Kudüs'ün 40 yılı mercek altında

Murat Güzel / Açık Görüş Kitaplığı
14.11.2020

1517'den 1917'ye dek Osmanlı hakimiyetinin sürdüğü Kudüs'ün, Napolyon tarafından 1798'de Mısır'ın işgali ile başlayıp 1841'de Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın isyanına dek süren 40 senelik tarihsel kesitteki durumunu inceleyen çalışmasıyla Abdullah Çakmak, Osmanlı dönemi Kudüs tarihine ilişkin literatüre önemli bir katkıda bulunuyor.



İslam, Hıristiyanlık ve Yahudiliğin, yani tek tanrılı üç büyük dinin birden kutsal saydığı tek şehir olan Kudüs’ün yönetimi ve statüsü tarih boyunca dünya siyasetinde hep önemli meselelerden olagelmiştir. Sözgelimi binli yıllarda, Haçlı Seferleri başka sebeplerin yanısıra Hz. Ömer döneminde Müslümanların fethettiği Kudüs’ü tekrar Hıristiyanların denetimine geçirmek gibi bir amacı da ileri sürerek Hıristiyanlar nezdinde meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Kudüs sadece Antik Çağ ya da Ortaçağ’da değil, modern zamanlarda bu önemini korudu. İsrail tarafındnan işgal edilen Filistin topraklarının gözde mücevheri olan Kudüs’ün statüsü sürekli tartışma konusu olmaya devam etti. En son, geçtiğimiz yıl Trump’ın Telaviv’deki ABD büyükelçiliğini Kudüs’e taşımasıyla birlikte yeniden şehrin statüsü dünya siyasetinin ana meseleleri arasında öne çıktı.

Literatüre önemli katkı

1517’den 1917’ye dek Osmanlı hakimiyetinin sürdüğü Kudüs’ün, Napolyon tarafından 1798’de Mısır’ın işgali ve 1841’de Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın isyanının sona erdiği yaklaşık 40 senelik tarihsel kesitte, yani ondokuzuncu yüzyıl başlarındaki durumunu inceleyen çalışmasıyla Abdullah Çakmak, Osmanlı dönemi Kudüs tarihine ilişkin literatüre önemli bir katkıda bulunuyor. 1798’de Fransız komutan Napolyon’un Mısır’ı işgali ve ardından Şam üzerine yürümesiyle açılan ondokuzuncu yüzyılın Kudüs şehrini doğrudan etkileyen önemli siyasi gelişmelerinden birini de elbette Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın 1831’de Osmanlı’ya karşı başlattığı isyan sayılabilir. Bu isyanın 1841’de sona erdirilmesine kadar geçen 10 yıllık sürede şehir Mehmed Ali Paşa’nın hakimiyetinde kaldı.

Kitabının ilk bölümünde 1798-1841 arasında Kudüs’te yaşanan siyasi hareketliliği irdeleyen Çakmak, Osmanlı devletinin şehirde bir güven ortamı tesis edebilmek için yerel yöneticilerle kurduğu irtibatı, yerel yöneticilerin Kudüs üzerinden birbirleriyle ve merkezle sürdürdükleri iktidar mücadelelerini ve bunların doğrudan topluma yansıyan boyutlarını soruşturuyor.

Osmanlı’nın devlet-toplum ilişkisini belirlemede önemlice bir ilke sayılagelen ve Hint-İran siyaset geleneğine dayandığını söyleyebileceğimiz adalet ilkesi büyük ölçüde padişahın reayaya hak ettiğini vermesi biçiminde yorumlanır. Padişahın adaletten fazlasını sunması ise onun ihsanı ya da ikramı görülür. Bu bakımdan Kudüs’teki vakıf ve surre faaliyetlerini Osmanlı Devleti’nin Kudüs Müslümanlarına bir ihsanı olarak yorumlanabileceğini ifade eden Çakmak, bu ihsanın sadece şehirde yaşayan Müslümanların refah seviyesinin yükselmesine sebep olmadığını aynı zamanda şehirdeki Osmanlı imajını da kuvvetlendirdiğini kaydediyor. Böylelikle pekâlâ bu ihsanın Osmanlı Devleti ile Kudüs Müslümanları arasındaki ilişkiyi belirginleştirdiği söylenebilir. Kitabının ikinci bölümünü Osmanlı devletinin vakıf ve surre faaliyetleri üzerinden Kudüs Müslümanlarıyla kurduğu ilişkilere odaklanıp onları tasvir etmeye ayıran Çakmak, bölümün sonunda Osmanlı Devleti’nin idari merkezi sayabileceğimiz Divan-ı Humayun’da Kudüs Müslümanları ile ilgili alınan kararları da inceliyor. Çakmak böylelikle Kudüs’teki devlet-toplum ilişkilerinin serencamına daha yakından bakma fırsatı da buluyor.

Kitabı oluştururken Osmanlı arşivlerindeki Mühimme, Askeri Mühimme, Ahkam Defterleri ile Surre Defterleri ve Kudüs Şeriyye Sicillerini kullanan Çakmak’ın titiz çalışması konu hakkındaki kitabi kaynakların çeşitliliğinde de gözlemleniyor.

Batılılaşmak mı modernleşmek mi?

Türk modernleşme tarihi üzerinde sürekli yeni tartışmaların vuku bulduğu bir alandır. Her şeyden önce adlandırma bir sorun olarak önümüzde durur: Batılılaşma mı modernleşme mi? Batılılaşmadan modernleşmek mümkün müdür? Ya da modernleşmeyi ne tür bir Batılılaşma sağlar? Doğrudan herhangi bir karara varmanın güç olduğu bu alanda “Osmanlı’nın son yüzyılından çıkıp Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni düzenine ayak uydurmaya çalışırken neler yaşadık, üç asırlık dönemde neler olup bitti, sebepleri ve sonuçları neydi?” gibi ek sorular eşliğinde Batılılaşma etkisi altında kaldığı besbelli Türk modernleşmesinin tarihsel aşamalarını irdeleyen Arif Olgun Közleme, Batılılaşma’mızdaki yanlışlıkların sebeplerine de ışık düşürüyor.

Batı Etkisinde Türk Modernleşmesi, Arif Olgun Közleme, İz, 2020

Beş diyalogta Platon ve Platonculuk

İngiliz filozof Whitehead’ın bütün bir felsefe tarihini kendisine düşülmüş notlardan ibaret saydığı Platon, Doğu’da ve Batı’da yüzyıllar boyunca okunmuş ve yorumlanmıştır. Fransız felsefe tarihçisi Vincent Descombes, Platonculuğun özlü bir tanımından ve tarihinden sonra, suret ve ikiz, bir ve çok, aynı ve başka, oluş ve idealar teorisi gibi zorlu Platoncu soruları ele alıyor. Bu minvalde Kratylos, Parmenides, Sofist, Philebos, Phaidon diyalogları arasında labirentte gezinerek Platon’un felsefesini bütün derinliğiyle birlikte irdelemeye çalışan Descombes, Diyaloglar’ın esasen takipçisi olunacak bir felsefeyi değil, düşünmenin kendisini örneklediğini düşünüyor.

Platonculuk, Vincent Descombes, çev. Murat Erşen, Doğu-Batı, 2020