Krizler ve fırsatlar arasında Türkiye-AB ilişkileri

Mustafa Yeneroğlu
29.04.2017

AB’nin içinde yaşanan gelişmeler ve uluslararası dinamikler AB’nin varlığını tartışmaya açtı. Hazımsız büyüme, ekonomik kriz, ırkçı popülizm, Brexit ve mülteci kriziyle birlikte ortak karar alma kapasitesinin olmadığı gerçeğiyle yüzleşti AB. Diğer yandan, AB ve NATO yayılması karşısında agresif tutum gösteren Rusya’ya karşı ne kadar zayıf olduğunu tecrübe etti. Bu çerçevede, Türkiye projeksiyonunun Avrupa’nın içinde bulunduğu varoluşsal sorunları gölgelediğini ve AB’nin geleceğiyle ilgili farklı senaryoları tartışmaya açtığını görürüz.



Avrupa Birliği (AB) ile Türkiye arasındaki ilişkiler paradoksal olarak şimdiye dek hem bu kadar yakın, hem de aynı zamanda bu kadar olumsuz bir seyir içine girmemişti. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin (AKPM) Türkiye’yi 13 yıl sonra tekrar ‘denetim sürecine’ alma kararı, içinde bulunduğumuz süreci yeni bir boyuta taşıdı. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Avrupa kurumlarının tutumlarına baktığımızda bu karar çok da sürpriz bir gelişme değil aslında. Avrupa, OHAL kararlarına ilişkin eleştirilerini gündeme getirerek beklentileri sürekli ifade ediyordu. Bunun üzerine Anayasa değişikliği halk oylamasına ilişkin baskı mekanizmaları devreye girdi.  Avrupa Konseyi’ne (AK) bağlı Venedik Komisyonu, Anayasa değişikliği paketine yönelik malum değerlendirmeyi yayınladı. AGİT ile Avrupa Konseyi’nin 16 Nisan halk oylamasına ilişkin sözde tarafsız ve adil raporuysa Türkiye’deki tarihi oylamanın meşruiyetini tartışmaya açmayı amaçladı. Bu sürecin son adımı olarak Haziran 2016’dan beri masada olan ‘denetim sürecine’ alma kararı gündeme geldi. Böylece Türkiye 2004 yılında çıktığı ve neticesinde AB ile müzakerelerin kapısını aralayan denetim sürecine “demokratikleşme yönünde umut vermediği” gerekçesiyle tekrar girmiş oldu. Gelinen bu nokta, fırsatlar ve krizler arasında sürekli gel git yaşayan Türkiye-AB ilişkileri hakkında tekrar düşünmeyi gerekli kılıyor.

Avrupa kamuoyunda devamlı tekrar edilen terörle mücadele, 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrası alınan tedbirler ve anayasa değişikliği ile Türkiye’nin demokratikleşme yönünde kötüye gittiği kanaati, olumsuz gelişmelerin zeminini oluş-turmaktadır.

Bu sebeplerle üyelik sürecinin geçici olarak dondurulması talep edilse de, AB ile ilişkilerin gerginleşme sürecini sade-ce bu gerekçelendirmeler üzerinden okuma çabası yetersiz kalacaktır. Hiç bir Batılı devlet İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin yaşadığı Suriye krizinin ağır bedelleri, terör örgütlerinin yoğun eylemleriyle hedeflenen anarşi ve darbe teşebbüsüyle kamu düzeninin yıkılmaya çalışılması gibi durumları yaşamamıştır. Bu nedenle olağanüstü zorluklarla mücadele eden bir devletin anayasal düzeni normatif ideallerle korumasının mümkün olamayacağı Avrupa tarafında göz ardı edilmektedir. Aynı şekilde Türkiye’nin milli güvenliğine ve kamu düzenine yönelik ağır tehditler karşısında dayanışma göstermesi gereken AB ülkelerinin karşı tutumlar içinde yer alması, Türkiye gerçekliği bir kenara, ortaklık ve ittifakla ne kadar orantılı söylem ve siyasetin ortaya konulduğunu göstermektedir.  

Türkiye hakkında üretilen söylem ve yürütülen politikaları, AB’nin içinde bulunduğu kritik durum açısından da değerlendirmek mümkün. Bu noktada öncelikle Türkiye’nin AB ile olan ilişkisinin baştan beri çok kırılgan ve tüm şartların yerine getirilmesi durumunda bile tam üyelikle neticelenmesi düşük ihtimal olan bir zeminde yürütüldüğünü hatırlatmakta fayda var. Türkiye’nin sıçrama dönemi olan 2006 yılında bile bloke edilen fasıllar, 2009 yılından beri fiilen tıkanan süreç ve 2010 yılından itibaren tam üyeliğin gerçekleştirilmeyeceğine dair seslerin yükselmesi Türkiye’de de heyecanın düşmesine ve Türk toplumu nezdinde AB’ye yönelik desteğin yüzde 30’lara çekilmesine yol açtı. Gerek AB’nin içinde yaşanan gelişmeler gerekse de uluslararası dinamikler AB’nin varlığını tartışmaya açtı. Bu çerçevede birlik, 2005 yılı itibarıyla üye sayısının 14’den 28’e yükselmesiyle beliren hazımsız büyüme, 2010‘da girilen ekonomik kriz, beraberinde yükselen ırkçı popülizm, Brexit ve mülteci kriziyle birlikte savunduğu idealler karşısın-da ortak karar alma kapasitesinin olmadığı gerçeğiyle yüzleşti. Doğu Avrupa’da kendisine yönelik tehdit olarak algıladığı AB ve NATO yayılması karşısında agresif tutum gösteren Rusya’ya karşı ne kadar zayıf olduğunu tecrübe etti. AB ayrıca, Suriye krizi, transatlantik ilişkide Trump hükümetiyle birlikte oluşan gerginlik ve askeri kapasitenin savunma için bile yetersiz olduğu durumuyla karşı karşıya kaldı. Bu çerçevede Türkiye projeksiyonu-nun Avrupa’nın içinde bulunduğu varoluşsal sorunları gölgelediğini ve AB’nin geleceğiyle ilgili kendi karar mekanizmalarının da çok farklı senaryoları tartışmaya açtığını görürüz. Avrupa’nın kimliği bağlamında Türkiye’nin AB’ye üye olabilmesi tartışmalarının dışında yukarıda sayılan hususların hiç birisi ne 2002’de Kopenhag Siyasi Kriterleri’nin karşılanması durumunda Türkiye ile müzakerelere başlanacağına dair alınan kararda ne 2004’te müzakerelere başlanacağına ilişkin kararda ve ne de 2005’te müzakerelere başlanmasında öncelikli rol oynuyordu. Ayrıca bu kararlar alınırken, AB yetkililerinde Kopenhag Kriterleri’nin yerine getirilebileceğine dair bir beklenti de yoktu. Dolayısıyla Türkiye konusunda ideolojik olarak ikna olmayacak çevrelerin bir bölümü aslında Japonya’nın 19. yüzyıldan beri yürüyen modernleşmesiyle ancak mukayese edilebilecek bir Batılılaşma projesiy-le ikna edildi.

Türkiye-AB ilişkisinin fırsatları

Avrupa açısından kaybedilecek bir şey yoktu. Özellikle sol çevrelere ciddi heyecan vermesine rağmen kamuoyunda adeta hiç dikkat çekmeyen bir yöntem deneniyordu; ‘dışarıda’ belirlenen siyasi kriterlerin detaylı olarak koşullandırılmış biçimde ‘içeride’, yani egemen bir üçüncü ülkede uygulanması ve yine harici denetim sistemiyle sosyal ve siyasal dönüşümün yürütülmesi. Avrupa’daki karar mekanizmaları açısından Türkiye’nin tam üyeliği ile ilgili temel endişelerin yanında Türkiye’nin tamamıyla kaybedilmesi tehlikesi üzerine başlatılan bu sürecin neticesinde Türkiye AB’ye tam üye olmasa bile AB’ye tam bağlı bir pozisyonda tutulabilirdi. Türkiye açısından ise başlatılan sürecin dinamizmi ve gelişen şartlar iki tarafı da değiştirebilecek yeni fırsatlara sebebiyet verebilecekti. Bugün gelinen kısır döngünün temel aktörü nasıl Almanya ise, zamanında Türkiye’nin Avrupa entegrasyonu sürecinin geliştirilmesindeki belirleyici de yine Almanya olmuştur. 1998’de Almanya’daki hükûmet değişimi Türkiye’nin AB üyeliğinin aktif bir şekilde teşvik edilmesini beraberinde getirmiş, 1999 ile 2005 arası Avrupa-Türkiye ilişkilerinin altın çağı olarak nitelendirilmiştir. Bu teşvikin en önemli nedeni, Schröder’in koalisyon ortağı Yeşiller Partisi’nin de desteğiyle kendisinden önceki Kohl’un “Hıristiyan ve medeni Avrupa” tasavvurundan farklı olarak “posmodern kozmopolit Avrupa” tasavvuruna sahip olması ve böylece Türkiye’nin içinde olabileceği bir Avrupa vizyonu ortaya koyabilmesidir. Tabii Avrupa’nın sekülerleşme sürecinde post-Hıristiyan toplumsal gerçeği, sıkışmış jeo-stratejik konumu ve özelde Kosova Savaşı ve 11 Eylül’le birlikte güvenlik politikasında meydana gelen değişiklikler de bu teşvikte önemli yer almıştır. Bu zeminde Türkiye’nin AB üyeliğinin desteklenmesi perspektifi Türkiye’de refah düzeyinin artması, iktisadi kalkınma ve özellikle demokratik standartların yükselmesinde kaldıraç vazifesi görmüştür. AB-Türkiye ilişkilerinin ekonomik boyutu istikrarlı ve karşılıklı çıkarları taşıyan temel bir unsurdur. AB ihracat verileri, Türkiye’nin 2015 yılında dördüncü en önemli ticari ortak haline geldiğini gösteriyor. Yoğun ekonomik ilişkiler, ortaklık anlaşması ve gümrük birliği örneğinde görüldüğü gibi AB ile Türkiye arasında formel çerçevelerin AB sürecinden bağımsız gelişmesini sağlamıştır.

Yeni model arayışları

AB yetkililerinin ifadelerini dikkate aldığımızda Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğin uzak bir senaryodan daha ziyade çok düşük bir olasılık ve hatta ihtimal dışı olduğu değerlendirilebilir. Nitekim AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Johannes Hahn bu varsayımdan hareketle Türkiye ile ilişkileri değiştirme ve yeni bir formatı değerlendirme çağrısında bulundu. Bu formatlar aslında yeni öneriler değildir. 2000’li yılların başında Alman Hıristiyan Demokrat Partisi “imtiyazlı ortaklık” önerisinde bulunmuştu. Ayrıca son yıllarda gündeme gelen, AB’ye entegrasyonun kapsamı ve kurumsal bütünleşmenin çeşitli alanlarda ayrı ayrı belirlenebileceği esnek bir “sanal üyelik-virtual membership” veya Birleşik Krallık örneğinde görüldüğü gibi olası parçalanma eğilimlerinin ışığında daha esnek katılım fırsatlarının sunulabileceği “Ortak üyelik–associate membership” gibi farklı konseptlerin de önümüzdeki dönemde Türkiye bağlamında da tartışılması kaçınılmazdır. Gümrük Birliği’nin güncelleştirilip derinleştirilmesiyle birlikte mallar, emek ve insan kaynağının serbest dolaşımına yol açacak mekanizmalar iki tarafın da gündeminde öncelikli olarak ele alınabilir.

Alternatif modellerin tartışılabilmesi için tam üyelik perspektifinin tek seçenek olmadığını ve gelişen şartlara ve karşılıklı menfaatlere hizmet edebilecek farklı modellerin de etkili olabileceğini değerlendirmek gerekir. Nitekim iki tarafın jeostratejik ve ekonomik çıkarları, özellikle Türkiye’nin Batı Avrupa’daki diasporasının varlığı ileri düzeyde bir ortaklığı elzem  kılıyor. Bununla birlikte jeostratejik konum zamana ve şartlara göre “nimet” ve “lanet” olarak değerlendirilecek olsa bile Türkiye’nin tam üyeliğinin AB’nin uluslararası siyasi gücünü artıracağı, üzerinde durulması gereken bir husustur. Her ne kadar kriz merkezine sınır olması Avrupa toplulukları tarafından ciddi endişelerle değerlendirilse de Türkiye’nin yer aldığı bir AB, Akdeniz ve Ortadoğu’ya açılma, İslam dünyası ile iletişimi güçlendirme ve enerji transit yollarına ulaşma gibi fırsatları barındırmaktadır. Öte yandan dünya ekonomisinin Asya-Pasifik bölgesine kayması Türkiye’nin AB için önemini artıran bir diğer unsurdur. Kopenhag Kriterleri’nin Müslüman yoğunluklu bir ülkede kapsamlı olarak yerleştirilmiş olması Türkiye’nin İslam dünyasındaki cazibesini de artıracaktır. Diğer tarafta Türkiye’nin Ortadoğu, Asya ve Pasifik hattında özellikle Rusya, Hindistan ve Çin ile ilişkilerini Balkanlar, Kafkasya ve Uzak Doğu özelinde de AB’den bağımsız olarak yürütmesi gerekliliği ortadadır. 

Tüm bu bilgiler ışığında AKPM’nin Türkiye’yi ‘denetim sürecine’ alma kararı ve AB kurumlarının Türkiye ile ilişkilerinin geleceğini tartıştığı söylemleri değerlendirirken, Türkiye-AB ilişkilerinin derinliğinin normalleşmeyi gerekli-zorunlu kıldığını belirtmeliyiz. Türkiye ile AB arasında 10 yıllar içerisinde ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda adeta iç içe geçmiş ilişkiler yumağı oluşmuştur. Dolayısıyla bu yolda bir tren kazası karşılıklı olarak öngörülemeyen sonuçlar doğurabilir.

myeneroglu@gmail.com

Mustafa Yeneroğlu / AK Parti İstanbul Milletvekili