Türk dış politikasının yeni kodları ve Libya zaferi

Doç. Dr. İsmail Numan Telci / ORSAM Başkan Yardımcısı, Sakarya Üniversitesi
14.06.2020

Ortadoğu ve Doğu Akdeniz halklarıyla yakın bağlarını devam ettirme kararlılığında olan Türkiye, kendisine düşmanca tavırlar içerisindeki rejimlere hak ettikleri muameleyi göstermekten çekinmeyecektir. Bu noktada başta Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan olmak üzere bölgede Türkiye karşıtı eğilimlere sahip yönetimlerin, Ankara'nın dostluğunu araması çıkarlarına olacaktır.



Libya’da son dönemde yaşanan gelişmeler Türk dış politikasında önemli bir kırılma noktasına işaret ediyor. 2011’de başlayan Arap ayaklanmaları ve 2013 yılında yaşanan Gezi protestosu ve 2016’daki 15 Temmuz darbe girişimi gibi nedenlerle dış politikada ölçek daraltmak zorunda kalan Türkiye, özellikle darbe girişimini izleyen süreçte geçirdiği dönüşümle birlikte dış politikada kademeli olarak yeni stratejisini hayata geçirdi. Bağımsız ve kararlı bir dış politika yapımını engelleyen iç unsurları elimine eden AK Parti liderliği, Suriye ve Irak başta olmak üzere birçok bölgesel meselede aktif bir angajman siyaseti izleyerek varlığını giderek daha fazla hissettirdi. Bu durum son olarak Doğu Akdeniz ve Libya’da kendisini gösterdi.

Üç temel neden

Türkiye’nin Suriye, Doğu Akdeniz ve Libya politikalarında olumlu sonuçlar almasının arkasında üç temel nedenden bahsedilebilir. Bunlardan ilki ve en önemlisi içeride bağımsız, Türkiye’nin çıkarlarını gözeten ve sonuç odaklı dış politika üretilmesine engel olan unsurların ortadan kaldırılmasıdır. Bu çerçevede 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında yaşanan süreç hayati önem arz etmektedir. Dış politikanın siyaset kurumuyla uyumlu bir şekilde yürütülmesi ve silahlı kuvvetlerin yurtdışında görev almasında kararlı bir duruş sergilemesini engelleyebilecek unsurlar, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında elimine edilirken, Türkiye bu bağlamda tek bir mekanizma olarak hareket etme imkanı bulmuştur. Bu durum gerek dış politikanın daha aktif bir şekilde cereyan etmesine gerekse de askeri gücün dış politikanın hizmetinde bir enstrüman olarak kullanılabilmesine olanak vermiştir. Bu da dış politika angajmanlarının başarılı sonuçlar üretmesi sonucunu doğurmuş ve Türkiye’nin acil güvenlik sorunlarını çözen bir devletten, bölgesindeki fırsatları halkların meşru talepleri çerçevesinde değerlendiren bir ülke konumuna ulaşmasını sağlamıştır.

Bu anlamda ikinci unsur ise Türkiye’nin dış politikadaki tehdit unsurlarını kendi imkanlarıyla ortadan kaldırma kapasitesinin gelişmesidir. Askeri kapasitenin gelişmesi ve yerli savunma sanayi ekipmanlarının silahlı kuvvetler envanterine girmesi ve istihbarat konusunda dış desteğe daha az ihtiyaç duyar hale gelen Türkiye, bu alanlarda kaydettiği ilerlemeler sınır güvenliğini sağlamanın yanında dış politikasında askeri kapasitesine de sırt dayamıştır. Bu durum özellikle Türkiye’nin Irak sınırında terörle mücadele konusunda kendisini gösterirken, Suriye’nin kuzeyinde yürütülen operasyonlarda da zirve noktasına ulaşmıştır. Benzer bir durum son dönemde de Libya’da yaşanmakta, Türkiye’nin desteklediği Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH), BAE ve Mısır tarafından desteklenen Halife Hafter güçlerine karşı ciddi bir başarı sergilemektedir.

Caydırıcı oyuncu

Türkiye’nin bölgesel politikalarda başarılar kazanması ve diğer ülkeler nezdinde de caydırıcı bir oyuncu olarak görülmesinin arkasındaki bir başka neden de Ankara’nın artık bir “sert güç” olduğunu bölgesel ve küresel aktörlere göstermiş olmasıdır. Geleneksel olarak askeri unsurları sınırlı biçimde kullanan ve diplomaside barışçıl yöntemleri önceleyen Türkiye, bölgede kendisine yönelen tehditlerin bertaraf edilmesinde sert güç kullanımının kaçınılmaz hale geldiğini görmüştür.

Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz konularında bu unsurların işlevselleştirilememesinin Türkiye’ye kaybettireceği göz önünde bulundurulduğunda Ankara’nın bu konudaki kararlılığı daha anlaşılabilir hale gelmektedir. Nitekim Suriye’de PKK’nın uzantısı PYD’ye ve Beşar Esed rejimi güçlerine karşı yürütülen operasyonların sahada ciddi kazanımlar getirmesi Ankara’yı bu anlamda daha da cesaretlendirmiştir. Türkiye’nin Libya’da benzer bir stratejiyi izlemesi tam da bu nedenledir. Libya’da halkın tek meşru temsilcisi UMH’nın varlığını sürdürmesini özellikle Ankara’nın Doğu Akdeniz’deki çıkarları açısından bir kırmızı çizgi olarak kabul eden Türkiye, Fayiz el-Serrac yönetimini desteklemek adına tüm imkanlarını seferber etmekten çekinmemiştir. Bu da Ankara’nın Libya cephesinde BAE ve Mısır destekli güçlere karşı zafer kazanmasının önünü açmıştır.

Son günlerde Doğu Akdeniz’de adımlar atmaya devam eden diğer aktörlerin de Türkiye’nin bu konudaki kararlılığını iyi okumaları gerekmektedir. Türkiye’ye karşı zaman zaman açıklamalarda bulunan Mısır, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi (GKRY) gibi aktörler, Ankara’nın gerektiğinde sert güce başvurma konusundaki iradesinin güçlendiğini de şüphesiz görmektedirler. Her ne kadar bu ülkelerle bir çatışma durumu tercih edilebilir değilse de, Türkiye’nin çıkarlarını korumak adına gerekebilecek tüm adımları atmaya hazır olduğu unutulmamalıdır.

Mısır’ın çıkarları

Doğu Akdeniz jeopolitiği göz önüne alındığında aslında bölgesel aktörlerin Türkiye ile uzlaşmaktan başka seçenekleri de yok gibi gözükmektedir. Nitekim İsrail’in bu hususu göz önünde bulundurarak son dönemde Ankara ile yakınlaşma arayışında olduğu gözlemlenmektedir. İsrail’in bu çerçevede Yunanistan ve İtalya gibi aktörleri de teşvik edeceği söylenebilir. Nitekim ABD’nin Mısır’da kurulan Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nda Türkiye’nin de dahil edilmesini istediği ve bu anlamda İsrail ve Yunanistan’a baskı yaptığı da rapor edilmiştir.

Öte yandan Mısır’ın da Türkiye ile anlaşmayarak Yunanistan ve İsrail’in çizgisine yakın durması Kahire’nin çıkarlarına hizmet etmemektedir. Bu durum Mısır’daki güvenlik yapılanmasının da dikkatini çekmiştir. Mısır’da medyaya sızdırılan istihbarat yazışmalarında Mısır güvenlik birimlerinin 2013’teki darbenin ardından göreve gelen Devlet Başkanı Abdülfettah El-Sisi’ye Türkiye ile Libya arasında imzalanan anlaşmayı kabul etmesi yönünde tavsiye kararı verdikleri ancak Sisi’nin bunu reddettiği yer almıştır. Güvenlik birimlerine göre Türkiye ve Libya arasındaki deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına dair anlaşma Mısır’ın Doğu Akdeniz’deki haklarını daha fazla gözetmektedir. Aynı kaynakta Mısır’ın Türkiye ile benzer bir anlaşmayı yapmasının Yunanistan ile yapılacak bir anlaşmaya kıyasla çok daha fazla Mısır’ın çıkarına olacağı belirtilmiştir. Ancak mevcut siyasi çekişmeler ve Sisi’nin BAE ve Suudi Arabistan’ın güdümünde kalması gibi nedenlerle Mısır yönetimi Ankara ile bu yönde bir angajmana girememektedir.

Söz konusu iki Körfez ülkesinin Mısır ile Türkiye’yi özellikle karşı karşıya getirmeye çalıştığı da aşikardır. Bu durum Libya’da kendisini göstermektedir. BAE’nin yönlendirmesi ile Libya’da yıllardır Hafter’i destekleyen Mısır’ın bu konuda ciddi bir kazanım elde edememesi, Sisi’nin iç kamuoyu ve bölgesel aktörler nezdinde prestij kaybı yaşamasına neden olmaktadır. Bölgenin en güçlü ülkesi Mısır’ın Libya’dan Doğu Akdeniz’e, Etiyopya’dan Sudan’a bölgesel konularda hiçbir başarı elde edememesi, Mısır’da ordu ve siyaset çevrelerinde de rahatsızlığa neden olmaktadır. Bunun da ötesinde Türkiye’nin Libya’daki gelişmelerde meşru yönetime destek olması ve Ankara’nın hem Libya hem de Doğu Akdeniz’de ciddi kazanımlar elde etmesi, Mısır’da Sisi rejimine olan tepkiyi daha da keskinleştirmektedir. Türkiye ile işbirliği yapılması durumunda Mısır’ın birçok kazanımlar elde edeceği açıkken, Abu Dabi ve Riyad’ın telkini ile Ankara ile gerginliği sürdüren Mısır’ın bu politikasından vazgeçmesi elzemdir.

Ankara’nın dostluğu

Son olarak Türkiye’nin özelde Libya genelde de Ortadoğu siyasetinde artık oyun değiştirici bir aktör olduğu gerek bölgesel gerek küresel aktörler tarafından kabul edilmektedir. Doğu Akdeniz’deki kararlı tutumu ile çıkarlarını savunma konusunda her türlü adımı atacağını ortaya koyan Ankara, bölgedeki aktörlere gerekli uyarıları yaparak, çatışma değil diplomasi yolunu tercih edeceğini vurgulamıştır. Buna rağmen Yunanistan ve GKRY’nin yanlış hesaplamalar içerisine girmesi, bu iki yönetim açısından olumsuz sonuçlar doğurabilecektir.

Türkiye’nin Suriye ve Libya’daki tecrübeleri Ankara’nın önümüzdeki dönemde bölge siyasetinin yönelimine de ışık tutacaktır. Diplomasinin öncelendiği ancak gerekmesi durumunda sert gücün işlevselleştirileceği bir dış politika perspektifi Türkiye’nin gelecekteki bölgesel ve küresel siyasetinin merkezinde olacaktır. Gerek Ortadoğu gerekse de Doğu Akdeniz’deki ülkelerin halklarıyla olan yakın bağlarını devam ettirme kararlılığından ödün vermeyecek olan Türkiye, kendisine düşmanca tavırlar içerisinde olan rejimlere hak ettikleri muameleyi göstermekten çekinmeyecektir. Bu noktada başta Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan olmak üzere bölgede Türkiye karşıtı eğilimlere sahip yönetimlerin, Ankara’nın dostluğunu araması çıkarlarına olacaktır.

numantelci@gmail.com