‘Lütfen vurma baba sen bir entelektüelsin!'

Av. İsmail Küçükkılınç / Yazar
03.04.2021



Her şey Roma Hukuku dersinde birçok talebeye kıt not vererek, onlara sene uzattırarak kan kusturan Ziya Umur'un Hukuk Tarihi ders kitabı olarak okutulan Türk Hukuk Tarihi Dersleri kitabı ile başladı. Umur, Umumî Hukuk Tarihi dersinin serencamını izah ederken dersi evvela Mahmud Esad Efendi'nin ondan sonra da Ahmet Ağaoğlu'nun anlattığını, Mahmud Esad Efendi'nin İslamcı, Ağaoğlu'nun Türkçü olduğunu ancak onun Türkiye'de İsviçre Medenî Kanunu kabul edildiği için Umumî Hukuk Tarihi'ni Roma Hukuku'na bağlaması gerekirken bunu yapamadığını söylüyor ve şunları ilave ediyordu: "O ana kadar bizimle ilgisi olmamış bir yabancı hukukun tarihini aynen benimsemek, kendi hususiyetimizi, varlığımızı tamamen inkâr etmek olacaktı. Bir taraftan 'yabancı bir hukuk iktibas edilemez, hukuk milletin ruhundan doğar' fikrini benimsedikten sonra, 'bizim hukukumuzun tarihi Roma Hukuku'nun tarihidir' demesi garip olurdu".

Namdar ve bayraktar isimler

Petersburg'da haksızlığa uğradıktan sonra gittiği Paris'te hukuk yanında tarih ve filoloji tahsili de gören, Ankara Hukuk Mektebi'nin kuruluşunda yer alan, Teşkilât-ı Esâsiye[Anayasa Hukuku]hocalığı yapan, Darülfünûn'da Umumî Hukuk Tarihi dersi veren Ahmet Ağaoğlu'nu araştırma isteğim Hüseyin Hatemî Hoca'nın kendisini ziyaret ettiğimiz bir esnada anlattığı bir hadise ile iştiyaka dönüştü. Sadece ismini, Karabağlı ve Türkçü olduğunu bildiğim Ağaoğlu meğerse "sığıntı" gibi çok ağır bir tahkire maruz kalmış entelektüel seviyesi hayli yüksek çok-yönlü biriymiş. Zaman içinde ilgilerim arasına dâhil olan İslamcılık, Türk Dünyası, İTC ve İttihadçılık, Tek-Parti Dönemi, Demokrat Parti ve 27 Mayıs Darbesi/Rejimi'nde hep bir Ağaoğlu soyadı ile karşılaştım. Gariptir, baba Ahmet Ağaoğlu da oğlu Samet Ağaoğlu da ilgili oldukları devrin veya düşünce dünyasının namdar ve bayraktar isimleri arasında yer alıyordu. Yazı hayatımda ilk kaleme aldığım yazılardan biri de "Karabağ'dan Yassıada'ya 'Serbest' ve 'Sığıntılı' bir Yol Gider" başlığını taşıyordu.

Paris'te tanıştığı ve Jön Türklerin İttihadçılığa açılan kapısından içeri giren Ahmed Rıza, Dr. Nazım ve Dr. Bahaeddin Şakir'in davetiyle İstanbul'a gelen, İttihadçılığın liberal-Türkçü-Batıcı kanadında yer alan Ahmet Ağaoğlu, Sırat-ı Müstakim, Türk Yurdu ve İslam Mecmuası başta yazdığı birçok yerde muhtevası dolu yazılarla da düşünce hayatımıza istikamet en azından renk vermiş bir münevverdir.

Süreyya'nın isyanı

İttihadçı bir mebus ve Kafkas İslam Ordusu'nun müşaviri olduğu için İngilizler onu Malta sürgünleri arasına dâhil etti. Malta sürgününü yazan tüm kaynakların vukuunda ittifak ettiği bir hadise ile bu defa 12 yaşındaki oğlu Abdurrahman tarihe geçti. Babasını uğurlamak için annesiyle birlikte geldiği sandal, gemiye yanaştığı esnada "Yaşasın İttihadçılar!" diye bağırdı. Kısa bir süre sonra Ağaoğlu'nun büyük kızı Süreyya da tarihe geçecekti. Yüzbaşı Bennett yanında yazar Armstrong ve Prens Sabahaddin'in kızı Fethiye olduğu halde Ağaoğlu'nun kızları Süreyya ve Tezer'in okuduğu Bezm-i Âlem Kız Lisesi'nin Türbe'deki binasını İngiliz işgal kuvvetlerine vermek maksadıyla görüp işgal etmek üzere okula geldiğinde Süreyya "Kahrolsun İngilizler!" diye bağıracaktır. Bu isyan gazetelere haber de olmuştur.

'Enver'i tenkid et'

Malta'da bir gözünü kaybeden ve Samet Ağaoğlu'nun beyanına göre Rauf Orbay'ın gayretiyle sadece harp sahasında işe yarayacak komutanlar değil, Mustafa Kemal'in sevmediği İttihadçılar da esir tutulan İngiliz askerlerine karşılık olarak Malta'dan tahliye edilir. Ağaoğlu Anadolu'ya geçer. Ancak o, Enver Paşa'nın adamı olarak mimlidir ve Ankara'da tutulmayarak Kars'ta çıkarılacak bir gazete için oraya gönderilir. Birçok şeyini Enver Paşa'ya borçlu olan Kazım Karabekir, o esnada Enver'e düşman kesilmiş ve biraz da Mustafa Kemal'in gözüne girmek için akıllara ziyan iftira ve işlere tevessül etmiştir. Ahmet Ağaoğlu'nu Kars'tan Erzurum'a çağırır ve ona Enver hakkında ağır bir yazı yazmasını emreder.

Ağaoğlu, bu emri vicdanına sığdıramaz ve tüm paşa ve ağaların artık sade bir millet ferdi gibi davranması gerektiğini merkeze alan bir yazı yazar. Karabekir, tekrar Ağaoğlu'nu çağırır ve gazeteyi Ağaoğlu'nun yüzüne fırlatarak "Siz Enver'in değil, toptan hepimizin aleyhinde yazmışsınız" diye bağırır. Ağaoğlu ise maksadının onun hareketlerini tenkitten ibaret olduğunu, şahsî faziletlerini yakından tanıdığı Enver Paşa'nın aleyhinde bundan daha başka bir şey yazamayacağını söyler. Karabekir, Ağaoğlu'nu kovar ama Ağaoğlu kısa bir süre sonra Matbuat ve İstihbarat Umum Müdürü olur.

Batıcılık müdafaası

Ahmet Ağaoğlu, dinî his ve fikirlere sahip biriyse de Batıcı, seküler liberal bir Türkçüdür. Arap Harfli olarak basılan Üç Medeniyet kitabında adeta kendisini inkar ve nakzedercesine müfrit bir Batıcılık müdafaası yapar. Cumhuriyet devrinde ve devrimlerde Mustafa Kemal'in yanında saf tutar. Ancak İstiklal Mahkemesi'nin Dr.Nazım'ı asması, Kara Kemal hakkında da idam kararı vermesi üzerine Malta'dan da arkadaşı olan Kel Ali ile tartışmalara girer çünkü bu iki ismin Mustafa Kemal'e suikast işinde olduğuna asla inanmamaktadır.

Ahmet Ağaoğlu İttihadçı bir Türkçü olarak Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın en mühim kurucusudur. İlginç olanı bu muvazaa partisini çok ciddiye almış, Yakup Kadri'nin "Ahmet Bey, memlekette tek bir adam var. Sen de onunla döğüşmeye kalkıyorsun!" itab ve hitabına muhatap olacak derecede de Mustafa Kemal'e cephe almıştır. Ancak karşısındaki herhangi bir tek adam değildir. Serbest Fırka Hadisesi'nin tesirini hissettirdiği bir muğberlik ona 1933 senesinde hayatında hiç tahmin etmeyeceği bir hitapta bulunulmasına yol açar: "Unutma ki sen bir sığıntısın". İttihadçıların baş tacı ettiği, Batıcıların mihmandar telakki ettiği, İslamcıların hazzetmese de saygı duyduğu, Türkçülerin ve Türk Ocaklıların rehber ittihaz edindiği hukukçu, siyaset bilimci, edib, hatib, gazeteci, mebus, müşavir, mütefekkir, müderris, muharrir, münevver, münekkid, milliyetçi ve muhacir Ahmet Ağaoğlu, bir Oğuz Türk'ü olarak duyduğu bu söz karşısında manen yıkılmıştır. O tarihten sonra artık sahnede Ahmet Ağaoğlu yoktur çünkü Darülfünûn'dan da tasfiye edilir. Ona bir "sığıntı" olarak kime diklenmemesi gerektiği dikte edilmiştir artık. Oysa Samet Ağaoğlu, babasını anlatırken "Fatih'te bir ev, Erenköy'de de bir bağ evi almaya zorlayan ana sebebin yeni vatana bir an önce yerleşmek suretiyle hem kendi içinde hem başkalarının gözünde yabancılık hislerinden kurtulmak heyecanı idi" demektedir. Ancak Ahmet Ağaoğlu "sığıntı" tahkirinden daha ağırını da yaşamıştır. Çankaya'da bir gün sofrada bazı silahşor ve kalemşor mebuslar, onun ölene kadar değiştirmediği Azerî Türkçesini, şivesini taklit edecek ve sofradakiler de katıla katıla gülecektir. Ona yapılan bu muameleye çok az insan ancak İnönü devrinde isyan edecek ve Peyami Safa Cumhuriyet'in 20 Mayıs 1939 tarihli nüshasında şunları yazacaktır: "Hele ona uzak bir Türk dünyasında doğduğu için bir sığıntı ve yanaşma telakki edenler hiç anlamıyorlar, ruhunun en bakir ve bir ırz kadar saklı tarafına vurmuş oluyorlardı".

Rehber insanlar

Suyu Arayan Adam adlı hatırat-otobiyografi eseri her kütüphanede mutlaka olması gereken Şevket Süreyya Aydemir de Kadro Hareketi bağlamında sert tartışmalara giriştiği Ağaoğlu'nun vefatından sonra yazdığı bir yazıda "Ağaoğlu'nu ve onun gibi Türkiye haricinden gelen arkadaşlarını, sadece birer siyasî mülteci değil, büyük ve tarihî bir hareketin daima içinde ve ortasında yer almış, yani daima kendi mülklerinde yaşamış rehber insanlar olarak almak ve saygı ile anmak bir vicdan vazifesidir" demekteydi. Aydemir de Peyami Safa gibi bu yazıları ancak İnönü devrinde yazabiliyordu. Biri Kazan, diğeri Başkurt Cumhuriyeti'nin reisi addedilmesi seza olan Sadri Maksudi Arsal ve Zeki Velidi Togan, yine zekâsı deha mertebesinde olan Zakir Kadiri Ugan sırf maddî bilgi hatalarına itiraz ettikleri için ağır hakaretlere uğramış, son ikisi ülkeyi terk etmek mecburiyetinde kalmış, 1889'da İttihad-i Osmanî Cemiyeti'nin kurucularından olan Hüseyinzade Ali Turan da İttihadçı ve Kara Kemal'in yakın çevresinden olduğu için İstiklal Mahkemelerinde yargılanmış, Kel Ali tarafından tahkir edilmişti.

1946 olduğunda sahneye çıkan bir diğer siyasetçi Ağaoğlu, Samet Ağaoğlu'dur. Gerçi ablası Tezer Taşkıran da CHP'de milletvekilliği yapmıştır ancak o, silik bir siyasetçidir. Samet Ağaoğlu, şayet seçildiği 1950 senesinde Meclis TV olsa ve konuşmaları canlı yayınlansa doluluğu ve taşkınlığı ile her gün gündem olurdu. Bazen CHP'liler bile hayranlıkla onun konuşmalarını, çarpıcı cevaplarını alkışlamak mecburiyetinde kalmışlardır. O da babası gibi hukukçudur; ihtisas için ablası Tezer Berlin'deyken kendisi de Fransa'da bulunmuş bir edib, mütefekkir ve muharrirdir. Ancak daha da mühimi polemikte rakipsiz hatta emsalsizdir. Yalnız onun polemiği hakkın, vicdanın, icraatın, milletin hadimliğinin müdafaası zımnında bir gayrettir; enaniyet değildir. 27 Mayısçı eşkıyanın asmak isteyip de bahane bulamadığı bir isimdir Samet Ağaoğlu. Çünkü darbe olduğunda artık ne başbakan yardımcısı ve bakandı ne de Tahkikat Komisyonu üyesiydi. Onu müdafaa edense ülkenin ilk bayan avukatı olan ablası Süreyya idi.

Ahmet Ağaoğlu'nu merak edip de Samet Ağaoğlu'nu tanımamak mümkün olmadığı için baba-oğul külliyatını bir arada okudum. Zannımca yakın tarihimizin en entelektüel çekirdek ailesi Ağaoğlu ailesidir. Bilhassa Samet Ağaoğlu gibi şahsiyet ve karakter tahlil ve tasvirlerinde tarih, siyaset, aşinalık, edebiyat gibi birbirinden farklı veçheleri kaynaştırarak eser veren ikinci bir isim bulmak çok kolay değildir. İnsan tüm hayatı boyunca asgarî 10-15 tarihî şahsiyetin külliyatını (tüm eserlerini) okumalı ve bunlara mutlaka baba-oğul Ağaoğlu'nu katmalıdır.

Külliyat, kronolojik bir sıra takibiyle okunursa hem o tarihî şahsiyetin hem de tarihin gelişimi, çizgilerdeki değişimi de müşahede eder. Tarihe can, en azından şekil ve renk veren vesikalardan ziyade vesikaların üzerindeki parmak izleridir. Ümitler, hayaller, üzüntüler, kıskançlıklar, kin, intikam, taraf değiştirmeler, tezatlar, çelme takmalar, zor günlerde gösterilen cesaret ve cebanet (korkaklık) gibi hususlar aslında tarihin de oluşumu, seyri ve değişimi hakkında bilgi, en azından kanaat verir. Bu sebeple hatıra unsuru mevcut olan külliyatlar tercih edilmelidir. Ali Birinci'nin Tarih Yolunda kitabının 11-37 sayfaları arasında yer alan makaleler, Cemil Koçak'ın Geçmiş Ayrıntıda Saklıdır kitabının 9-40 sayfaları arasındaki sunuş yazısı, Mehmet Beşikçi'nin Cihan Harbi'ni Yaşamak ve Hatırlamak kitabının 17-81 sayfaları arasındaki giriş ve kaynak kullanımına dair bölümleri aslında vesikaperestliğin her türden duygusuyla insanın içinde yer almadığı bir tarih yazımının anlamsızlığını ortaya koyar. Vesikadan insan soyutlandığı zaman yaşatılmak istenen sterillik, yavanlık yanında yanlışı da beraberinde getiriyor.

Ahmet Ağaoğlu ve Samet Ağaoğlu ile ilgili külliyat henüz tamamlanmış değildir. Ancak mevcudu bile bizim için çok şey ifade etmektedir.

Hayatın acı veçhesi

Samet Ağaoğlu'nun 31 yaşındayken yayınladığı "Babamdan Hatıralar" ve Kayseri Cezaevi'nde kaleme aldığı eserler meyanında yer alan "Hayat Bir Macera! Çocukluk ve Gençlik Hatıraları" unvanlı eserlerinde ise bize hayatın başka ama hazin ve acı bir veçhesini gösteriyor. Meğerse Paris'te okuyan, Fransızca, İngilizce, Rusça, Farsça ve Arapça bilen, Divan Edebiyatı ve bilhassa Fuzuli'ye vakıf, Renan ve Cemaleddin Afganî gibi isimlerin dikkatini celb eden entelektüel kalibresi hayli yüksek Ahmet Ağaoğlu, kalbe akan gözyaşı sızıntısı dinse bile sızıltının bir ömür boyu devam edeceği bir acılıkla çocuklarını dövermiş. Ahmet Ağaoğlu çocuklarına karşı hiddetli, şiddetli, asabi, kırıcı, esnekliği az ve zaman zaman da zalimceymiş.

Samet Aağoğlu, idama mahkûm ve mahbus biri olduğu için ya da Kayseri Cezaevi'nin kasvetinden midir bilinmez, "Hayat Bir Macera! Çocukluk ve Gençlik Hatıraları" adlı eserinde dayak hadisesini bazen okuyucuyu isyan ettirecek bir üslupta anlatmaktadır. "Bol bol dayak yiyorduk" ifadesi şayet biraz muhayyile yardıma çağrılırsa ziyadesiyle ağır tedaîleri haiz olur. Bir baba çocuklarını feryat ettirecek şiddette dövüyorsa zannımca bu şiddetin derecesini tayin için muhayyile ya da tecrübeye hacet yoktur. Fakat kalp ve ruh sızıltısının bir ömür boyu devam ettiğine işaret eden şu satırlar hayli hazindir: "Bir hastalığım sırasında, getirdiği oyuncağı hemen kırdığım için babamın attığı iki tokat, ondan haklı haksız yediğim bütün dayakların ortasında dimdik duruyordu. Babamın dövmeleri kalbimde hiçbir kırıklık bırakmadı fakat bu iki tokadı attığı o günden sonra, uzun yıllar, hastalığıma rağmen hiddetini yenememiş olmasını düşünürken 'acaba beni sevmiyor muydu?" demekten kendimi alamamıştım. Babamdan yirmi yaşıma kadar dayak yedim. Şu iki tokat dışında hiçbirini bana olan sevgisinin derecesine bağlamadım. Yine sırf bunun için kendi çocuklarıma, hastalıkları sırasında ne yaparlarsa yapsınlar, ses çıkarmadım. Babamın iki tokadı bana çocuk kalbinin bir sırrını çözmüştü. Onlar sevgiye en çok, kendilerini zayıf, aciz hissettikleri zaman muhtaç oluyorlar". Daha da hazini babasının dövdüğü küçük Samet de arkadaşlarına hem de zalimane şiddet uygulamış, ağabeyi Abdurrahman'ı babasına gammazlayarak dövdürmüştür.

Samet Ağaoğlu, babasının "sert otorite" olarak tavsif ettiği dayağından öyle bizar olmuş ki bir gün bir daha asla dönmemek üzere Yusuf Akçura'nın evine gitmiş. Ancak iki gün sonra eve döndüğünde babası kollarını açarak onu karşılamıştır.

İlginçtir, İslamcılığın da yüz aklarından olan ve Âlem-i İslam adlı seyahat-hatırat türünden eseri her Müslüman ve Türk'ün kütüphanesinde bulunması şart olan (bu ara her Müslüman ve Türk'ün ev, yazlık ve arabasından evvel kütüphanesi bulunmalıdır) Abdürreşid İbrahim de çocuklarını döver hatta çocuklar ve genç eşi merhum mübarekten Allah'tan korkar gibi korkarlarmış. Biri Batıcı liberal Türkçü Türk, diğer İslamcı bir Türk iki entelektüelin çocuklarına karşı tavrı zannımca dayağın tabiî bir terbiye ve tedip vasıtası telakki edilmesinden kaynaklanıyordu. Çünkü onlar da babalarından, büyüklerinden öyle görmüşlerdi. (Biz inanmasak da huysuzluğu ve geçimsizliği ve sevmediğine alerjisi dillere destan İbnülemin Mahmud Kemal İnal de –günahı vebali kendi boynuna- İpekli Tahir Efendi'nin de oğlu Mehmed Âkif'i dövdüğünü iddia ediyor).

Ahmet Ağaoğlu'nun çocuklarını dövmesindeki mantığın ne derece korkunç olduğuna dair Samet Ağaoğlu'nun şu anekdotu ziyadesiyle izah edicidir kanaatindeyiz: "Bize yarı şaka, yarı ciddî olarak, ben sizi çocuklarınızın, karılarınızın, kocalarınızın yanında döverim dediği zaman yapabileceği ve yapmak için kendisinde tam bir salâhiyet gördüğü bir hakikati söylüyordu. Kendisi de babasının, evin ve ailenin reisi olan amcası tarafından, annesinin yanında böylece dövüldüğünü görmüştü". Çocuklarına böyle zalimane bir mantıkla yaklaşan Ahmet Ağaoğlu'nun onlara Malta'dan yazdığı mektuplardaki merhamet, muhabbet ve hasret kalbe öyle derinden işliyor ki aynı adamın esaretten döndükten sonra çocuklarına dayağa devam etmesini akıl-izan almıyor. Demek ki itiyadlar, izanı iptal ediyor.

'Ben de yaptım'

Peki, babasından yediği dayaklardan acı acı şikâyet eden ve babasına göre nispeten makul davranması icab eden Samet Ağaoğlu'nun kendi çocuklarını dövmesine ne demeli? Kendisi ve babası gibi hukuk mezunu ve sonraları solcu bir entelektüel olan Tektaş Ağaoğlu da dayaktan masun kalamamış. Samet Ağaoğlu da oğlu Tektaş'ı dövermiş. "Üç çocuğum var. Hepsini az çok ben de dövdüm, sebepli, sebepsiz". Çok acı bir ifade. Üzücü olanı ise hiçbir nedamet işareti ve iması yok. Samet Ağaoğlu çocuklarını sadece hasta oldukları zaman dövmez bir de enselerine vurmazmış. Çünkü bununla ilgili çok korkunç bir hatırası vardır. Samet Ağaoğlu, kurucu ve çoğu öğretmenlerinin dönmeliklerine işaret ettiği Fevziye Mektebi'nde okumaktadır. Matematik hocası Abdi Bey, bir gün hiçbir makul sebep de yokken Samet'in ensesinden kuvvetli bir tokat atar, Samet başı öne eğik iki adım itilir, hocasının yüzüne baktığında ise bu defa her yanına tekme ve yumruklar inmeye başlar. 10 yaşlarında bir çocuk bu dayak, baba dayağı kadar travmatiktir.

Entelektüel kişilerin çoğu ne attıkları ne de yedikleri dayakları yazmaya çok hevesli olmasa gerektir. Dayak ne tahsilin, ne ahlakın ne de cezanın tam olarak mani olabildiği bir fena muameledir. Müslümanların yine de rehberi ve kıstası Hz. Muhammed'dir. Peygamberimize her türlü yalan isnatta bulunanlar onun ailesine şiddet uyguladığına dair bir yalana cesaret edememişlerdir. Sevgi, şefkat ve rahmet peygamberinin ailesine karşı muamelesi hepimiz için rehber olmalıdır. Dayak, ne ailede ne okulda ne de askeriyede bir terbiye metodu olarak görülebilir.

Notlar:

1-Ahmet Ağaoğlu, Karabağ'da, Bakü'de, Tiflis'te Şii-Sünnî ayrılığını, en azından hasımlığını gidermek için çok gayret sarf etmiş, Şii ahundların düşmanlığını kazanmış ancak Bakü'de bir camide onlarla yaptığı münazarayı da kazanmıştır. Çünkü hem onlardan daha fazla bilgi sahibidir hem de mütemadiyen ve ısrarla Türk olduğunu iddia ettiği Cemaleddin Afgânî'nin tezleriyle mezhepçiliğe eleştiri getirmektedir. Ağaoğlu, "Hz. Peygamber zamanında Şiilik ve Sünnilik mi vardı" ya da "Hz. Ömer ile Hz. Ali arasında bir düşmanlık varsa o halde niçin Hz. Ali kızını, Ömer'e verdi" sorularıyla Şii mollaları sıkıştırmaktadır. Ağaoğlu'nda mezhep üstü bir Müslümanlık ve kabile-kavim üstü bir Türklük telakkisi hâkimdir.

2-Ahmet Ağaoğlu, Ankara Hukuk Fakültesi'nde Anayasa Hukuku hocalığı yaparken talebesi de olan oğlu Samet Ağaoğlu'na insafsızca sorular sorar, imtihanlarda en fazla onu zorlarmış.

3-Ahmet Ağaoğlu'nu en fazla yaralayan şeylerden biri de, SCF Hadisesi neticesi mebusluğunun, Akın gazetesi yüzünden de yazarlığının ve Darülfünun hocalığının elinden alınması sebebiyle işsiz kalışı ve 60 yaşından sonra yeni bir işe de yaşının ve kişiliğinin müsait olmaması sebebiyle çektiği acıdır.

4-Çocuklarına şiddet tatbik eden Ahmet Ağaoğlu'nun onlara beddua edişi ise kalp yaralayıcı ve acımayı müstelzimdir. Çocuklarının kendisini çok ziyaret etmeyerek veya mektup yazmayarak ihmal edişleri üzerine onlara "İnşallah torunlarım sizden intikamımı alır" demektedir.

5-Ahmet Ağaoğlu'nun Petersburg ve Paris'te pansiyoner olarak kaldığı ailelerle yaşadıkları da ibretliktir. Petersbug'daki aile kendisini Ermeni zannediyormuş. Çünkü o güne kadar hiçbir Müslüman talebeye rast gelmemişler ve onun Türk olduğunu öğrenince çok sevinmişler. Paris'teki Fransız kadın ve bakkal da onun Türk olduğunu öğrenince kendisine kredi açmışlar. "Türkler borçlarını öderler, Yunanlılar ödemezler" şeklinde bir kanata sahipmiş Fransızlar.

6-Ahmet Ağaoğlu Petersburg ve Paris'te imanının zayıfladığını söylüyor ama kendisinin de kabul ettiği veçhile bu iman geleneğin kalın ve kaba tabakasının zırh ve hâkim olduğu bir imandır. Cemaleddin Afganî'ye dört elle sarılmasının bir sebebi de bu olmalı.

7-Ahmet Ağaoğlu'nun anlattığı bir anekdot bugün de ciddî bir mesele halindedir. Kendisi Petersburg'a yolcu edilirken annesi onu bir kenara çeker, arkasını döner, çarşafını açar, gömleğinin iki yakasından iki memesini çıkarır, oğlunun başını onların arasına alır ve gözyaşları içinde "Oğlum git. Allah yardımcın olsun. Amma bana bu andı iç: Söyle ki, anne, ben bir Hıristiyan kızı ile evlenirsem bu memelerinden emdiğim süt bana haram olsun!". Ağaoğlu andı içer. Kazan'da tanıştığımız bazı ailelerden edindiğimiz bilgi Rus kızları ile evliliğin doğan çocukların Hıristiyan olmasıyla sonuçlandığı ve anne-babaların erkek çocuklara çok ağır yeminler verdikleri ama buna rağmen başarı oranının yüksek olmadığı idi.

8-İstanbul'da Ermenilerin suikastına kurban giden Behbut Han Civanşir, Samet Ağaoğlu'nun annesinin akrabasıdır ve onu günlerce evlerinde saklamışlardır. Ancak tehlike kalmadı diyerek evden çıkıp Beyoğlu'na gittikten kısa bir süre sonra öldürülmüştür.

9-Samet Ağaoğlu'nun kişilik, tip ve karakter tahlilleri ne kadar makul ise bazı suret tasvirleri de o kadar mizahi ve muzptir. Mesela Rus Sefiri Aralof'un eşi için "Uzunca, yaygın yüzü, dalgın bakışlı iri siyah gözleri bana ineğimizi hatırlatıyordu"; Urfa mebusu Şeyh Safvet Efendi'nin eşi hakkında "Uzun boyu, uzun, esmer, zayıf yanaklarındaki çıban izleri, bir kat daha sertleşmiş asık yüzü, bol, geniş eteklikli, boğazına kadar çıkmış, boyun kısmı dantelli elbisesiyle kadın kılığında bir çöl erkeği gibiydi"; Selanikli tüccarların kurduğu Fevziye Mektebi'nin müdürü Nakiye Hanım içinse "Ufak tefek, çirkin, miyop, parlak gözlü, konuşurken el hareketleri bol, Halide Edib'in kanatları altında zamanla ön plan çıkmış, İTC ve Hilal-i Ahmer (Kızılay)da görev almış, bu işlere de çirkinliğinin ittiği, bundan doğan komplekslerinin ruhuna çökmüş ağırlığını böylece hafifletmeye çalışan, tesellisini yüzü ile kaybettiklerini aklı ve enerjisiyle bulmakta arayan bir kadın" demektedir.

10-Samet Ağaoğlu'nun hatıralarında Kara Kemal ayrı bir yer tutmaktadır. Çok yakın gelecekte isminin hak ettiği alakaya mazhar olacağına inandığımız Kara Kemal ile ilgili Samet Ağaoğlu'nun yazdıklarından bir kısmı şöyledir: "İttihatçıların fedailikte olduğu kadar doğruluk ve namuslulukta da birinci sınıf insanlarından olan Kemal Bey'e Malta'da bulunduğu sırada, İstanbul'da onun eliyle kurulu şirketlerden istediği kadar para geliyordu. Kemal Bey bu parayı, fakir arkadaşları arasında ihtiyaçlarına göre dağıtıyor, kendisi İngilizlerin verdiği çoğu konserve yemeklerle yetiniyordu". İTC ve İttihadçılar hakkındaki menfî algının muhafazakâr çevrelerdeki müsebbiplerinden olan Necip Fazıl Kısakürek Enver Paşa ile Kara Kemal hakkında daha mutedil bir üslup kullanır. Enver Paşa'yı imanlı ve musallî (namaz kılan) olduğu için ama bilhassa Kara Kemal'i de kendisi gibi Maraşlı ve Kısakürekzadelerden bir akrabası olduğu için kayırır.

11- Bu yazı şu haber ile taçlanmazsa hiçbir işe yaramaz: "Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Dağlık Karabağ Savaşı'nda büyük başarı gösteren Türk SİHA'larına ilişkin, Baykar Savunma Teknik Müdürü Selçuk Bayraktar ve ASELSAN Yönetim Kurulu Başkanı Haluk Görgün'ü kabul etti ve Bayraktar'a 'Karabağ Nişanı' taktı".

avkucukkilinc@hotmail.com