CHP İzmir Milletvekili Birgül Ayman Güler’in Meclis tutanaklarına geçen konuşması şöyle: “BİRGÜL AYMAN GÜLER - Kürt milliyetçiliğini bana “ilericilik” ve “bağımsızcılık” diye yutturamazsınız. Türk ulusuyla Kürt milliyetini eşit, eş değerde gördüremezsiniz. (CHP ve MHP sıralarından alkışlar)”.
Prof. Dr. EROL KATIRCIOĞLU
CHP Başkanı Kılıçdaroğlu’nun grup toplantısında konuyla ilgili söyledikleri ise şöyle: “”Her arkadaşım konuşurken laflarının nereye çekilebileceğini iyi bilmeli. Konuşmalarımıza dikkat edeceğiz. Önümüzde sağlıklı çalışan kafa yoran bir medya yok”.
Bu iki kısa cümleyi yanyana getirdiğimizde sağlıklı çalışmayanın, kafa yormayanın Genel Başkan Kılıçdaroğlu mu yoksa medya mı olduğunu daha net bir biçimde anlayabiliriz. Medyadan değil Meclis tutanaklarından yukarıya aldığımız ırkçı bir milliyetçiliği açıkça ortaya koyan bu cümleleri medya nasıl bir başka anlama “çekmiş” olabilir ki? Güler’in bu açıkça zikrettiği cümlelerde nasıl bir anlam kaydırması yapabilir ki?
Kılıçdaroğlu’nun grup konuşmasında sarfettiği sakil cümlelerden biri de şu: “Parlamento kürsüsünde konuşurken bir üniversiteye konuşmuyoruz biz, ders vermiyoruz biz, kullandığımız sözlerin, cümlelerin nerelere çekiştirileceğine dikkat etmemiz gerekir”.
Kılıçdaroğlu bu cümlede şunu mu diyor “Üniversitede Türk ulusuyla Kürt milliyeti eşit değildir” gibi açıkça faşizan ve ırkçı bir cümleyi kurabilirsiniz, orası üniversite, orası kaldırır. Ama biz parlamentodayız. Burada bu türden şeyler söylenmez?”. Eğer söylediği bu anlamda bir şeyse, aslında bugün birçok Batı ülkesinde, bırakın üniversitede, açıkça faşizan ve ırkçı bir cümle olan bu cümleyi sokaklarda bile ağza almak bile mümkün değildir.
Son günlerin bu tartışması etrafında yukarıya aldığım cümlelerden CHP’de iplerin iyice gerildiği anlaşılıyor. Ama tam olarak anlaşılamayan, bu gerilimin bir kopmaya mı yoksa bir değişime mi neden olacağı.
Doğrusu her bir siyasi kopuşun enerjisi ve iddiası olan en az bir grubun varlığını gerektirdiği kabulünden gidersek ve de bu kabule böyle bir grubun henüz ortaya çıkmadığı gözlemini eklersek CHP içinde kısa sürede bir kopma beklemek doğru bir analiz olmaz. Böyle bir kopma olasılığı bence daha ilerinin bir olasılığıdır, yakın bir zamanın değil.
Kimlikler zamanı
Maalesef zaman kimlikler zamanı. Yalnızca Türkiye’de değil, kimlik farklılıklarının bolca bulunduğu diğer ülkelerde de kimlik talepleri varolan demokrasilerin şeklini şemalini değiştiriyor. Varolan demokrasiler yeni kimlik taleplerine sistemde yer açmaya çalışınca demokrasi de değişiyor. Eğer talebi olan bir kimliğe, yani kendini mağdur hisseden bir kimliğe uygun bir yer açılmazsa o kimlik içinde bir değişim enerjisi ve iddiası birikiyor. Bu birikimin de bir süre sonra sistemi zorlamaya ve değiştirmeye başlıyor. En çarpıcı örnekler bizden.
Örneğin, Adalet ve Kalkınma Partisinin “enerjisi” ve “iddiası” Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana hüküm sürmüş “vesayet rejiminin” “laiklikle” ilgili benimsediği çerçevenin “mağduru” olmaktan geliyordu. “İslami kimliğin” siyasi talepleri, dini siyasete alet etmek babından her daim suçlanarak siyasetin dışında tutulmak istendikçe, bu dışlamanın neden olduğu “enerji” ve “iddia” da zaman içinde birikerek AKP’yi iktidara taşıdı.
Ülkedeki diğer önemli kimliklerden olan “Kürt kimliğinin” talepleri ise yine “vesayet rejiminin” benimsediği bir “Türk milliyetçiliği” çerçevesinde reddedildikçe Kürt kimliği de mağdur edildi (seçim barajları, parti kapatmaları, tutuklamalar vs.). Bu mağduriyet ise benzer biçimde bu engellerin arkasında bir “enerji” ve bir “iddia”nın birikmesine yol açtı. Sonuçta bugün 30 yıl sürmüş ve 40 bin kişinin ölümüne neden olmuş bu sorununun çözülmesine ilişkin ortak bir talebin varlığı düşünülürse Kürt siyasetinin de başarılı olduğu söylenebilir.
Cumhuriyetin devralmış olduğu değil, Cumhuriyet tarafından oluşturulmuş bir kimlik olarak “laik kimlik” ise bu “vesayet rejiminin”, gerçeklerden ve toplumdan kopuk bir bir tarih ve toplum anlayışıyla biçimlendirilmiş olmaktan dolayı belki de en çok mağdur edilmiş bir kimlik. Buna rağmen bu mağduriyetin gerektirdiği enerjiyi ve iddiayı biriktirebilmiş ve siyaseten kendini yaratan “vesayet rejiminden” kopabilmiş değil. Laik kimliğin de CHP’nin de yapısal olarak sorunu burada.
Doğrusu böylesine derin bir sorunla malul olan bu kadroların kafa karışıklığı içinde olması da bu nedenle normaldir. Bir taraftan askeri darbelere adı bulaşmış kişilerin avukatlığını yapmaktan geri durmayan ama aynı zamanda kendini solcu gören, bir yandan Dersim olayını planlamış bir partinin koltuklarında oturan diğer taraftan bu olayın anlayışla karşılanması gerektiğini söyleyen, bir yandan Kürt sorunun çözülmesi için iktidara kredi açan ama öbür taraftan açıkça Kürtleri aşağılayan bir milliyetçiliğe prim veren, bir yandan AB’ye tam üyelikten yana olan ama öbür taraftan da bir “emperyalizm” söylemini dilinden düşürmeyen, bir yandan uzlaşmacı bir siyasetten sözeden ama bir yandan da yeminli bir AKP karşıtlığı içinde bulunan tuhaf bir anlayışın bu kimlik mensupları arasındaki yaygın varlığı bu anlatmaya çalıştığımız yapısal sorunla ilgilidir.
Aksayan muhalefet
Bu sorun, mevcut siyasi yelpazemizde de bir sorun olarak kendini gösteriyor. Toplumun yüzde 25’ini temsil eden bu kimliğin vesayet rejimi tarafından içine düşürülmüş olduğu durumu kavraması geciktikçe, mevcut kafa karışıklığı devam edecek, siyasette de makul bir muhalefet beklentisi yani normalleşme de gecikecektir.
Oysa açıkça, “vesayet rejiminin”, toplumun genel gerçekliğinden kopuk, pozitivist bir felsefe ve çarpıtılmış bir tarih anlayışı içinde yaratmış olduğu bu “kimliğin” bu arkaplana itiraz etmesi ve kendi geçmişiyle hesaplaşması gerekiyor. Bu nedenle de CHP’nin her Salı günü ya da her olasılıkta iktidar partisine ağır ve yüksek perdeden sözler söylemek yerine, kendi kimliğinde bu yaraları açmış “vesayet rejimiyle” ve kendi devletçi ve milliyetçi refleksleriyle hesaplaşması çok daha anlamlı bir iş olacaktır.
Sanırım bunun ilk şartı da kendi kimliğinin “orijinal” bir kimlik olmadığını, bir zamanlar daha da “ceberrut” olan bir devlet tarafından yaratılmış bir kimlik olduğunu kabul etmesi gerekiyor.
Bunun da az bir iş olmadığı ortada...
erolkatircioglu@gmail.com