Laboratuvardaki biyoterör tehdidi

Dr. Ahmet Uslu / Florence Nightingale, Dahiliye Uzmanı
23.10.2020

Dünyanın farklı yerlerinde hali hazırda saklanmakta olan 1918'de 20 milyondan fazla insanın ölümüne sebebiyet veren İspanyol gribi etkeni, laboratuvardan çıkarılıp günün birinde, birileri tarafından terör saldırılarında kullanılabilir mi? Teorik olarak evet.



2019 yılı sonlarında başlayan ve günümüzde de halen devam etmekte olan salgın; başlangıcı, yayılması ve bilinmeyen yönleri ile pek çok kuşkuyu da beraberinde getirmiştir. Salgın başladığında Çin’in salgını duyurmada gecikmesi hatta saklama çabaları, Dünya Sağlık Örgütü’nün salgın uyarısında gecikmesi, korunma ve tedavi yöntemlerindeki önerilerin tutarsızlığı da bilinmeyene karşı korkuyu pekiştirmiş ve insanların güvenlerini zedelemiştir.

Bu virüsün laboratuvarda üretildiği, bilerek veya bilmeyerek yayıldığını söyleyenler olduğu gibi virüsün doğal yollardan evrimleşerek bir şekilde insanları enfekte edebilecek potansiyel kazandığı ve insandan insana geçerek yayılması dışında bir bit yeniği aramanın abes olduğu görüşünü savunanlarda olduğu bir gerçek. Bilim dünyasının çoğu mevcut bulgular ve virüs genomundaki mutasyonların doğal bir evrimin süreci olduğunu söyleyedursun meseleye biraz da diğer taraftan bakmakta fayda var. Tarihte biyolojik saldırıların varlığı malum. Peki günümüzde böyle bir tehlike var mı?

İlk kez Anadolu’da kullanıldı

Henüz top ve tüfeğin olmadığı savaş meydanlarında biyolojik silah kullanılması çılgınca gelebilir belki kulaklarınıza. Ama asırlar boyu kullanılagelmiş olduğunu bilmek sanırım insanı pek rahatlatmıyor olsa gerek. Tarihte ilk kayıtlara geçen olay muhtemelen pek şaşırmayacaksınız ama Anadolu desem. Ve üstelik bundan 3200 yıl önce desem, muhtemelen kulak kabartacaksınız.

M.Ö. 1320-1318 yılları arasında Neşitler (Hititler) ile batı komşuları Arzavan krallığı arasındaki çekişmelerde Hititlerin Arzavan’a Tularemi hastalığı taşıyan koçlar göndererek askeri güçlerini zayıflattığı ve böylelikle iki yıl gibi kısa bir sürede Arzavanlar’ın akınlarını önleyerek onları yenilgiye uğrattıkları kayıtlara geçmiştir.

Bu ilk kayıtlar şöyle dursun M.S. 1155’de İtalya Tortona bölgesinde imparator Barbarossa’nın su kuyularını insan vücuduyla zehirlemesi, 1346 yılında Moğolların Kırım Yarımadasındaki Caffa şehir surları üzerinden veba kurbanlarının cesetlerini mancınıkla atması, 1763 yılında İngiliz askerlerin Amerikan yerlilerine çiçek bulaştırılmış battaniyeleri vermesi, 1. Dünya Savaşı’nda Almanların farklı cephelerde şarbon, veba ve kolera etkenlerini kullanması gibi tarihte onlarca örnek görebiliriz.

1. Dünya Savaşı sonrası 1925 yılında boğucu, zehirli veya diğer gazların ve bakteriyolojik savaş yöntemlerinin savaşta kullanımı Cenevre Protokolü ile yasaklandı. Nitekim bu yasaklara rağmen Almanya, Rusya, ABD, Japonya gibi pek çok ülke kendi biyolojik savaş materyallerini geliştirme çabalarından geri durmadı. 2. Dünya Savaşı yıllarında da gerek cephelerde gerekse cephe gerilerinde gazlı kangren, şarbon, menenjit, kolera, dizanteri ve vebaya neden olan ajanlarla aşılanmış savaş esirlerinin ülkelerine gönderilmesi, Japon ordusu tarafından Çin köylerindeki su kuyularının kolera ve tifüs mikropları ile kontamine edilmesi gibi yöntemler kullanıldı.

1972 yılına gelindiğinde “Biyolojik Silahlar Sözleşmesi” (BWC) olarak da bilinen “ Biyolojik ve Toksin Silahların Geliştirilmesi, Üretilmesi ve Depolanmasının Yasaklanması ve Bunların İmhasına İlişkin Sözleşme imzalanarak 1975 yılında yürürlüğe girdi. Buna rağmen anlaşmaya imza koymayan yedi devlette hâlâ biyolojik silah programının devam ettiği şüphesi mevcuttur. Bunlar; Çin, Mısır, İran, İsrail, Kuzey Kore, Rusya ve Suriye’dir. Günümüzdeki savaşlarda uluslararası anlaşmalar nedeni ile biyolojik silahların kullanılma olasılığı oldukça düşüktür. Ancak devletlerin desteği ile biyoterör eylemleri olabileceği endişesi hep taşınmaktadır.

Biyoterör eylemleri

Hatırlanacağı üzere 2000’li yılların başında Amerika’da esrarengiz şarbonlu mektuplar çeşitli siyasilere ve kanaat önderlerine posta yolu ile gönderilmiş, Amerikan posta sistemi bu trafikten epey etkilenmiş nerede ise posta hizmetleri yürütülemez bir hal almıştır. Saldırının ABD’de geliştirilmiş AMES tipi şarbon sporlarıyla yapıldığı ve bu sporların yüksek derecede silah haline getirilmiş olduğu bağımsız bilim adamlarınca ispatlanmıştır ve saygın dergilerde yayınlanmıştır. Daha sonra FBI araştırmacıları tarafından bu yayınlar karartılmıştır. Hatta o dönemde Irak’a müdahaleye bahane için çeşitli barkovizyon gösterileri Birleşmiş Milletler’de sahne olmuş, biyolojik (Çiçek virüsü saldırısı) ve kimyasal kitle imha silahları olduğu bahanesi ile ABD’nin uydu devletlerince 2003 yılı Irak işgali meşru hale getirilmiştir. 2001 yılında Federal ve ulusal kolluk kuvvetlerine geliştirilmiş terörle mücadele imkanları sağlayan ABD Vatanseverlik Yasası imzalanarak senatodan biyoterörizm ve biyosavaşı önlemek bahanesi ile bütçeler alınarak birçok ileri düzey laboratuvarın kurulması sağlanmış, bu tür olası saldırılara karşı önlemler için yasal düzenlemeler ve alt yapı çalışmaları yürütülmüştür.

Kolayca anlaşılacağı üzere günümüzde geniş kapsamlı ve karmaşık biyoterörist saldırılar ancak yüksek teknolojilerle silah haline getirilmiş etkenlerle olanaklıdır ve bu da ancak devlet destekli (kaynaklı) çalışmaların bir sonucu olabilir. Hele hele virüsler gibi son derece tehlikeli bir alanda çalışma yürütebilecek laboratuvar güvenlik düzeyine sahip ülke sayısı bir elin parmaklarını geçmemektedir.

2000 başında antrax (şarbon) dedikten sonra SARS salgınına değinmemek olmaz. Nitekim paranoyaklık sadece bizde değil. 2002-2004 yıllarında güneydoğu Asya’da ortaya çıkan esrarengiz bir hastalık şiddetli solunum yetmezliği nedeniyle ölümlere neden olur ve bu salgın neyse ki çok fazla ölüme sebebiyet vermeden ortadan kalkar. Ama arkasındaki şaibeler ortadan kalkmaz. O dönemde de pek çok bağımsız araştırmacı tarafından bunun bir laboratuvar kazası sonucu olduğu ya da bir biyoterör saldırısı olabileceği dile getirilir. İnsanoğlunun hayatına koronavirüs gerçeği öyle ya da böyle girmiştir bir kere.

2012 yılına gelindiğine bu sefer develerden insana geçen koronavirüs salgını Suudi Arabistan’da baş gösterir. Ve bu sefer ki salgında hastalığa yakalananlarda yüzde 40 civarı ölüm gözükmektedir. Neyse ki bu salgın çok küçük bir bölgede sınırlı kalarak son bulur (konuyla çok alakalı değil ama 2019 yılında Avusturalya’ da 240 gün süren yangınlarda su kaynaklarını tükettikleri gerekçesi ile öldürülen develer gibi bir sonu olmamıştır Arabistan yarımadasındaki cefakar hayvanların).

Kapakta bir pangolin

Ve gelelim 2019 yılında Çin’de ortaya çıkan Covid-19 salgınına. Yarasalar veya pangolin gibi bir canlının doğal konakçısından çıkıp tekrar insanları enfekte ettiği düşünülen ve insandan insana bulaşma yeteneği kazanarak tüm dünyaya yayılan salgına. Pek çok komplo teorisyeninin en sevdiği dergi kapakları Economist dergisinindir. 2019 kapak resminde resmedilen pangolini muhtemelen pek çoğunuz bugüne kadar duymadınız. Bu kadar nadir bilinen bir canlının resmini Economist dergisinin 2019 yılının ilk sayısında görünce senaryo yazmakta kolay oluyor elbette ki.

Üstelik salgın sonrası ABD başkanının Çin virüsü diye tanımladığı ve Çini suçladığı konuşmalar basını epey meşgul ededursun; 2000’li yıllardan itibaren farklı kişiler tarafından Çin’deki teknoloji enstitüleri ve laboratuvarlarına para transferleri ve bilgi akışı olduğu dedikoduları uzun süredir mevcuttu. İlginç olan şu ki 2008’den beri Harvard Üniversitesi’nde nanoteknoloji alanında çalışmakta olan Profesör Dr. Charles Lieber ve iki Çin vatandaşının ABD tarafından tutuklandığı haberi medyaya düştü. Ocak 2020 tarihinde akademik anlamda suç işlediği iddianamesi ile mahkemeye çıkarılmış ve Nisan 2020 tarihinde tutuklanmıştır. Soruşturmalarda 2012-2017 tarihleri arasında stratejik bilim adamı olarak Wuhan’daki laboratuvar çalışmaları için 1,5 milyon dolar aldığı ortaya çıkar. Yine yakın zamanda Çinli virolog Dr. Li-Meng Yan’ın raporunu Rule of Law Society and the Rule of Law Foundation adlı iki kuruluş tarafından fonlanan Zenodo adlı site yayınlar. Makalede Covid-19 virüsünün Wuhan’daki laboratuvarda üretildiği iddiası yer alır. Yalnız ilginç olan şu ki ismi geçen kurumların arkasında Trump’ın dolandırıcılıkla suçlanan eski danışmanı Steve Bannon ve Amerika’da yaşayan Çin karşıtı emlak milyarderi ve Trump’ın yakın arkadaşı Guo Wengui’nin olduğu söylenir.

Makaledeki iddiaların arkasında Çin’i suçlayan Trump’ın olduğu izlenimi verilmek istenmekte midir bilinmez ama pek çok bilim insanı da yine virüsün laboratuvar ortamında üretilen bir virüs olmadığı, şayet üretilseydi mutlaka genomunda iz kalacağı tezini savunmaya devam eder.

3200 yıl önce nasıl yaydılar?

Yalnız dikkatinizi çekmek istediğim asıl mezvu şu: Bundan 3200 yıl önce ilk biyosavaş saldırısını yapanların da mancınıkla vebalıları surlardan aşıranlarında laboratuvarları yoktu. Tabiatta bulunan zoonozlar savaş silahı haline getirilmişti. Şayet laboratuvarda üretilmese bile hastalık etkeni izole edildikten sonra hastalık bulaştırılan kişilerin tüm dünyaya dağıtılma ihtimalleri var mı, var. Tıpkı Japonların 2. Dünya Savaşı’nda enfekte ettikleri savaş esirlerini ülkelerine gönderdikleri gibi. Bu salgının başına dönersek Çinli pek çok insanın Çin’de salgın olduğu dönemde İtalya’daki fuarlara ya da Avrupa’daki işlerine dönmeleri pek tabii ki rastlantısal olabilir. Ama tersi olma ihtimali var mı, bilinmez.

Nihayetinde bu bir terör eylemi midir, değil midir, hedefi nedir ne değildir tüm bunlar spekülasyon noktasında kalabileceği gibi istihbari araştırma konusu da olabilir. Söz gelimi dünyanın farklı yerlerinde hali hazırda saklanmakta olan 1918’de 20 milyondan fazla insanın ölümüne neden olan İspanyol gribi etkeni laboratuvardan çıkarılıp günün birinde, birileri tarafından terör saldırılarında kullanılabilir mi? Teorik olarak evet.

Her türlü ihtimali bir tarafa bırakırsak günümüzde insanları tehdit eden bir salgın olduğu gerçeği değişmeyecektir. Covid-19 salgını ile ilgili olarak genel önlemlere uymak hem kendimizi hem de yakınlarımızı hastalıktan korumak zorundayız. Umarım biz de bu düşmana karşı kendi silahlarımızı yani aşılarımızı en yakın zamanda buluruz.

doktorum@ahmetuslu.net