İslami kesimin Kürt meselesindeki tutumu, ne devleti kutsayan bir güvenlikçi dilden ne de etnik kimliği mutlaklaştıran ulusalcı projelerden beslenmiştir. Temel İslami ilkeleri muhafaza ederek ümmet anlayışı ve kardeşlik bilinciyle hareket etmeyi, milliyetçi sapmalara karşı dikkatli olmayı ve PKK başta olmak üzere tüm ulusalcı/milliyetçi anlayışlara karşı gereken mesafeyi korumayı benimsemişlerdir.
Mehmet Hasip Yokuş/ Sosyolog
Kürt meselesi üzerinden yapılan İslamcılık eleştirileri her zaman popüler bir yaklaşım olmuştur. Yaklaşık kırk yıldır, hem kimi dindar çevreler hem de Kürt ulusalcılar tarafından, İslami kesimin Kürt sorunu karşısında "sınıfta kaldığı" iddiası dile getirilmektedir.
Son dönemde, özellikle Suriye sahasında yaşanan gelişmeler bu eleştirilerin yeniden ve daha yüksek bir sesle gündeme taşınmasına sebep oldu. Özetle şu söylenmektedir: İslami kesim, Türkiye'de Kürtlerin yaşadığı sorunlara bigâne kaldığı gibi, Suriye'de de Kürtlerin meşru ve haklı talepleri karşısında yer aldı.
Bu haksız ve temelsiz eleştiriye muhafazakâr camianın yakından tanıdığı bir İslamcı yazarın "Türkiye'deki İslamcılar ve cemaatlerin yüzde 99'u ümmetçi görünüyor ama kazıdığınızda ırkçı ve devletçiler" örnek gösterilebilir.
Türkiye'de daha evvel bakanlık da yapmış eski bir politikacı ise:" İslami kesim; Kürt meselesi ve Kürtlerin en masum kültürel hakları gündeme geldiği zaman çok rahatlıkla ırkçı refleksler gösterebiliyor" ifadelerini kullanmıştı.
Kimlik siyasetinin ötesinde: Ümmet ve adalet merkezli bir yaklaşım
Kürt ulusalcıların, Kürtlerin uluslaşmasının önünde İslami kesimi bir engel görerek faturayı onlara kesmelerinin bir yere kadar anlaşılır bir sebebi vardır. Zira İslam'ın kardeşlik ve ümmet anlayışını ulusalcılığın önünde bir büyük engel olarak görüyorlar. Aynı şekilde belli ideolojik kesimler; Alevicilik veya Kürtçülük gibi akımları, dini değerlere topyekûn bir düşmanlığın mühimmatı olarak kullanmak istiyor. Ancak, muhafazakâr kimliğiyle bilinen kişilerin bu sorun dolayımında İslami kesimleri suçlamasının haklı ve anlaşılır hiçbir gerekçesi yoktur.
Kürt siyasal alanını nerdeyse 40 yıldır tek başına domine eden PKK'nın bile nasıl bir çözüm modeli sunduğu hala belirsizdir. Bağımsız Kürdistan fikrinden demokratik konfederalizme, Türk solu ve Kemalizmle ittifaktan demokratik cumhuriyete kadar çok sayıda durak değiştirdi.
Türkiye'de bir sistem sorunu olarak ortaya çıkan sorunun çözümünde İslami kesim de eşit derecede hatta daha fazla mağdur olduğu halde, bu sorunu kendi çözüm programlarına koymaktan hiçbir zaman geri durmadı. Başörtüsü takanların bütün kamusal haklardan mahrum olması bir yana; sokakların kamusal alan olup olmadığının tartışıldığı bir tarihsel süreçten geliyoruz.
Özgür-Der'den İHH'ya, Hüdapar'dan Mazlumder'e, MGV'den TÜGVA'ya varıncaya değin tüm İslami camialar hem kurumsal olarak hem de temsiliyeti olan şahıslar nezdinde düzenledikleri sempozyum, konferans, seminer ve basın açıklamaları; hazırladıkları rapor; yazdıkları kitap ve makalelerle bu soruna dair kendi görüş ve yaklaşımlarını iyi niyetle ve samimiyetle ifade etmekten hiçbir zaman çekinmemişlerdir.
Şayet bu eleştiri ve suçlamalar kategorik şekilde "muhafazakâr" kesime bir bütün olarak yapılıyorsa yine haksız ve temelsiz bir suçlama olur. Çünkü suçlama konusu yaptıkları faili meçhuller, yargısız infazlar, köy yakmalar gibi kötü uygulamaların tamamı yine muhafazakâr bir parti olan AK Parti iktidarı döneminde ortadan kaldırılmıştır.
Kimliğin sınırları ve ilkesel tutarlılık
Ulusalcı kesim, ulusal hakları kendileri için temel ve vazgeçilmez bir kırmızı çizgi olarak görürken, İslami kesimlerin de pek tabi olarak dini ilkeleri ve değerleri kendi hayatlarının merkezine yerleştirmelerinden daha tabii ne olabilir. Bu bir kimlik tercihiyle ilgilidir. Ve suçlama konusu da yapılmamalıdır.
Nitekim, İslami kesim ulusalcı temelde bir mücadele anlayışını benimsememişse bile ulusalcıların sol ideolojilerden devşirdiği aydınlanmacı bir anlayışla dini değerlere karşıtlık temelinde geliştirdikleri tavrın benzerini, dindarlar ulusal haklara karşı sergilememişler; eşitlik, kardeşlik ve adalet temelinde bir çözümde ısrar etmişlerdir. Burada Müslümanların Kürt ulusal mücadelesinin önceliklerine ilgisizlik suçlaması yöneltilecekse, Kürt ulusalcıların Müslümanların önceliklerine bırakın ilgisiz olmayı, alenen düşmanlık yapmaları mahkûm edilmelidir.
İslami kesimin Kürt meselesindeki tutumu, ne devleti kutsayan bir güvenlikçi dilden ne de etnik kimliği mutlaklaştıran ulusalcı projelerden beslenmiştir. Kürt halkının hak, adalet ve eşitlik arayışını bütün güç ve imkânlarıyla desteklemeyi İslami sorumluluğun bir gereği olarak görmüşlerdir. Ancak, bu tutum doğal olarak; Temel İslami ilkeleri muhafaza ederek ümmet anlayışı ve kardeşlik bilinciyle hareket etmeyi, milliyetçi sapmalara karşı dikkatli olmayı ve PKK başta olmak üzere tüm ulusalcı/milliyetçi anlayışlara karşı gereken mesafeyi korumayı gerektirmiştir.
İslami kesimin Suriye sahasında yaşananlar dolayımındaki tutumu da aynı ilkesel tavrın doğal bir sonucudur ve Arapçılık yapmakla hiçbir ilgisi yoktur. Suriye halkının adalet ve özgürlük temelli hak arayışlarını desteklerken karşısında durdukları Baas rejimi, bizatihi en iptidai Arapçı rejimdi.
Özetle; devlet kutsayıcılığı veya ulusalcı projelerin yedeğine düşmeden, kim olursa olsun zalime karşı mazlumun hukukunu savunmak İslami referanslar çerçevesinde temel ve vazgeçilmez bir ilkedir.
Bu ilkesel ayrımın altını özellikle çizmek gerekir: İslami kesimin Kürt meselesindeki tutumu, etnik kimliğe karşı bir tutum değildir. Burada sorun, Kürtlüğün varlığı ya da bazı taleplerinin meşruiyeti değil; etnik veya diğer her hangi bir kimliğin normatif ve belirleyici bir üst ilke hâline getirilmesidir.
Bir siyasi veya toplumsal hareketin bir meselede "sınıfta kalmış" sayılabilmesi için, kendi ontolojisiyle çelişmesi gerekir. İslami kesim Kürt meselesine ulus-devlet refleksiyle değil, ümmet, adalet ve kardeşlik şiarıyla yaklaşmıştır. Bu tutum, adaleti merkeze alan, zulmün kimliğine bakmadan karşısında duran ve çözümü ümmet bilinci içinde arayan ahlaki-düşünsel ilkenin bir gereğidir.
İslami kesimi ırkçı olmakla veya Kürt sorunu karşısında duyarsız olmakla suçlayanlar; suçladıkları İslami kesimlerden farklı olarak bu meselede acaba uygulanabilir ve sürdürülebilir hangi yol haritasını sundu? Veya İslami kesimler burada ne yapması gerekiyordu da yapmadı?
Bir özeleştiri mi?
Sormak gerekmez mi: ırkçılık ve duyarsızlık ithamında bulunan bu kişiler, iddialarına dayanak olarak gösterdikleri faili meçhuller, yargısız infazlar, köy yakmalar gibi haksızlıkların yaşandığı dönemde; eleştiri konusu yaptıkları ırkçılık ve çok daha öte düşünsel ve pratik sapmaların adresi olan FETÖ zibilgahında ne arıyorlardı?
Yaptıkları bu çıkış kendi şahıslarına yönelik bir özeleştiri ve günah çıkarma niyetinden kaynaklanıyorsa buna elbette diyecek bir şey yoktur. Nitekim eleştiri konusu yaptıkları bu çarpık anlayışın en tipik örneği olan o meş'um yapıyla bir dönem kol kola gezenler onlardı. Ve o dönem birlikte oldukları bu yapının "ırkçı ve devletçi" anlayışına yönelik her hangi bir eleştirileri vaki değildir.
Sonuç olarak: İslami kesimin Kürt meselesindeki tutumu; bilinçli, ilkesel ve ahlaki bir tercihten kaynaklanmaktadır. Özgürlük, adalet ve kardeşlik temelinde şekillenen bu yaklaşım; etnik kimliği mutlaklaştıran, ulus-devlet paradigmasını veri kabul eden çözüm modellerinden bilinçli bir ayrışmayı içermektedir. Bu ayrışma, sorunu görmezden gelmenin değil; sorunu daha derin, daha kuşatıcı ve daha ilkesel bir zeminde ele almanın kaçınılmaz bir sonucudur.