İran savaşı aynı zamanda Çin'in Avrasya merkezli ticaret stratejisini sınırlamaya yönelik bir jeopolitik hamle olarak da değerlendirilebilir. Bütün bu gelişmeler birlikte ele alındığında İran'ın Çin ile dolar dışındaki para birimleri üzerinden petrol ticareti yapmaya başlaması ve Çin'in Körfez'de giderek artan ekonomik varlığı mevcut gerilimin oluşmasında önemli bir zemin hazırlamıştır.
Doç. Dr. Muhammet Yıldız/ Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi
Orta Doğu'da giderek tırmanan İran merkezli kriz yalnızca bölgesel bir güvenlik sorunu olarak değerlendirilmemelidir. ABD ve İsrail'in İran'a yönelik askeri ve istihbari hamleleri, çok daha geniş bir jeopolitik hesaplaşmanın parçası olarak görülmelidir. Enerji yolları, ticaret koridorları, büyük güç rekabeti ve bölgesel nüfuz mücadelesi bu gerilimin arka planını oluşturmaktadır. Bu nedenle tartışma, ABD ve İsrail'in öne sürdüğü gibi yalnızca İran'ın askeri kapasitesi ya da nükleer programı ile sınırlı değildir. Asıl mesele, küresel güç mimarisinin nasıl şekilleneceğidir.
İran'ın bulunduğu coğrafya, dünya enerji güvenliğinin kalbinde yer almaktadır. Özellikle Hürmüz Boğazı, küresel petrol ticaretinin önemli bir bölümünün geçtiği stratejik bir dar boğazdır. Bu geçit üzerinde kurulacak askeri veya siyasi baskı, dünya enerji piyasaları üzerinde doğrudan etkiler yaratabilecek kapasitededir.
ABD'nin İran üzerindeki baskıyı artırması durumunda Hürmüz hattında daha güçlü bir kontrol mekanizması kurma ihtimali de gündeme gelebilir. Böyle bir senaryoda enerji akışının yönü ve fiyat mekanizmaları Washington'un stratejik çıkarlarına göre şekillenebilir. Bu nedenle İran savaşı, enerji jeopolitiği açısından küresel ölçekte sonuçlar doğurabilecek bir gelişme niteliği taşımaktadır.
Bu bağlamda dikkat edilmesi gereken bir diğer unsur Çin'in küresel ekonomik vizyonu olan Kuşak ve Yol Girişimidir. İran, Asya ile Orta Doğu ve Avrupa arasındaki kara ticaret koridorlarının önemli düğüm noktalarından biridir. İran'da ortaya çıkacak uzun süreli bir istikrarsızlık, kuşak ve yol ağlarının güvenilirliğini zayıflatabilir. Bu nedenle İran savaşı aynı zamanda Çin'in Avrasya merkezli ticaret stratejisini sınırlamaya yönelik bir jeopolitik hamle olarak da değerlendirilebilir.
Bütün bu gelişmeler birlikte ele alındığında İran'ın Çin ile dolar dışındaki para birimleri üzerinden petrol ticareti yapmaya başlaması ve Çin'in Körfez'de giderek artan ekonomik varlığı mevcut gerilimin oluşmasında önemli bir zemin hazırlamıştır.
Körfez ülkeleri ve yeni Amerikan yüzyılı
Ortadoğu'daki savaşın etkileri yalnızca İran ile sınırlı kalmayacaktır. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Kuveyt gibi petrol üreticisi ülkeler için bölgesel istikrar, ekonomik büyümenin temel koşuludur. Uzayan bir savaş enerji piyasalarında dalgalanmaya yol açarken yatırım ortamını da zayıflatabilir.
Son yıllarda Körfez ülkeleri dış politika ve ekonomi alanında yeni açılımlar yapmış, özellikle Çin ile enerji ve altyapı iş birliklerini artırmıştır. Bu eğilim Washington açısından dikkatle izlenen bir gelişmeydi. İran merkezli bir savaşın uzaması, Körfez ülkelerinin Çin ile kurduğu ekonomik ilişkiler üzerinde baskı oluşturabilir.
Bununla birlikte uzun vadede farklı bir sonuç da ortaya çıkabilir. Bölgesel gerilimlerin maliyetinin artması, ekonomileri enerji ve turizme dayalı Körfez yönetimlerinde ABD'ye duyulan stratejik güveni zayıflatabilir. Böyle bir durumda söz konusu ülkelerin daha dengeli ve çok yönlü dış politika arayışlarının güçlenmesi mümkündür.
Ancak farklı bir olasılık da söz konusudur. Uluslararası sistem son yıllarda "çok kutuplu dünya düzeni" tartışmalarıyla anılmaktadır. Çin'in ekonomik yükselişi ve Rusya'nın askeri kapasitesi bu tartışmanın temel dayanaklarıdır. Buna karşın İran savaşının sonucu bu tartışmanın yönünü değiştirebilir. ABD ve İsrail'in bu çatışmada kesin bir stratejik üstünlük sağlaması halinde Washington küresel sistemde yeniden baskın güç konumuna yükselebilir.
Böyle bir gelişme ise "Amerikan yüzyılı" tartışmasını yeniden gündeme taşıyabilir. Donald Trump döneminde dile getirilen Amerikan gücünü yeniden tesis etme stratejisi de bu perspektifle örtüşmektedir. İran'ın zayıflatılması, enerji geçitlerinin kontrolü ve Çin'in ticaret ağlarının baskı altına alınması Washington açısından önemli bir jeopolitik avantaj sağlayabilir.
Rusya faktörü ve güney stratejisi
Rusya'nın dış politika stratejisinde İran önemli bir yer tutmaktadır. Moskova, uzun süre Orta Doğu ve Güney Kafkasya hattında İran ile kurduğu iş birliği sayesinde Avrasya'da dengeli bir güç alanı oluşturmuştu. Ancak Ukrayna savaşı sonrasında ortaya çıkan jeopolitik tablo Washington açısından yeni fırsatlar yaratmıştır.
Ukrayna savaşının Rusya'yı askeri ve ekonomik açıdan yıpratması, Moskova'nın güney stratejisinin zayıflatılması için yeni bir alan açmıştır. Bu bağlamda ABD'nin ilk etapta İran'ı zayıflatmayı, ardından kontrol altına alarak Rusya'nın Kafkasya'dan Orta Doğu'ya uzanan stratejik derinliğine darbe vurmayı hedeflediği değerlendirilebilir. Bu durum yalnızca Rusya'nın sıcak denizlere erişim stratejisini değil, aynı zamanda bölgedeki ticaret yolları ve nüfuz alanlarını da doğrudan etkileyecek niteliktedir.
Bu stratejik denklemde Güney Kafkasya hattı da önem kazanmaktadır. Özellikle Zengezur Koridoru etrafında şekillenen tartışmalar yalnızca Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki bir ulaşım meselesi değildir. Bu hat aynı zamanda Rusya'nın Kafkasya'daki nüfuzunu, İran'ın kuzey bağlantılarını ve Çin'in Kuşak ve Yol güzergâhlarını doğrudan ilgilendiren bir jeopolitik düğüm noktasıdır. Dolayısıyla İran merkezli bir savaşın Güney Kafkasya'daki dengeleri de etkilemesi ihtimali göz ardı edilmemelidir.
İsrail'in bölgesel etki alanı
Savaşın bölgesel güç dengeleri üzerinde önemli sonuçlar doğuracağı açıktır. Bu sonuçların başında İsrail'in bölgesel konumunun güçlenmesi ihtimali gelmektedir. Nitekim İsrail'in Doğu Akdeniz'den Kafkasya'ya uzanan geniş bir stratejik hat üzerinde etkinliğini artırdığı görülmektedir. Bu hat içerisinde Yunanistan, Kıbrıs, Suriye, Irak ve bazı Körfez ülkeleri yer almaktadır. Bu jeopolitik ağın merkezinde İsrail'in istihbarat teşkilatı MOSSAD bulunmaktadır. MOSSAD'ın bölgedeki faaliyetleri yalnızca bilgi toplamakla sınırlı değildir. Sabotaj operasyonları, siber faaliyetler ve yerel ağlar aracılığıyla siyasi dengeleri etkileyebilecek kapasiteye sahiptir.
Ortadoğu'daki bir diğer kritik mesele ise terör örgütlerinin bu çatışma ortamında yeni roller üstlenme ihtimalidir. PKK, YPG ve PJAK gibi yapılar Suriye, Irak ve İran hattında faaliyet göstermektedir. Bu örgütlerin İran içinde yeni faaliyet alanları oluşturması ihtimali göz ardı edilmemelidir.
Esasen böylesi bir ihtimal, İsrail'in Suriye'de uyguladığı parçalı yapı stratejisinin Irak üzerinden İran'a transferi anlamına gelmektedir. En nihayetinde ortaya çıkabilecek yeni bir terör hattı, Türkiye açısından ciddi güvenlik riski yaratmaktadır. Bu risk, aynı zamanda İsrail dış politikasındaki teo-politik anlayışın tezahürüne de tekabül etmektedir. Bu durum başka bir ifadeyle Arz-ı Mevud muhayyilesine dayanan, çemberi Doğu Akdeniz'den Güney Azerbaycan'a kadar uzanan bir talebin izahı olarak da ifade edilebilir.
Türkiye için jeopolitik riskler ve önlemler
Ortadoğu'daki bu gelişmeler Türkiye açısından çok boyutlu riskler doğurmaktadır. Türkiye hem İran ile uzun bir kara sınırına sahiptir hem de Doğu Akdeniz ile Kafkasya arasında stratejik bir konumda yer almaktadır.
İsrail'in İran karşısında üstünlük sağlaması halinde ortaya çıkabilecek yeni jeopolitik tablo Türkiye açısından farklı bir çevreleme riskini gündeme getirebilir. Doğu Akdeniz'deki askeri iş birlikleri, Yunanistan'daki üsler, Irak'taki faaliyetler ve Azerbaycan hattındaki gelişmeler birlikte düşünüldüğünde geniş bir stratejik kuşak oluşması ihtimali ortaya çıkmaktadır.
Türkiye bu gelişmelerin farkındalığıyla uzun süredir geniş bir coğrafyada aktif politika yürütmektedir. Suriye, Libya, Somali, Kıbrıs, Sudan ve Katar gibi farklı bölgelerde yürütülen politikalar, Akdeniz'den Kızıldeniz'e ve Basra Körfezi'ne uzanan geniş bir stratejik hat oluşturmaktadır.Bununla birlikte Türkiye'nin önümüzdeki süreçte çok yönlü bir hazırlık yapması gerekmektedir. Bu bağlamda öncelikle güçlü bir denge politikası yürütülmelidir. Zira bölgesel aktörlerle kurulacak saldırmazlık anlaşmaları ve karşılıklı güvene dayalı siyasi düzenlemeler çatışma risklerini azaltabilir.
İkinci olarak Türkiye'nin bölgesel ekonomik ağlarını tekil değil çoğul bir eksende yeniden konumlandırması önem taşımaktadır. Enerji krizlerinin yaşandığı bir ortamda alternatif ticaret ve ulaştırma hatlarının geliştirilmesi stratejik bir gereklilik haline gelmektedir. Üçüncü olarak ise savunma sanayiinde caydırıcılığın artırılması gelmektedir. Türkiye'nin yerli savunma projelerini hızlandırması, hava savunma sistemlerini geliştirmesi ve teknolojik üstünlüğünü artırmasıbu amaçla büyük önem taşımaktadır.
Bunlara ilaveten iç istikrarın korunması da öncelikli alanların başında gelen hususlardandır. Çünkü toplumsal birlik ve dayanışma, hibrit savaş yöntemlerine karşı en güçlü savunma mekanizmasını oluşturmaktadır. Kamuoyunun jeopolitik gelişmeler konusunda bilinçlendirilmesi de bu sürecin önemli bir parçasıdır.
Sonuç olarak bölgesel istikrar açısından bütüncül ve istikrarlı bir İran'ın, parçalanmış ve sürekli çatışma alanına dönüşmüş bir İran'dan çok daha dengeli bir jeopolitik tablo oluşturacağı açıktır. Bu nedenle İran'ın karşı karşıya olduğu siyasi ve toplumsal sorunların dış müdahalelerle değil kendi iç dinamikleriyle çözülmesi, bölgesel güvenlik açısından daha sağlıklı ve sürdürülebilir bir yol olarak görünmektedir. Aksi senaryo ise çok daha öngörülemez ve tehlikeli sonuçlar doğurma potansiyeline sahiptir.