaka komşu taşınmazın maliki olunması da gerekmez. Kiracı da bu hakka sahiptir. Türk Medeni Kanununun "komşu hakkı" başlıklı 737. maddesi şöyledir: "Herkes, taşınmaz mülkiyetinden doğan yetkilerini kullanırken ve özellikle işletme faaliyetini sürdürürken komşularını olumsuz şekilde etkileyecek taşkınlıktan kaçınmakla yükümlüdür. Özellikle taşınmazın durumuna, niteliğine ve yerel âdete göre komşular arasında hoş görülebilecek dereceyi aşan duman, buğu, kurum, toz, koku çıkartarak, gürültü veya sarsıntı yaparak rahatsızlık vermek yasaktır. Yerel âdete uygun ve kaçınılmaz taşkınlıklardan doğan denkleştirmeye ilişkin haklar saklıdır."

Dairenin satılması

Kat Mülkiyeti Kanunun 18.maddesi de bu alanda kriterler koyar. Kat malikleri gerek bağımsız bölümlerini gerek eklentileri ve ortak yerleri kullanırken doğruluk kaidelerine uygun kullanmak zorundadır. Özellikle birbirini rahatsız etmemek, birbirinin haklarını çiğnememek ve yönetim planı hükümlerine uymakla, karşılıklı olarak yükümlüdürler. Yönetim planında, havanın soğuması ile kombilerin açılacağı kararlaştırılmışsa buna uyulması gerekir. Çöplerin kapı önüne konması konusunda bir saat aralığı belirlenmiş olabilir. Yine ayakkabıların dışarda bırakılması vb. konular da buna örnektir. Yönetim planı bunları ya kendi belirler veya yönetime yetki verir. Bu halde yönetim kararları da bina sakinlerini bağlar. Bu kurallara, sözlü uyarılara kulak asmayan sakin noter yoluyla ihtarname çekilerek veya başka biçimde yazılı olarak uyarılır. Buna rağmen bir sonuç çıkmaz ise yargı ve dava yoluna gidilerek mahkemeden karar almak mümkündür. Hâkim, ilgilileri dinledikten sonra kanuna ve yönetim planına, bunlarda bir hüküm yoksa genel hükümlere ve hakkaniyet kaidelerine göre derhâl kararını verecektir. Mahkeme kararına uyulmak da direnilmesi halinde kat maliklerinden biri "çekilmez hale gelen" bu ilişkiyi bitirmek için kurallara uymayan kat malikinin mülkiyet hakkının kendilerine devredilmesini hâkimden isteyebilir. Kurallara uymayan kiracı ise binanın istemi üzerine kiracı ile olan kira sözleşmesi feshedilip, derhal tahliye edilebilir.

Lütfi Bergen'in "Mahalle, kırk haneden oluşur. Kırk kapı komşu birbirine kefildir. Avarız akçası da bu kefaletin senedidir. Bir şehir, mahallelerden oluşur. Şehir inşa edemezsek medeniyet de inşa edemeyiz" şeklinde ifade ettiği hal, bizim "Yargıtay'dan ilginç karar" diye okuduğumuz durumları doğuruyor. Bir de buna "profesyonel apartman yöneticiliği" durumunu eklersek, karşımızdaki tablo, bir başkasının derdi ile dertlenmeyen bir profil çıkarıyor. Apartmanda oturup, bina aidatını bilinçli olarak ödemeyen de yandaki komşusunun hastalığı ile ilgilenmeyen de komşusunun yaşlı annesini düşünmeden ses yapan da aynı savrulmanın ürünü. Birey odaklı bakış açısı hukuken hakkımızı aramanın ne kadar "doğal" olduğunu bildirse de kanunların sosyal ilişkileri düzenlemede bu derece birincil hale gelmesini bir hukukçu olarak yadırgıyorum. Ya siz?

cuneydaltiparmak@yahoo.com