Küresel krizde Avrupa'nın sınavı: Fransa'nın askeri hamlesi ve Batı'nın meşruiyet sorunu

6.03.2026

Ortadoğu'daki yeni kriz, Avrupa'nın güvenlik mimarisiyle ilgili çok temel bir soruyu yeniden gündeme getiriyor: Avrupa gerçekten bağımsız bir güvenlik aktörü olabilir mi? NATO'nun kolektif savunma mekanizmaları, daha çok Avrupa'yı ABD güdümünde bağlarken, Avrupa'nın mevcut liderleri, kendi ordularını ve askeri kapasitelerini stratejik çıkarlarını korumanın ötesinde kullanma eğilimine giriyor.


Küresel krizde Avrupa'nın sınavı: Fransa'nın askeri hamlesi ve Batı'nın meşruiyet sorunu

Cihad İslam Yılmaz/ GÜVENSAM Koordinatörü

Son dönemde Ortadoğu'da ABD ve İsrail tarafından İran'a karşı başlatılan geniş çaplı askeri operasyon ve bunun ardından İran'ın misilleme saldırıları, bölgesel güvenlik dinamiklerini dramatik bir şekilde yeniden şekillendiriyor. Bu yeni kriz, Avrupa'nın güvenlik mimarisindeki kronik zafiyetleri ortaya koyarken, Fransa'yı paradoksal bir pozisyona sürüklüyor. Bu bağlamda Emmanuel Macron liderliğindeki Paris yönetiminin askeri adımları, sadece ulusal çıkarlar üzerinden değil, Avrupa'nın stratejik yönsüzlüğünün bir göstergesi olarak da okunmalı.

Bugün Fransa'nın Ortadoğu'ya Charles de Gaulle uçak gemisi, savaş uçakları ve hava savunma sistemleri göndermesi birkaç farklı düzlemde analiz edilmeli: Birincisi, Fransa'nın geleneksel olarak sürdürdüğü uluslararası askeri profil ve gücün yeniden teyidi; ikincisi, Avrupa'nın ABD merkezli güvenlik mimarisi içindeki konumunun sorgulanması; üçüncüsü, bu hamlenin bölgedeki jeopolitik aktörlerle ilişkiler bağlamında bir güç-yansıtma çabası olması.

Fransa'nın bu adımları, Paris'in "bağımsız bir küresel aktör" olarak kendini yeniden tanımlama çabası ile örtüşüyor gibi görünse de, özünde Avrupa'nın güvenlik mimarisinin bir sonucu olarak okunmalıdır. Avrupa ülkeleri, Soğuk Savaş sonrası dönemde stratejik otonomi söylemleri kursalar da, gerçek jeopolitik krizlerde ABD'nin öncülüğüne alternatif bir yapı inşa etmekten hâlâ uzaktır. Bu durum, Fransa gibi bir Avrupa gücünü, ABD'nin başlattığı bir savaşta bile kendi askeri adımlarını "bağımsız"mış gibi göstermeye zorlamaktadır.

Avrupa'nın yeni güvenlik mimarisinin zaafları

Bugünün krizinde özellikle dikkat çeken husus, Avrupa'nın ABD'nin Ortadoğu siyaseti karşısındaki tutarsız ve koordinasyonsuz refleksidir. Avrupa Birliği'nin ortak bir dış politika ve güvenlik stratejisi geliştirme çabaları yıllardır gündemdedir; ancak somut çatışma anlarında bu söylem pratikte etkisiz kalmaktadır. Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık gibi ülkeler, İran'a karşı ABD–İsrail operasyonunu doğrudan desteklememiş olsalar da sahada askeri destek ve tahkimat sağlama yarışına girmiş durumdalar. Özellikle Paris'in uçak gemisi ve hava savunma sistemlerini bölgeye sevk etmesi, Avrupa'nın artık "stratejik çıkarlarını bizzat korumak zorunda kaldığı" iddiasını pekiştiriyor.

Bu durum, Avrupa'nın uluslararası güvenlik mimarisindeki iç çelişkileri gözler önüne seriyor: Bir yandan uluslararası hukuka saygı ve çok taraflı diplomasi söylemleri öne çıkarılırken, diğer yandan askeri çıkarlar söz konusu olduğunda Avrupa ülkeleri, ABD'nin siyasetiyle fiili bir uyuma gitmek zorunda kalıyorlar. Özellikle Fransa gibi tarihsel olarak dış müdahaleye yatkın devletler, bu güvenlik boşluğunu kendi askeri aygıtlarıyla doldurmaya çalışıyor. Bu, ne Avrupa'nın gerçek bir stratejik özerkliğe sahip olduğunu gösteriyor ne de küresel barış söyleminin pratikte bir karşılığının olduğunu.

Fransa'nın Ortadoğu'ya askeri seferi

Fransa'nın askeri varlığını güçlendirme kararı, resmi açıklamalarda ulusal güvenlik ve bölgesel denge ile haklı gösteriliyor. Paris, kendi vatandaşlarını tahliye ederken güvenlik tahkimatı yapmanın meşru bir adım olduğunu savunuyor. Bununla birlikte bu hamlenin altında sadece vatandaş güvenliği yatmıyor; ekonomik menfaatler, stratejik denklemler ve küresel statü iddiası gibi unsurlar da mevcut. Özellikle enerji hatları ve ticaret yollarının güvenliği, Fransa'nın çıkarları arasında üst sıralarda yer alıyor.

Ancak eleştirel bir perspektiften bakıldığında, Paris'in bu militarist hamlelerinin askeri araçlar üzerinden jeopolitik prestij arayışına dönüştüğü iddia edilebilir. Bir ülkenin çıkarlarını korumak adına askeri varlığını artırması kabul edilebilir bir politika gibi görünse de, bu hamlenin bir "kriz fırsatçılığı" niteliğine bürünmesi, Fransa'nın tarihsel geçmişiyle de ironik bir bağ kuruyor: Avrupa'nın sömürgeci geçmişi ile bugünkü müdahaleci dış siyaseti arasındaki süreklilik. Fransa'nın Afrika'daki ve Orta Doğu'daki eski sömürge bağları, bugün NATO'nun gölgesinde yeniden askeri varlık sahasına dönüştürülüyor. Bu bağlamda, Paris'in bölgeye uçak gemisi yollaması "barış gücü" değil, güç-projeksiyonu olarak okunmalıdır.

Karşıt görüşte olanlar, Fransa'nın bu adımlarını "Avrupa'nın küresel güç rolünü hatırlatma" çabası olarak savunabilirler. Onlara göre Avrupa ülkeleri, ABD'nin tek taraflı politikalarına karşı dengeli bir alternatif sunmak yerine kendi bölgesel çıkarlarını korumak zorunda. Ancak bu bakış, Avrupa'nın zaten var olan hegemonik çatışmanın bir parçası olmasını meşrulaştırmakta ve Fransa'yı bir barış mimarı olarak değil, çatışma içinde tarafsızlık iddiası taşıyan ama sahada çıkarları için sahaya giren bir aktöre dönüştürmektedir.

Jeopolitik dengesizlik ve stratejik otonomi ikilemi

Ortadoğu'daki yeni kriz, Avrupa'nın güvenlik mimarisiyle ilgili çok temel bir soruyu yeniden gündeme getiriyor: Avrupa gerçekten bağımsız bir güvenlik aktörü olabilir mi? NATO'nun kolektif savunma mekanizmaları, daha çok Avrupa'yı ABD güdümünde bağlarken, Avrupa'nın mevcut liderleri, kendi ordularını ve askeri kapasitelerini stratejik çıkarlarını korumanın ötesinde kullanma eğilimine giriyorlar. Bu da Avrupa için yeni bir ikilemi ortaya çıkarıyor: ABD ile eş zamanlı bir varlık mı, yoksa bağımsız bir jeopolitik aktör mü? Makul bir çözüm, askeri otonomi ile diplomatik liderliğin dengelenmesini içerirken, bugün Avrupa'nın bu krizde sergilediği performans, daha çok ABD ile koordinasyon içinde askeri seçeneklere yönelmeyi işaret ediyor.

Bu bağlamda, sadece kıta içinde değil küresel düzeyde de Batı'nın çifte standartlarına ve hukukun üstünlüğü iddiasının fiilen nasıl aşındığına dikkat çeken sesler yükseliyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, son açıklamalarında Birleşmiş Milletler sisteminin temsil ettiği çok taraflılık, egemen eşitlik ve diplomasi gibi prensiplerin, "bizzat bu sistemin kurucuları tarafından acıktıklarında yenilen putlara dönüştüğünü" ifade ederek bu çifte standartlara vurgu yaptı. Batı'nın evrensel değerler söyleminin, çıkarlar söz konusu olduğunda çiğnenen ilkeler hâline geldiğini belirtti.