Bu coğrafyada siyaset umumiyetle âhenk kadar ihtilâfla, intizâm kadar çatışmayla, müzakere kadar saf tutmayla işlemektedir. Asıl mesele kutuplaşmayı yok etmek midir? Bu tartışmaya muhtaç bir konudur. Ancak pek mümkün de gözükmemektedir. Daha ziyade lazım olan, onun yıkıcı enerjisini siyasî rekabetin meşru kanalları içinde tutabilmektir.
Salih Şimşek/ Yazar
Uzun yıllardır dünyadaki en baskın ve mâkul demokrasi formu liberal demokrasi olarak zikredilmiştir. Liberal demokrasinin ideal tasavvurundaki toplum, mümkün mertebe âhenk ve intizâm içinde yaşayan bir toplumdur. Siyaseti de bu nizâm çerçevesinde yürütülmektedir. Birbirinden ayrışan farklı menfaatler, muhtelif kimlikler ve çeşitli dünya görüşleri masaya gelir, müzakere edilir, hukukî prosedürler içinde birey merkezli bir orta yolbulunur. Liberal demokrasinin âmiyane tâbirle siyasetten beklentisi budur.
Bu yaklaşım câzip ve kulağa hoş gelmektedir. Hatta ilk bakışta makuliyetinden şüphe edilmemektedir. Fakat siyasetin ve insanın bilinçaltının daha sert, daha derin bir tarafı vardır.
Liberal demokrasinin can düşmanı addedilen Alman mütefekkîr Carl Schmitt'e kadar geri götürülebileceğimiz farklı bir siyaset anlayışında, siyaseti ve dahi bütün siyasî hâdiseleri dost ile düşman tefriki üzerinden kavramak da mümkündür. Bu anlayışta siyaset nizâm ve intizâmın hâmisi konumunda değildir. Bilâkis, toplumun üzerindeki nezaket örtüsünü kaldıran asli ayrışma kuvveti olarak ele alınmaktadır. Siyaset daima kutuplar yaratmaktadır, hatta Schmitt'e göre yaratmakla mükelleftir.
İnsanlar yalnızca müşterek değerler etrafında birleşmezler. Kendilerini bir başkasından ayırarak, ona karşı mevzî alarak ve kimi zaman onun karşısında kendi menfaatini tayin ederek de kendilerini konumlandırabilirler.
Carl Schmitt'in bu radikal siyaset anlayışı, daha sonraki dönemde Chantal Mouffe ve Ernesto Laclau gibi sol mütefekkirlerin elinde farklı bir istikamete evrilmiştir. Mouffe, liberal merkezin siyaseti fazla pürüzsüz, fazla teknokratik ve fazla ihtilafsız tahayyül ettiğini ifade etmiştir. Ona göre demokrasi, ihtilafı yok etmekten ziyade, onu meşru bir mücadele zeminine taşımaya muhtaçtır. Bu anlayış, popülizmi sıradan bir demagoji olarak okuma temâyülünü de reddetmektedir. Halk dediğimiz şey, kendiliğinden hazır bulunan yekpâre bir kitle değildir. Siyasî hitapla, eksikliklerle, taleplerle, dışarıda bırakılanlarla oluşan bir "bütündür".
Bu siyaset anlayışı mucibince kutuplaşma, demokrasinin bir hastalığı olarak okunmamaktadır. Kutuplaşma, siyasetin kendini görünür kılma şekli ve doğası olarak temâyüz etmektedir.
Türkiye'nin sükûnetle imtihanı
Türkiye'de kutuplaşmanın bulunmadığı dönemler nâdirattandır. Hatta Türkiye siyasetini anlamanın alternatif yollarından biri, onun hangi dönemlerde hangi semboller, hangi travmalar, hangi müesseseler ve hangi korkular etrafında kutuplaştığını takip etmektir.
İç çephenin timsâli addedilen Birinci Meclis'e bakıldığında bile mutedil ve yekpâre bir kurucu akıl manzarası görülmemektedir. Orada da sert tartışmalar ve ağır ithamlar vardır. Saltanat, merkezîleşme, mahallî kuvvetler ve savaşın idaresi hususunda çok sert hesaplaşmalar mevzubahistir. Siyasî alan orada da bastırılmış gerilimlerin gölgesinde cereyan etmiştir.
Hâkeza, Serbest Cumhuriyet Fırkası tecrübesini de kutuplaşma realitesi üzerinden okuyabiliriz. Fethi Okyar'ın öncülüğünde kurulan fırka, kısa zamanda beklenenden fazla teveccüh görünce, iktidar çevrelerinde ciddî bir endişeye mahâl vermiştir. İzmir mitingi, yerel seçimlerdeki hareketlilik ve fırkanın kısa sürede toplumsal bir muhalefet mecrasına dönüşmesi, genç Cumhuriyet'in zemininde güçlü bir itiraz potansiyeli bulunduğuna işaret etmekteydi. Bu sebeple fırka kendisini feshetmek zorunda kalmıştır.
Yani bakıldığında, kutuplaşma Cumhuriyet'in geç dönemlerinde zuhur etmiş geçici bir sertleşme değildir. En baştan beri var olan bir normdur. Bazen alenen, bazen bâtında, bazen bürokrasinin dilinde, bazen de sokakta müşahede edilen bir hüviyete sahiptir.
Demokrat Parti tecrübesi
1946 seçimleri çok partili hayata geçişin üzerinde rüsvâ bir travma bırakmıştır. Açık oy, gizli tasnif usûlü, sandığın meşruiyetini tartışmalı hâle getirmiştir ve elan devam eden, mağlubun dâima galibi ithâm ettiği diskuru güçlendirmiştir.
1950'de iktidara gelen Demokrat Parti CHP'nin içinden Dörtlü Takrir'le ayrılmıştır.
Demokrat Parti'nin ilk yıllarında tartışmalar daha çok polemik raddesinde seyretmiştir. Menderes'in halkla kurduğu temas, tekparti mirasına yöneltilen tenkitler, devlet ile millet arasındaki mesafeyi azaltma iddiası, yeni bir devrin başladığı hissini kuvvetlendirmiştir. Fakat sonra hava değişmeye başlamıştır. 1950'lerin sonuna doğru ekonomik sıkıntılar, basın üzerindeki baskılar, üniversite çevreleriyle yaşanan gerilim, muhalefetin sertleşmesi ve iktidarın mukabele tarzı, ülkeyi keskin bir kutuplaşmaya taşımıştır.
Vatan Cephesi burada zikredilmeye değerdir. Buna mukabil muhalefet cephesinde de Güç Birliği ve Millî Muhalefet Cephesi gibi arayışlar zuhur etmiştir.
Bu sertleşme nihayet 27 Mayıs cuntasının zeminini hazırlayan iklimin parçası hâline gelmiştir. Fakat darbe kutuplaşmayı söndürmemiştir. Bilâkis, kutuplaşmaya yeni bir vesayet gölgesi doğurmuştur.
27 Mayıs'la 12 Eylül arası
1960 sonrasında Türkiye bu defa Adalet Partisi ile CHP arasındaki rekabet üzerinden kutuplaşmıştır. Akabinde Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit zahirde iki ayrı Türkiye tahayyülünün taşıyıcı figürleriydi. Demirel kalkınma, baraj, yol, sanayi, köylü ve sağ muhafazakâr merkez üzerinden siyaset yapmayı tercih etmekteydi. Ecevit ise ortanın/rejimin solu, halkçılık ve Karaoğlan imgesiyle geniş kitlelere ulaşmaya çalışmaktaydı.
Her iki cenahın da siyasî dili gün geçtikçe sertleşmekteydi. Sağ, Ecevit'i çoğu zaman Moskova yolu ithamıyla hedef almaktaydı. Sol ise Demirel'i eski düzenin, büyük sermayenin ve Amerikan tesirinin temsilcisi olarak yaftalamaktaydı. Morrison Süleyman lakabı o dönemin jeopolitik şüphelerini taşıyan bir siyasî işareti temsil etmekteydi.
1970'lere gelindiğinde kutuplaşma parti rekabetini aşmıştır. Koalisyonların adı bile dönemin ruhunu ele vermekteydi. Milliyetçi Cephe Hükûmetleri.
Tek kelime bazen uzun bir dönemi anlatmaya kâfidir. Siyaset, yasama ve yürütme faaliyetinin aşındırıldığı bir şekle evrilmiştir. Mahalleler, üniversiteler, kahvehaneler, sendikalar, dernekler, gazeteler ve cenazeler bile iki ayrı kutuba bölünmüştür. Sağ vesol birbirini yalnızca rakip olarak görmenin fevkine çıkmıştır. Ontolojik tehdit algıları gündelik hayata kadar sirayet etmiştir. Her gün gelen ölüm haberleri, faili meçhul saldırılar, öğrenci olayları, sokak çatışmaları ve anarşi atmosferi devletin asayiş kabiliyetinin aşındığını göstermekteydi. Nitekim Türkiye, 12 Eylül ile beraber kutuplaşmanın siyasî rekabetten çıkıp, toplumsal şiddete dönüşmesinin bedelini en ağır şekilde ödemiştir.
Özal'ın sentez arayışı
12 Eylül Darbesi, kendisini bu kaosa son verme vaadiyle meşrulaştırmıştır. Fakat 1983'te darbe sonrasındaki ilk meşru hükûmet tecrübesi, Turgut Özal'ın Anavatan Partisi'nde farklı bir siyasî arayış doğurmuştur. Özal, yakın siyasî tarihten ders çıkarmış görünmekteydi. Dört eğilimi aynı çatı altında imtizaç ettirmek fikri, basit bir seçim tekniğinin fevkinde bir teşebbüstü. Teşebbüsüyle maksadı, 1970'lerin kırıcı cepheleşmesini aşmak isteyen bir merkez inşasıydı. Liberal sağ, milliyetçilik, muhafazakâr damar ve sol unsurlar aynı şemsiye altında toplanmalıydı. Nitekim mezkûr sentez belli bir noktaya kadar işlemiştir. Özal'ın kalkınmacı lisanı, devletin millete hizmet etmesi gerektiği kanaati, piyasa dinamizmi, şehirleşme ve dışa açılma iradesiyle birleşince, Türk siyaseti bir süre daha yatay bir enerji kazanmıştır.
Lakin bu enerji kalıcı bir intizâma dönüşememiştir. Türkiye'nin tarihî müktesebâtı, uzun süre pürüzsüz bir merkez siyasetine müsaade edecek kadar sakin değildi.
2007 eşiği ve anti-siyaset taarruzu
Ak Parti'nin ilk yıllarındaki siyasî konsept, kısmen Özal teşebbüsünün yeniden denenme sürecine benzemekteydi. 2002 sonrasında Avrupa Birliği reformları, toplumun farklı kesimlerine hitap etme gayreti ve Meclis'te CHP ile birlikte çıkarılan birçok düzenleme, geniş bir merkez inşa etme arzusunu göstermekteydi. Ancak 2007'ye giden yol, bu imkânı sert birşekilde daraltmıştır.
Cumhurbaşkanlığı seçimi etrafında ortaya çıkan 367 krizi, e-muhtıra, başörtüsü ve laiklik tartışmalarının yeniden hararetlenmesi, siyasetin üzerine bir kez daha anti-siyaset taarruz stratejilerinin gölgesini düşürmüştür.
2008'deki kapatma davası ise sandıkla oluşmuş bir iradenin hukukî mekanizmalar üzerinden tasfiye edilebileceği endişesini güçlendirmiştir. Bu süreç, Ak Parti tabanının derininde, kendi toplumsal varlığına yönelmiş tarihî bir tehdit duygusunu candırmıştır. Bu duygu ve mâruz kalınan anti-siyasetin tezahürü olan travma anlaşılmadan, günümüze kadar süregelen AK Parti-CHP kutuplaşmasını anlamlandırmak güçtür.
Gezi eylemleri
Gezi eylemleri her iki parti arasındaki çatlağı ve kutuplaşmayı daha da derinleştirmiştir. Başlangıçta çevre hassasiyeti gibi başlıklarla başlayan süreç, kısa zamanda muayyen tahrik ve provokasyonlarla geniş bir vandallığa dönüşmüştür. Sokaktaki gösteriler, meydanlardaki semboller, duvar yazıları, öfke, vandalizm görüntüleri ve uluslararası baskı hâlâ hafızlarda yerini korumaktadır.
Siyasette bu eylemlere hâmilik edenlerin diliyle, eylemleri meşru hükûmete yönelmiş bir taarruz olarak görenlerin dili birbirinden bütünüyle kopmuştur.
Bir taraf kendisini otoriterleşmeye karşı özgürlük cephesi olarak görmeye başlamışken, diğer taraf sandıkla oluşmuş iradenin sokak üzerinden aşındırılmak istendiğini düşünmüştür.
15 Temmuz darbe teşebbüsü
15 Temmuz darbe teşebbüsü ise bu zeminin üzerine ağır bir travma olarak çökmüştür. Yıllara sâri, devletin içine yuvalanan örgütlü bir urun devleti ele geçirmeye çalışması ve nihayetinde millete silah doğrultması, Türk siyasetinin hafızasında kolay kapanmayacak bir fasıl açmıştır.
Fakat ne var ki, darbe teşebbüsüne direnen kitlelerin tecrübesi ile bu tecrübeyi yeterince deruhte edememiş, olayı sözüm ona bir kontrollü darbe olarak okumuş kesimlerin mesafesi, yeni bir güvensizlik alanı meydana getirmiştir.
Bu sebeple, 15 Temmuz sonrası siyasî tartışmaları sadece iktidar ve muhalefet rekabeti olarak okumamak gerekir. Bekâ, dış müdahale, içerideki uzantılar, devletin devamlılığı, millî irade ve meşruiyet gibi kavramlar gündelik siyasetin merkezine yerleşmiştir.
Yüzde elli artı birin toplumsal tercümesi
2017 referandumu sonrasında ittifak sistemi yeni hükûmet sistemi içinde yasal ve meşru bir zemine oturmuştur. Yüzde elli bir kuralı teknik bakımdan cumhurbaşkanını seçmek için aranan çoğunluk şartıdır. Fakat toplumsal hayata tercüme edildiğinde daha geniş bir mânâ taşımaktadır. Siyaset, iki büyük etrafında kümelenmeye başlamıştır. İttifaklar, tabanları muhafaza etme mecburiyetiyle hareket etmektedirler. Kararsız seçmen kadar sadık seçmen de kıymet kazanmaktadır.
Böylece kutuplaşma yalnızca aktörlerin üslûbuna bağlanacak bir hadise olmanın fevkine çıkmıştır. Kutuplaşma, sistemin kendi iç mantığı içinde yeniden üretilen bir siyasî norma dönüşmüştür.
Nitekim, burada ahlâkî vahlanmanın haddine de ulaşmaktayız. Daha yumuşak konuşulması ve siyasetin dilinin törpülenmesi talepleri, iyi niyet temennileri olarak kalmaktadır. Siyasetin hukukî ve sistemik yapısı, aktörleri kutuplaşmaya ve sertliğe sevk ediyorsa, dil meselesi ancak bir semptom düzeyinde kalmaktadır.
Coğrafyanın dinamizmi
Buraya kadarki analizlerde kutuplaşmanın yakın tarihteki evrelerine kısaca göz attık. Ancak sorulması gereken asıl soruşudur: Kutuplaşma gerçekten de anlatıldığı gibi bütünüyle zararlı mıdır?
Bu suale basit bir cevap tevdî etmek mümkün değildir. Kutuplaşma şiddete, hukuk dışılığa ve insanî bağların kopmasına yol açtığında muhakkak toplumu çürütmektedir. Buna şeksiz olarak iman etmek mümkündür. Fakat Türkiye'nin tarihî ve coğrafî şartları dikkate alındığında, kutuplaşmayı def edilmesi gereken bir bela alâmeti olarak görmek de meseleyi eksik bırakmaktadır.
Anadolu, tarih boyunca bir göç ve ticaret güzergâhı olmuştur. Hititlerden Friglere, Urartulardan Lidyalılara, Perslerden Romalılara, Doğu Roma'dan Türkiye'ye çok sayıda devlet ve medeniyetin geçişine, yerleşmesine, yükselişine ve çöküşüne şahitlik etmiştir. Anadolu Medeniyetleri Müzesi bu bakımdan tarihî bir ikaz niteliği taşımaktadır. Anadolu coğrafyasında var olmuş her kudret, bir gün vitrinin arkasında sergilenen hatıralara dönüşme riskini taşımaktadır.
Anadolu, statik olan yapıları uzun müddet bağrına basacak bir yapıya haiz değildir. Tarihî tecrübeler, bu coğrafyada var olmanın temel şartının dinamizm olduğunu göstermektedir.
Türklerin bin yıllık Anadolu tecrübesi aynı zamanda bin yıllık bir dinamizme işaret etmektedir. Bu varoluş ve dinamizm, Batı Avrupa devletlerinin asırlar boyunca aynı jeopolitik emniyet kuşağı içinde kurduğu müesseselere benzememektedir. İngiltere'nin ada güvenliği, Fransa'nın erken merkezîleşme tecrübesi, Almanya'nın geç fakat yoğun sanayileşme serüveni, Hollanda'nın ticaret burjuvazisi, İsviçre'nin tarafsızlığı ile Anadolu'nun kaderi birbirinden kesin olarak ayrışmaktadır.
Türkiye, jeoekonomi, jeokültür ve jeopolitik bakımdan daima geçişlerin, göçlerin, savaşların ve büyük güç mücadelelerinin merkezinde konumlanmıştır. Böyle bir coğrafyada müesseselerin kendilerini yenileyemedikleri anda yok olmaya yüz tutacakları tarihî veriler ışığında müşahede edilmektedir.
Bu yüzden Türkiye'de kriz ve kaos çoğu zaman yalnızca yıkım üretmemiş, aynı zamanda yeni bir hareket kabiliyeti ve dinamizm doğurmuştur. 1950'li yılların gazetelerine bakıldığında bile her gün başka bir gerilim, başka bir polemik, başka bir buhran görülmektedir. Darbeler, muhtıralar, kapatma davaları, sokak hareketleri, ekonomik krizler, enflasyon, dışbaskılar, göç dalgaları ve kimlik mücadeleleri Türkiye'nin siyasî bünyesini sürekli hareket hâlinde tutmaktadır.
Bu hareketin bedelsiz olduğunu iddia etmek elbette mümkün değildir. Fakat ülkenin tamamen âtıl, tamamen pürüzsüz, tamamen mutabakatçı bir topluma dönüşeceği fikri de bu coğrafyanın tarihî tecrübesiyle imtizaç etmemektedir. Türkiye'den bir Batı Avrupa statizmi veya uzak doğu totalitarizmi çıkma ihtimali düşük görünmektedir. Türkiye dinamik bir toplumdur. Kutuplaşma da bu dinamizmin faillerinden ve dahi tezahürlerinden biridir.
Kutuplaşmanın psikanalitik okuması
Tam bu noktada psikanalitik zemin açılmaktadır. Çünkü kutuplaşmanın daha derinde işleyen bir altyapısı vardır. Žižek'in Lacan'cı lügatten tevârüs ettiği noksanlık fikri imdâdımıza yetişmektedir. Toplum hiçbir zaman tam ve yekpâre değildir. Her toplum kendi içinde bir eksikle, kapanmayan bir çatlakla, tamamlanmamış bir bütünlük arzusuyla yaşamaktadır. Siyaset de bu noksanlığın etrafında örgütlenmektedir. Her siyasî hareket, topluma kaybetmeye yüz tuttuğu bütünlüğü vaadetmektedir. Kimi zaman adalet, kimi zaman hürriyet, kimi zaman millî irade, kimi zaman laiklik, kimi zaman bekâ, kimi zaman refah gibi vaatler bu eksikliği dolduracak merhem olarak algılanmaktadır.
Fakat psikanalitik cihetten, bu noksanlığı kapamak pek mümkün değildir.
İşbu sebeple, kutuplaşmayı yalnızca siyasetçilerin üslûbuna hasretmek zayıf kalmaktadır. Liderler bu enerjiyi keskinleştirir ve yönlendirirler. Ancak kutuplaşmanın temel malzemesiztoplumun yapısında ve tecrübelerinde hazır bulunmaktadır.
Kutuplaşmayı sonlandırmak?
Türkiye'de tedricî bir normalleşme dâima mümkündür. Siyasî dil yumuşayabilir, hukukî zemin güçlenebilir, kurumlar daha öngörülebilir hâle gelebilir, farklı toplumsal kesimler birbirinin meşruiyetini daha fazla tanıyabilirler. Fakat bütün bunların Türkiye'yi tamamen kutuplaşmasız bir siyasî hayata taşıyacağı ümidi bir hayalden öteye geçmemektedir. Çünkü Türkiye'nin tarihî tecrübesi, coğrafî mevkii ve psişik yapısı daima hareket, gerilim ve mücadele üretmektedir.
Bu coğrafyada siyaset umumiyetle âhenk kadar ihtilâfla, intizâm kadar çatışmayla, müzakere kadar saf tutmayla işlemektedir.
Asıl mesele kutuplaşmayı yok etmek midir? Bu tartışmaya muhtaç bir konudur. Ancak pek mümkün de gözükmemektedir. Daha ziyade lazım olan, onun yıkıcı enerjisini siyasî rekabetin meşru kanalları içinde tutabilmektir.
Nitekim, dost-düşman tefrikini iç savaşa tahvil eden siyaset ölümcüldür. Farkları görünmez kılan, toplumsal bölünmüşlükleri teknik idare meselesine indirgeyen, siyaseti ruhsuz bir merkez mutabakatına hapseden muhayyile ise Türkiye'nin tarihî müktesebatından ve sosyal yapısından bihaber görünmektedir.