Kötülük ve insan yetiştirme arasında

16.04.2026

İçimizdeki eğilim, dışımızdaki sistem, çağın yeni suretleri... Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey nostaljik yakınmalar değil; insanı yeniden kuracak ciddi bir medeniyet fikridir. Mesele yalnız çocukları veya gençleri korumak değil; insanı korumaktır. Mesele yalnız şiddeti önlemek değil; insanın içindeki iyiliği büyütecek şartları kurmaktır. Çünkü medeniyet, en derin anlamıyla, iyi insanı tesadüfe bırakmama sanatıdır.


Kötülük ve insan yetiştirme arasında

Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan/Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Rektörü ve Türkiye Yazarlar Birliği Şeref Başkanı

Kötülük hakkında konuşurken çoğu zaman iki kolay yola sapıyoruz: Ya onu "ötekilerin" hanesine yazıp kendimizi temize çıkarıyoruz ya da onu bir kader gibi anlatıp sorumluluğu göğe doğru itiyoruz. Oysa kötülük, tam da bu iki kolaylığın arasında, insanın hem iç dünyasında hem de kurduğu dünyada ısrarla duran bir meseledir.

İçimizde bir eğilimdir; dışımızda bir düzenek;çağımızda ise yeni bir hız, yeni bir görünürlük ve yeni bir dağılma biçimidir. Bu yüzden kötülük meselesi, yalnız ahlaki bir tepki değil, aynı zamanda zihni ve fikri bir uyanıklık ister.

Kötülüğün en tehlikeli yanı, her zaman korkunç görünmemesidir. Bazen sıradanlaşır, günlük dilin içine sızar, "normal" diye dolaşıma girer. Kimi zaman da tam tersine, göz kamaştıran büyük anlatıların içine saklanır: güvenlik, refah, düzen, medeniyet, ilerleme, temizlik...

Kötülük çoğu zaman kendini iyilik diliyle pazarlayabilir. İnsanı asıl ürküten de budur: Kötülük yalnız karanlıkta değil, ışık kılığı içinde de dolaşabilir. Onun için kötülüğü teşhis etmek, yalnızca öfkeye değil, kavrayışa; yalnızca tepkiye değil, temyize; yalnızca hisse değil, hikmete de muhtaçtır.

Kötülüğün kaynağı: İnsan mı, dünya mı, ilahi mi?

Çağdaş insanın kötülükle ilişkisi garip bir ikilem taşır. Bir yandan birey yüceltilir; her şeyin faili birey ilan edilir. Öte yandan kötülük devasa sistemlere, algoritmalara, piyasalara, kurumlara, savaş makinelerine, propaganda aygıtlarına dağıtılır. Sonuçta suçluluk hissi artar ama sorumluluk duygusu azalır. Çünkü fail belirsizleştiğinde vicdan da pusulasını şaşırır.

Burada kötülük, insanın özgürlüğüyle ve ahlaki seçimleriyle ilgilidir. Dışarıdan zorla bulaşan bir leke değil; iradenin yönü, benimsediği ilkenin mahiyetiyle ilgili bir bozulmadır. Bu bakış, kötülüğü psikolojik bir arıza yahut metafizik bir yazgı olmaktan çıkarıp ahlakın merkezine taşır. İnsan, iyiye de kötüye de seçim yoluyla yaklaşır. Ne var ki bu, kötülüğün sadece bireysel bir kusur olduğu anlamına gelmez. İnsan, toplumsal bir iklimde yaşar; dilin, ekonominin, siyasetin, medyanın, kültürün içinde nefes alır. Bu yüzden kötülük hem vicdanda başlar hem de dünyada kurumsallaşabilir. Bireysel tercihlerin toplumsal iklimi, toplumsal iklimin de bireysel tercihleri biçimlendirdiği yerde çağımızın en kritik düğümü oluşur.

Kötülük söz konusu olduğunda insanlığın en ısrarlı sorularından biri de geri gelir: "Madem Tanrı iyi ve güçlü, kötülük neden var?" Bu soru, bir yandan acının ve adaletsizliğin karşısında insanın isyanını taşır; diğer yandan sorumluluğu yukarıya havale etme riskini de içinde barındırır. Kötülüğü sürekli kader, büyük oyun, tarihsel zorunluluk, piyasa gerçekleri ya da algoritmik mecburiyetlerle açıklamak bazen acıyı anlatır, ama çoğu zaman sorumluluğu uyuşturur. Açıklama ile aklanma arasındaki sınır, kötülüğün en sevdiği sınırdır. Bu yüzden kötülüğü anlamak gerekir; ama onu anlamaya çalışırken mazurlaştırmamak şartıyla.

Kötülüğün üç sureti: Niyet, alışkanlık, sistem

Kötülük tek yüzlü değildir. Çoğu zaman üç temel surette belirginleşir.

İlki, niyetin bozulmasıdır. İnsan iyiyi bilip yine de başka bir yolu seçebilir. Bazen çıkar, bazen korku, bazen kibir, bazen kıskançlık, bazen "benimkiler" saplantısı bu bozulmanın zeminini oluşturur. Kötülük her zaman büyük bir nefret olarak başlamaz; bazen küçük bir meşrulaştırma cümlesi olarak başlar: "Hak etti", "Ben olmasam başkası yapardı", "Zaten herkes böyle." Bu cümleler vicdanın dilini bozar. Dili bozulan vicdan, bir süre sonra kötülüğe yabancılaşmaz; alışır.

İkincisi, alışkanlığa dönüşen kötülüktür. Kötülük süreklilik kazandığında karakter gibi görünmeye başlar; hatta bazen pratiklik, gerçekçilik yahut hayat tecrübesi diye övülebilir. İnsan kalbi tekrar karşısında hızla körleşebilir. Bugün dijital çağ bu körleşmeyi daha da hızlandırmaktadır. Bir acı görüntüsü, bir sonraki videoya kadar sürmekte; vicdanın durma hakkı elinden alınmaktadır. Duyarlılık yavaşlık ister ama çağ, hız üzerine kuruludur.

Üçüncüsü, sistemleşen kötülüktür. Kötülüğün en ağır biçimlerinden biri, onu kişisel suç olmaktan çıkarıp işleyişe dönüştüren yapıdır. Bir kurum, bir piyasa, bir siyasi akıl, bir propaganda düzeni, bir teknoloji ekosistemi...

Kimse kendini "kötü" saymadan kötülük üretebilir. Herkes sadece işini yapar. Ve kötülük tam da böyle bir iş hâline geldiğinde en geniş alana yayılır. Artık fail tek bir kişi değildir; binlerce küçük katkının toplamı hâline gelmiştir.

Bu çağın kötülükleri: Hız, görünürlük, dağılma

Bugün kötülüğün yeni yakıtı hızdır. Hız, düşünmeye fırsat bırakmaz; düşünemeyen insan kolay yönlendirilir. Hız, merhameti de biçer. Çünkü merhamet yavaşlık ister; dinlemeyi, durmayı, anlamayı, beklemeyi...

Oysa çağ, durmayı zayıflık saymaktadır. Her şeyin anlıklaştığı bir zaman diliminde vicdanın derinleşmesi zorlaşmaktadır.

İkinci yakıt görünürlüktür. Sosyal medya çağında kötülük seyirlik bir hâl alabilmektedir. Linç kültürü, bir anlık haklılık sarhoşluğu üretip insanı adalet duygusuna benzeyen bir hınçla doldurabilmektedir.

Burada kötülük çoğu zaman cezalandırma kılığına girer. Sözde toplumun iyiliği adına bir insanın haysiyeti kolayca yakılabilir. Hınç, adalet gibi; teşhir, sorumluluk gibi; aşağılama ise hakikat adına yapılan bir iş gibi sunulabilir.

Üçüncü yakıt dağılmadır. Kötülük artık tek bir failin elinde değildir; binlerce küçük dokunuşun toplamında çalışmaktadır. Bir yalan bin paylaşımda hakikat gibi görünür, bir ayrımcılık bin şakada normalleşir, bir savaş bin başlıkta kaçınılmaz diye sunulabilir.

Böyle bir çağda kötülüğe direnmek yalnız iyi niyetle olmaz; bilinçli bir medya ahlâkı, eleştirel düşünce, dil terbiyesi, veri okuryazarlığı ve kalp disiplini gerektirir.

Kötülüğün yeni coğrafyası: Eğitim, dijital dünya ve ahlakın kaybı

Son yıllarda özellikle okul şiddeti bağlamında ortaya çıkan hadiseler, kötülüğün artık yalnızca bireysel taşkınlık ya da güvenlik açığı olarak okunamayacağını göstermektedir. Mesele, insanın iyiden kötüye nasıl dönüşebildiği sorusunu yeniden önümüze getirmektedir. Sorun artık sadece "okulda şiddet" değil; insanın kötülükle kurduğu ilişkidir.

İnsan neden kötü olur? Kötülük doğuştan mı gelir, yoksa inşa edilen bir şey midir? Ve modern dijital çağ bu süreci nasıl hızlandırmaktadır?

İslâm ahlâk düşüncesi burada temel bir ölçü sunar: İnsan ne mutlak iyi ne de mutlak kötüdür; iki istidadı da taşıyan bir varlıktır. Gazâlî çizgisinde insanın ahlaki yapısı üç temel kuvvet üzerinden anlaşılır: Şehvet, gazap ve akıl.

Ahlak, bu kuvvetlerin denge hâlinde tutulmasıdır. Aşırılık da eksiklik de kötülük doğurur. Cesaret korkaklık ile saldırganlık arasında; cömertlik cimrilik ile israf arasında bir dengedir. Bu yüzden kötülük çoğu zaman ani bir şeytanlık değil, dengenin kaybıdır.

Burada ahlâk-ı hamîde ve ahlâk-ı zemîme ayrımı önemlidir. Övülmüş huylar insanı yüceltirken, yerilmiş huylar insanı kendi özünden uzaklaştırır. Merhametin yerini zalimlik, sabrın yerini öfke patlaması, tevazunun yerini kibir, iffetin yerini taşkınlık, adaletin yerini intikam aldığında insan bir anda değişmez; yavaş yavaş çözülür.

Kötülük çoğu zaman bir anda patlayan şey değil, uzun süre normalleştirilen bir yatkınlıktır. İnsan kötü doğmaz; çoğu zaman kötülüğe alışır.

Ahlâk, davranıştan önce zihniyettir

Bu noktada en önemli meselelerden biri, ahlakı yalnız davranış listesi olarak değil, zihniyet meselesi olarak kavrayabilmektir. Ahlak yalnızca "ne yaptığımız" değil, "neden yaptığımız" ile ilgilidir. Olayları, değerleri ve insanı algılama biçimimiz bozulduğunda davranışlarımız da bozulur.

Zihniyet çözüldüğünde ahlak çözülür; ahlak çözülünce toplum yalnızca kuralsızlaşmaz, yönünü de kaybeder.

Bu yüzden karakter, davranışların toplamı değildir; tekrar edilmiş tercihlerin ruh üzerinde bıraktığı biçimdir.

İyi insan da kötü insan da bir günde ortaya çıkmaz. Biri merhameti, sabrı, adaleti ve ölçüyü tekrar ederek inşa olur; diğeri öfkeyi, hazza teslimiyeti, intikamı ve duyarsızlığı tekrar ederek.

Eğitim neden yetmiyor?

Modern eğitim, büyük ölçüde bilgi, beceri ve performans etrafında kuruldu. Oysa bugün bilgi artarken hikmet azalmaktadır. Eğitim teorik olarak insanı iyileştirmelidir; fakat artık görüyoruz ki bilgi artışı insanı otomatik olarak iyiye yöneltmemektedir. Hatta kimi zaman daha hızlı, daha bağlantılı ama daha dağınık, daha sabırsız ve daha yönsüz nesiller ortaya çıkarabilmektedir.

Buradaki temel kırılma, eğitimin insan yetiştirme fikrinden koparılıp başarı üretim mekanizmasına indirgenmesidir. Ahlâk yan ders hâline gelmiş, karakter ölçülmeyen alan olmuş, değerler ise slogana dönüşmüştür.

Öğrenci çok şey bilmekte ama neden iyi olması gerektiğini bilmemektedir. İyilik ona bir hayat biçimi olarak değil, bir nasihat cümlesi olarak ulaşmaktadır.

Oysa insan yetiştirmek yalnız bilgi vermek değildir. İnsan yetiştirmek sınır öğretmektir, sabır öğretmektir, başkasının acısını hissedebilmeyi öğretmektir. Belki daha da önemlisi, "yapabilirim ama yapmam" diyebilen bir irade kazandırmaktır.

Eğitim sınavı büyütüp ruhu küçültürse, başarıyı ödüllendirip karakteri ihmal ederse, çocuk yön bulamaz. Yön bulamayan zekâ ise çoğu zaman iyilik değil, yalnızca daha etkili araçlar üretir.

Aile: Sevgiyle birlikte sınır

Ahlâk krizini yalnız okula yüklemek doğru değildir. Aile, insanın ilk terbiyesidir. Çocuk, arzularıyla gerçeklik arasındaki mesafeyi ilk orada öğrenir.

Burada asıl mesele sertlik değil, tutarlılıktır. Birçok evde çocuk merkeze alınmış ama yönlendirilmemiştir; istekleri ciddiye alınmış ama iradesi eğitilmemiştir; hazları korunmuş ama hayal kırıklığıyla baş etmesi öğretilmemiştir. Sonuçta çocuk; engellenmeyi düşmanlık, sınırı hakaret, kurumu baskı gibi okuyabilmektedir.

Sınır sevginin zıddı değildir; tamamlayıcısıdır. Sınır koyulmayan sevgi, çocuğu hayata değil, konfora hazırlar. Konfor ise ilk engelde kırılan bir kişilik üretir.

Aile, ilk merhamet okulu olduğu kadar ilk otorite tecrübesidir de. Sevgi varsa ama yön yoksa, ilgi varsa ama ölçü yoksa, özgürlük varsa ama sorumluluk yoksa, ortaya güçlü değil kırılgan bir kişilik çıkar.

Dijital dünya: Yeni öğretmen, yeni hızlandırıcı

Bu çağın yeni öğretmeni vardır: Dijital dünya. Çocuk artık yalnız ailesinden ve okulundan öğrenmemektedir; ekrandan, algoritmadan, görünürlükten, beğeniden, tepkiden öğrenmektedir. Ve bu öğrenme çoğu zaman denetimsiz, filtresiz ve yönsüzdür.

Burada dikkatli olmak gerekir. Dijital dünya tek başına kötülük değildir; oyun oynayan her genç şiddete yönelmez, sosyal medya kullanan her çocuk bozulmaz.

Fakat dijital mecra, problemli kullanımla birlikte bazı riskleri büyütür: Yalnızlık, öfke, akran stresi, siber zorbalık, kapalı topluluklar, algoritmik yönlendirme, dikkat dağınıklığı, duyarsızlaşma...

Dijital dünya kötülüğün yeni mektebi değilse bile yeni hızlandırıcısıdır.

Şiddet burada yalnızca bir davranış değil, bir dil hâline gelir. Aşağılama mizah biçimine dönüşür. Görünür olmak, değerli olmanın yerine geçer.

Ve en tehlikelisi şudur: Kötülük, dikkat çekmenin yolu hâline gelir. Bugün bazı gençler için şiddet yalnızca öfkenin dışavurumu değil, varlığını ispat etme biçimidir. Çünkü görünmeyen yok sayılmakta; görünmenin yolu ise çoğu zaman aşırılıktan geçmektedir.

Mankurtlaştırılan zihinler: Hafızasını kaybeden insan

Bu noktada Cengiz Aytmatov'un mankurt metaforu son derece açıklayıcıdır. Mankurt yalnızca hafızasını kaybetmiş insan değildir; kendisine ait hakikati unutmuş insandır. Bugün mankurtlaştırma değil, zihnîdir. Zincir yoktur ama bağımlılık vardır; zor yoktur ama yönlendirme vardır; işkence yoktur ama içerik vardır.

Dijital çağ insanın hafızasını silmez; ama dağıtır. Kimliğini yok etmez; ama parçalar. Vicdanını öldürmez; ama geciktirir. Ve insan fark etmeden kendi zihninin sahibi olma hâlini kaybeder. Aytmatov'un mankurtu annesini tanımazdı; bugünün mankurtu ise karşısındaki insanın acısını tanımaz hâle gelir. Bu, daha sessiz ama daha yaygın bir yıkımdır.

Bugünün bazı dijital içerikleri şiddeti sıradanlaştırır, hakareti mizah hâline getirir, aşağılamayı güç gösterisine dönüştürür, empatiyi zayıflatır. İnsan, neyi neden düşündüğünü bilmeden düşünmeye başlar. Modern mankurtlaşma tam da budur: Kendisine öğretilmiş bir karakteri, kendi benliği sanmak.

Hekaton: Çok başlı, çok kollu modern kötülük

Antik mitolojideki Hekatonkheires figürü -çok başlı, çok kollu ve kontrolsüz güç- bugünün kötülüğünü anlamak için güçlü bir metafor sunar. Kötülük artık tek merkezli değildir. Medyada vardır, algoritmada vardır, kültürel dilde vardır, eğlence endüstrisinde vardır, akademik söylemin içine bile sızabilir. Bu yüzden bugünün kötülüğü çok başlıdır; farklı söylemlerle konuşur. Çok kolludur; farklı alanlara yayılır. Ve çoğu zaman kendini iyilik diliyle sunar.

Burada mesele yalnız ideolojik bir tartışma değildir; kavramların ahlaki içeriğini koruma meselesidir. Özgürlük, hak, ifade, ilerleme gibi kavramlar içi boşaltıldığında, bazen hakikatin değil, manipülasyonun taşıyıcısına dönüşebilir. Kötülük, çoğu zaman açık düşmanlıkla değil, yumuşatılmış kavramlarla ilerler.

Nefsin katları ve insanın iç mimarisi

Modern insanın krizini anlamak için farklı imkânları dikkate almak zarurîdir. İnsan tek katlı değildir. İç dünyası yalnız bilinç ve bilinçdışı ile açıklanamaz. Tasavvufi gelenek, insanı çok katlı bir varlık olarak görür. Nefs-i emmâre, nefs-i levvâme, nefs-i mutmainne gibi mertebeler, insanın iç yolculuğunu anlatır.

Bugünün en büyük problemlerinden biri, insanın alt katlarda yaşıyor olması ama üst katların varlığından habersiz kalmasıdır. Rolünü kimliği zannetmek, dürtüsünü kader sanmak, alışkanlığını karakter saymak bu yüzden mümkün olur. Oysa insan alt kişiliklerinin toplamı değildir; onların ötesine yükselebilme imkânını taşıyan bir varlıktır.

Dijital çağ, çoğu zaman nefs-i emmâreyi, yani insanın en alt dürtü katmanlarını sürekli besleyen bir yapıya dönüşmektedir. Anlık haz teşvik edilir, öfke görünürlük kazanır, şehvet normalleşir, kibir özgüven gibi sunulur.

Bu durumda nefs-i emmâre yalnızca bireysel bir zaaf olmaktan çıkar; küresel bir sistem tarafından desteklenen bir hâle gelir. Genç sabretmekte zorlanır, engellenmeyi kabullenemez, empati kuramaz, "dur" diyemez. Çünkü "dur" demeyi öğreten üst katlar -vicdan, muhakeme, hikmet- beslenmemektedir.

Matrix ve gerçeklik kaybı

Bugünün insanı artık yalnızca fiziki dünyada yaşamamaktadır. Bir de zihni ve dijital gerçeklik katmanı vardır. Bu yüzden "Matrix" metaforu artık yalnızca sinematik bir benzetme değil, sosyolojik bir durumun ifadesidir. İnsan gerçekten çok temsille temas etmekte, hakikatten çok algıyla yaşamakta, derinlikten çok yüzeysellikle beslenmektedir.

Gerçeklik kaybı yaşayan insan, kötülüğü oyun, şiddeti ifade biçimi, insanı ise nesne gibi görmeye başlayabilir. Temsil ile hakikat arasındaki mesafe kapanınca, acı da sanallaşır. Başkasının yüzü ekrana, ekrandaki görüntü tüketime, tüketim ise duygusuzlaşmaya dönüşür.

Kötülük nasıl karaktere dönüşür?

Kötülük çoğu zaman bir kararla başlamaz; küçük vazgeçişlerle başlar. Önce dil bozulur. Sonra hayal gücü kirlenir. Ardından acıya karşı duyarlılık azalır. Daha sonra insan kendini haklılaştıran bir çevre bulur.

Sonunda eylem ona artık kötü görünmez; "gereken", "hak edilmiş", "karşılık", "şaka" yahut "sesimi duyurma" gibi görünür.

Bu süreç çoğu zaman kırılma, yalnızlaşma, maruziyet, normalleşme ve eylem aşamalarından geçer. Genç, dışlanır ya da yaralanır; yalnızlaşır;dijital sığınaklara çekilir; şiddet dili ve aşağılayıcı kültürle karşılaşır; sonra başkasının incinmesi ona ciddi görünmemeye başlar.

En sonunda kötülüğü yalnız izleyen değil, dolaşıma sokan birine dönüşür. İşte bu yüzden "çocuk kötülüğün faili değil, taşıyıcısı olur" cümlesi manidar olur. Çünkü çoğu zaman genç, kötülüğü metafizik bir karar olarak değil, kendisine sunulan ve alkışlanan bir dil olarak öğrenir.

Merhamet ile ciddiyet arasında denge

Bugün iki yanlış uç arasında savruluyoruz. Bir uç, her şeyi "çocuk bunlar" diyerek hafife alıyor; diğer uç ise her vakayı yalnızca ceza dosyası gibi görüyor. Oysa insan merhametle ciddiyet arasında yetişir. Sadece sertlik karakter üretmez; sadece hoşgörü de sınır üretmez. İyi insan, sevildiği kadar durdurulan; anlaşıldığı kadar sorumlu tutulan;desteklendiği kadar denetlenen insandır.

Bu nedenle mesele yalnız güvenlik tedbiri değildir. Elbette tedbir gereklidir; ama kapıları güçlendirmek kalpleri güçlendirmeden yeterli olmaz. Değerler eğitimi ilanıyla yetinmek de çözüm üretmez. Gerekli olan; ahlâkî formasyonun, dijital okuryazarlığın, aile rehberliğinin, erken uyarı sistemlerinin, ruh sağlığı desteğinin ve hukuki ciddiyetin tek masada buluşmasıdır.

Yeni bir teklif: Yapısal iyiliğin kurumları

Parçalı çözümler bu çağın çok başlı kötülüğü karşısında yetersizdir. Eğitim ayrı, aile ayrı, medya ayrı düşünülemez. Bu nedenle çok disiplinli, derinlikli ve sürekli çalışan bir yapıya ihtiyaç vardır. Böyle bir yapı, eğitim politikalarını, aile yapısını, dijital kültürü, psikolojik gelişimi, ahlâkî yönelimleri birlikte analiz edebilmelidir.

Bu, yalnız teknik bir kurum değil; insan tasavvuru net, medeniyet perspektifi güçlü, ahlâk merkezli bir düşünce ve strateji alanı olmalıdır.

Çünkü bireysel iyilik önemlidir ama yeterli değildir. Kötülüğün kurumsal biçimleri teşhis edilmeden, adalet, şeffaflık, hesap verebilirlik, etik teknoloji ve toplumsal dayanışma alanlarında yapısal iyilik üretilmeden, bireyin iyi niyeti büyük sistemler karşısında etkisiz kalabilir.

İyi insan tesadüf değildir

Bütün bu tartışmaların sonunda açıkça söylemek gerekir ki: İnsan ne melektir ne şeytan; ama her ikisine de yürüyebilecek bir varlıktır. Bu yürüyüşün yönünü belirleyen şey yalnızca tabiat değildir; terbiye, alışkanlık, sınır, çevre, dil, kurum ve çağın sunduğu ahlâkî atmosferdir.

Eğer eğitim ruhu beslemezse, eğer aile sınır koymazsa, eğer dijital dünya denetlenmezse, eğer hukuk tehdit sinyallerini ciddiyetle işlemezse, eğer toplum şiddeti gösteriye dönüştürürse, o zaman çocuk ya da genç yalnızca kötülüğün mağduru olmaz; bazen onun taşıyıcısına dönüşür.

Ama aynı çocuk ya da genç, doğru rehberlikle, doğru örneklikle, doğru sistemle iyiliğin temsilcisi de olabilir. Bu yüzden asıl mesele, iyi insanı tesadüfe bırakmamaktır.

Çünkü kötülük kendiliğinden büyür. Haz, öfke, hız, görünürlük ve dağılmış sorumluluk zaten onun lehine işler. Ama iyilik kendiliğinden olmaz. İyilik emek ister, tekrar ister, örnek ister, terbiyeyi ve medeniyeti ister.

İyi insanı tesadüfe bırakan toplumlar, kötülüğü kader zannetmeye başlar. Oysa çoğu zaman kader değil; ihmalin, dağılmanın ve vazgeçişin sonucudur karşımızdaki.

Bu yüzden bugün ihtiyaç duyduğumuz şey nostaljik yakınmalar değil; insanı yeniden kuracak ciddi bir medeniyet fikridir. Mesele yalnız çocukları veya gençleri korumak değil; insanı korumaktır. Mesele yalnız şiddeti önlemek değil; insanın içindeki iyiliği büyütecek şartları kurmaktır.

Çünkü medeniyet, en derin anlamıyla, iyi insanı tesadüfe bırakmama sanatıdır.