Macron politikasında siyasileşen bir imge: Helal gıda

Neslihan Mervenur Vural / Yazar
30.10.2020

Fransa'da süregelen ötekileştirme politikaları akıl tutulmasında zirveyi yaşıyor. Kıyafet, sakal üzerindeki etiketlemelerin ya modası geçmiş ya da bu ötekileştirme yetersiz gelmiş olacak ki artık market alışverişi bir fişleme yöntemi olarak işlev görüyor. Hangi ürünleri aldığınız sizin ideolojinizi gösterir, hatta tehdit unsuru olup olmadığınız hakkında istihbari bilgiler bile verebilir artık.



Dünya tarihi kimliklerden oluşuyor, kimlikler ise zihinlerde kurguladığımız imajlardan. Aslında hepimiz bir tanımlama yaparken, birilerini bir kalıba sokarken kendi zihin dünyamızın bize getirdikleri ile bir çerçeve çiziyor ve içini dolduruyoruz. Karşıdaki “aslında öyle değilken,” kemikleşmiş, bazen hastalıklı bir bir düşünce karşımızdaki “şeyleri” olmadığı imajlara sokuyor, olmayan semboller ile eşleştiriyor. Hakikat ile imajlar arasına böylece mesafeler giriyor. Hepimiz “aaa bak onu takmış demek ki o böyle, saçını sağdan ayırmış kesin o bunlardan, sakalının uzunluğuna bak hele şuculardan” cümlelerini ister iradi ister gayri iradi kuruyor ve zihnimizdeki sembollerin imlediği şeyleri karşı tarafa bir kimlik olarak biçiyor, ardından kisveye büründürüyoruz. Bu örnekler daha lokal olarak karşımıza çıkarken küresel olarak “Müslüman olmak, sakallı olmak, başörtülü olmak” çok daha farklı anlamlar ifade ediyor bazıları için. Birer kamusal tehdit, birer terör ve anarşi, küresel kriz vs. vs. unsurlarına dönüşüveriyor/dönüştürüveriyoruz. Utanç verici olsa da bu tarz imgelemelere alıştık az çok hepimiz. Son günlerde ise alışılmışın dışında “siyasallaşan” yeni bir imge var : Helal gıda…

Ayrımcı dil, sert politika

Gün geçtikçe artan İslamafobik hareketlere bir yenisi daha eklendi. Fransa’da Macron yönetimi ülkedeki Müslümanlar ile ilgili yeni yaptırımlara yelken açtı. Ülkede İslam’a karşı söylem ve yaptırımlar yeni değil. Laiklik adı altında ayrımcı bir dil, sert eleştiriler ve müslümanların temel yaşamsal haklarına, kutsallarına saldırılar yukarıda bahsettiğim gayri iradi zihinsel imgelemeden kaynaklı olsa gerek zihnimizde Fransa ile eşleşmiş durumda. Tabii 2005, 2016 olaylarını ve Charlie Hebdo gibi tarihi arka planları unutmamak gerek.

Son olarak Fransa İçişleri Bakanı Gerald Darmanin’in BFM TV kanalında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Ülkedeki marketlerde helal gıda ürünlerine özel reyonların bulunduğunu görünce şok olduğunu, bu reyonlardan rahatsız olduğunu, komünitarizmde kapitalizmin bir sorumluluk payı olduğunu düşündüğünü, cemaatçiliğin böyle başladığını ifade etmesi adeta bir infiale yol açtı. Darmanin “Sadece helal gıda ürünleri olan bölümler olmamalı” diyerek marketlerdeki helal gıda ürünleri için özel departmanların bulunmasına karşı olduğunu söyledi. Bunun üzerine sosyal medya ikiye ayrıldı. Kimileri Bakanı haklı bulurken kimisi bunun duydukları en aptalca şey olduğunu ifade etti. İşin içine ülkenin önde gelen gazetecileri, sanatçıları, siyasetçileri de dahil olunca trend topic olan #Darmaninhalal hastaghi aldı başını yürüdü ve ülkenin gündemini koronavirüs vaka sayısında günlük rekorunu kıran Fransa’dan, bambaşka bir noktaya taşıdı. İlerleyen saatlerde ise Bakan yaptığı açıklamada, helal veya koşer gibi topluluk ürünlerini kesinlikle kastetmediğini, süpermarketlerde sunulan özel ürün raflarını kastettiğini söyledi. Helal et gibi ürünlerin süpermarketlerde satılmasını anladığını ancak neden ayrı bir raf/bölüm olduğunu anlayamadığını, Müslümanlar için bir bölüm, Yanudiler için bir bölüm olmasının cemaatçiliği başlattığını söyledi. (İlginçtir ki 2012 Fransa başkanlık seçimlerinde Sarkozy aşırı sağcılardan oy toplamak için helal et kesim konusunu seçim kampanyasında malzeme olarak kullanmıştı.)

Fransa İçişleri Bakanı Gerald Darmanin, ülkedeki marketlerde helal gıda ürünlerine özel reyonların bulunmasından rahatsız olduğunu söyledi.

Laikliğe başkaldırı mı?

Bakanı haklı bulanlar marketlerde “helal gıda reyonlarının bulunmasının bir cemaatçilikçilik, ayrımcılık, faşistlik, Fransa laikliğine karşı başkaldırı” olarak değerlendirdi. Bir an önce bu reyonların kapatılmasını isteyenler, cezai yaptırım talep edenler de oldukça ön sıralardaydı. Binlerce tweet “Darmanin’e katılıyorum, çok haklı. Bir süpermarketin helal gıda reyonundan alışveriş yapmak apaçık bir tarafgirliğin, dini bir cemaatçiliğin ve ırkçılığın göstergesidir” şeklindeydi.

Bunun karşılığında sayıca hatrı sayılır bir grupta Darmanin’in açıklamasını tiye aldı. Darmanin’e Fransız laikliğinin domuz içermeyen et ürünleri tarafından nasıl tehdit edildiği soruldu. Bir sosyal medya kullanıcı şöyle tweetlemişti: “Dün süpermarkette helal ve koşer mutfak raflarının önünden geçtim, Kuran ve Tevrat almaya koştum, bütün gün dua ettim ve birden radikalleştim..”

Şayet Bakan gerçekten helal gıda reyonlarının bir cemaatçilik, bir etnik gruplaşma olduğunu düşünüyorsa ülkede artık İtalyan pizzası, Japon suşisi, Çin makarnası ve Türk kebabı yenilmemesi, sadece Fransız peyniri ve yemekleri yenmesi gerektiğini ifade etti bazıları. Hatta sosyal medya kullanıcıları, bu tarz reyonlara bir yasaklama getirilmesi halinde İçişleri Bakanı’nın mantığına göre Fransız peyniri reyonlarının dahi kapatılması gerektiğini öne sürdü.

Müslüman olmayan birçok vatandaştan da destek geldi. Destekçilerin çoğu Müslüman veya Yahudi olmamalarına rağmen helal veya koşer ürünleri tercih ettiklerini, bu ürünleri daha sağlıklı, güvenli ve lezzetli bulduklarını ifade ettiler. O halde ateist olan veya farklı bir inanca sahip olan birinin helal gıda reyonundan alışveriş etmesi bakan Darmanin için aynı tehlikeyi barındırıyor muydu?

Darmanin’in açıklaması bir yerde Yahudi vatandaşları da ilgilendiriyordu elbet. Çünkü Yahudi şeriatına göre beslenme şekli olan koşer reyonları da hem ülkede hem Avrupa’da oldukça yaygın. Yani bizdeki helal gıdanın Yahudilikteki karşılığı diyebiliriz koşer için. Ki bu minvalde bazı Yahudi gruplarından da Müslümanlara destek geldi.

Ötekileştirme farkındalığı

Hayret ki kimse “helal gıda reyonlarından alışveriş yapanlar ayrılıkçı-ırkçıdır” diye gruplama yaparken kendi ötekileştirmesinin farkında olmuyor, kendi ayrılıkçı sesini duymuyordu. Ya da bilinçli bir farkında olmama taklidi de diyebiliriz. Bu mantıktan hareketle “beslenme tercihlerine göre gruplama, yaftalama yapmak nasıl bir faşizanlık oluyor? Domuz eti, alkol tüketenler içinde böyle bir etiketleme yapılabilir mi?” Soruları akla geliyor. Hasılı Fransa’da süregelen ötekileştirme politikaları akıl tutulmasında zirveyi yaşıyor. Kıyafet, sakal üzerindeki etiketlemelerin ya modası geçmiş ya da bu ötekileştirme yetersiz gelmiş olacak ki artık market alışverişi bir fişleme yöntemi olarak işlev görüyor. Hangi ürünleri aldığınız sizin ideolojinizi gösterir, hatta tehdit unsuru olup olmadığınız hakkında istihbari bilgiler bile verebilir artık. Tanıdık geldi değil mi? :)

Beslenme alışkanlıklarını inançlarına göre şekillendirme talebi inanç özgürlüğünün de ötesinde temel bir insani hakken artık Fransız hükümetince siyasi hatta ideolojik bir unsur taşır hale geldi. Helal reyonlarından alışveriş yapanlar bir nevi teröristlere eşleştiriliyor bazılarınca. Tıpkı daha önce başörtüsü takan kızların, çarşaf giyen kadınların ve sakallı erkeklerin bazı kesimlerce aleni olarak terörist olarak ilan edilmesi gibi. Hatırlayalım Nisan 2015’te Charleville-Mézières şehrinde Collège Leo Lagrange okulunda Sarah adlı 15 yaşında lise öğrencisi, sadece “çok uzun” bir etek giydiği gerekçesiyle derse alınmamıştı. Daha öncede başörtüsü taktığı için derse alınmayan Sarah, başını açmayı kabul etmiş bu sefer de eteğinin “çok gösterişli dini bir sembol olması” gerekçesiyle derslere alınmamıştı. Bizde 42. Fransa’da bilmem kaçıncı maddededir: “hiç kimsenin eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamayacağı”. Ama imajlar bazen hukukun önüne geçebiliyor.

İşlerin bu noktaya gelmesi Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un, 2 Ekim’de, hükümetinin “İslamcı ayrılıkçı” fikirlerle mücadeleye ilişkin bir yasa tasarısı hazırladığını ve 9 Aralık’ta Bakanlar Kuruluna sunacağını duyurması ile başlamış, 16 Ekim’de öldürülen öğretmen vakası üzerine Fransa cumhurbaşkanının olayı “İslamcı terörist bir saldırı” olarak nitelemesi üzerine ayyuka çıkmış gözükse de islamafobik bu tavrın kökleri çok eskilere dayanıyor esasında.

Kökleri Rönesans’ta

Malumdur ki Fransa 1789 ihtilali sonrası laiklik denilince ilk akla gelen sembol ülkelerden biri olmuştu. Aslında rejime karşı protestan bir çıkış fikrinin köklerini Rönesans Dönemi’ne kadar götürmek de mümkün. Dönemin eski rejime karşı muhalif, devrimci çıkışlarını ve Katolik Klisesi ile antiklerikal düzen savunucuları arasındaki ayrılıklarını okumak bize bugünün Fransız laikliği hakkında ipuçları verebilir. Çıkış itibari ile Fransadaki laiklik bugün pratik edilen laiklikten farklı. Fransız laisizmi siyasi bir erk ile dini kurumları ayıran bir prensip aslında. Küresel bir tanımlama ile “Devletin dinden ayrılması”. Ancak bu, devletin tarafsız kalması, vatandaşların din özgürlüğünü garanti etmesi, vatandaşların özgürlükleri hakkında herhangi baskıcı bir tutum sergilememesini ifade eder. Aslında bu prensibin 1789 Fransız Devrimi ardından insan haklarını korumak amacıyla Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi yayınlayan bir ülkede kabul görmesinin, ülkenin yönetim felsefesi ile de oldukça entegre göründüğü söylenebilir. Ancak ne oldu nasıl oldu bilinmez Laiklik kavramı yıllar içinde çok farklı anlaşılır oldu. Bu yanlış anlaşılma prensibin çıktığı Fransa ile sınırlı kalmadı ülkemize hatta birçok ülkeye sirayet etti. Artık laiklik denilince başta İslam’a karşı takınılan tavırlar, sonrasında diğer dinlerin her türlü kamusal alandan dışlanması anlaşılmaya başlandı. Ülkemizde de 28 Şubat sürecinde yaşanılan ve kısmen hala etkisinin devam ettiği görülen, laiklik üzerinden ortaya konulmaya çalışan erk, idea bunun en büyük göstergesidir. İmam hatipli olmak, başörtülü kamusal alanda bulunmak, okula gitmek, hastanede tedavi olmayı talep etmek laik ilkeler gereği! bir tehdit unsuru barındırdığından bir çok engeli, yasağı beraberinde getirdi. Hasılı Fransa’da başkalaşan laiklik tanımı, tüm yanlış anlaşılmalarıyla topraklarımızda böyle neşv ü nema buldu.

Peki Fransa’daki laiklik kavramı, ne olmuştu da bir hukuk devletinde göçmen olsun, vatandaş olsun kendini Fransız toplumunun bir parçası kabul eden herkesin adaletten aynı ölçüde yararlanacağı, hiç kimsenin dininden, etnik kökeninden dolayı aşağılanmadığı, ötekileştirilmediği, devletin nötr kalıp, kamusal alanda farklı inanç sahiplerinin eşit haklara sahip olduğu bir düşünceden, kamusal alanda “benim gibi olursan, benim inandığıma inanırsan temel haklardan yararlanabilirsin” gibi baskıcı-despotik bir anlayışa dönüştü. Bir idea olarak laiklik böyle güzellenirken pratikte bu nasıl mümkün olmadı? Zira Batılının tahayyülündeki müslüman algısı yazının en başında bahsettiğimiz imaj ve imgelerden öteye gidemedi, gitmedi. Elbette bunda Fransa’nın 20.yy.da özellikle zamanında büyük sömürgesi olan Kuzey Afrikalı müslümanlar tarafından yoğun göç alması ile birçok entegrasyon sorunu yaşmasının payı da büyüktür. Ne yapılırsa yapılsın Bir Fransa hatta Avrupa kimliğinin içine asla alınamayan mülteciler ve müslümanlar hal böyle olunca “öteki” oldular, asla entegre olamayacakları bir yapının tehditleri olarak görüldüler ve gösterildiler. Zamanla da bu durum göçmenlerden ziyade “radikalizm” tehdidine evrildi. Artan gerginliği azaltacak bir çözüm içinse entegrasyonu sağlayacak bir “Laik İslam ara modeli” tampon olarak kullanıma başlandı. Belli ki eli silahlı göbeğine kadar sakallı Müslüman imajı değiştirilmek isteniyordu. Modern Avrupa normlarına uygun, Avrupa’nın kılık kıyafetine göre, beslenme alışkanlıklarına göre şekillenmiş bir dini anlayıştı kastedilen ve istenilen. Ancak görünüşte ve yaşayıştaki imajlar değişse de zihinlerdeki imajlar değişmedi.

Yabancı ve öteki

Bugün Fransa’da başörtüsünü nasıl bağlarsa bağlasın, sakalı ne şekilde olursa olsun Batılı tahayyülündeki Müslüman hep aynı kaldı: “yabancı ve öteki”. Öyle ki 20. Yy ortalarından itibaren şekillenen bu düşüncenin en son tezahürüde son olaylarda Macron tarafından dile getirildi.

“Cumhuriyetin ortağı olması için İslam’ın yapılandırılması gerekiyor.” ifadelerini kullanan Macron, “Fransa’daki Müslümanların ayrılıkçı” fikirleri savunan bir ideolojilerinin olduğunu, bu kişilerin kendi yasalarını Fransa’nın yasalarından üstün gördüğünü ileri sürerek İslam’ı hedef göstermişti.

Peki marketlerdeki helal gıda reyonlarına bile tahammülsüz “Avrupalı’nın” bu rahatsızlığının temelinde yatan neydi? Nilüfer Göle’ye göre “Batı için İslam’ın modernitenin “çağdaşı” haline gelmesi ve görünürlük kazanması, modernitenin seküler sembolleriyle çelişerek yeni çatışma alanları üretmekte”idi. Edward Said’e göre ise Avrupa kültürü, kendisinden düşük gördüğü Doğu’dan farklılaşarak deyim yerindeyse “ötekileştirerek” kendi kimliğini güçlendirmiş ve belirlemişti. Ötekileştirdiğin bir kimlikten de nefret etmek, suçlu bulmak çok zor olmasa gerek. Kaldı ki pandemi ile zirveye ulaşan Fransa ekonomik krizinin faturası da uzmanlara göre Müslümanlara kesildi. Yanlış duymadınız Fransa’nın ekonomik sıkıntılarının sorumlusu Fransız ulusal kimliğine zarar veren Müslümanlar olarak ilan edildi.

Hasılı Fransa’da trajikomik bir akıl tutulması son sürat devam ediyor. Peşinde birçok soru bırakarak.

“Ayrılıkçı” tavır, marketlerde helal gıda reyonlarından alışveriş yapan Müslümanların mı yoksa ekonomik krizin müsebbibi olarak Müslümanları işaret eden ulusalcıların mı?

Laiklik söylemi temelindeki İslam’ın dogma olduğu iddiası bundan sebeple hiçbir zaman ve mekanda Avrupa normlarına uygunluk teşkil etmeyeceği, asla laik değerler ile örtüşmeyeceği iddiası acaba Avrupa’nın kendi tarihi tecrübesinden mi kaynaklanıyor?

Aydınlanmacı düşünce yıllarca mücadele ettiği Hıristiyan/Kilise dogmasının yerine 21. yüzyılda İslam’ı mı koyuyor?

Bu sorular bazılarınıza iyimser-antropolojik sorular gibi gelebilir. Kim bilir. Ancak sorular üzerinde düşünmekle birlikte altını çizmekte fayda var: Bu yazı “laikliği yanlış anlıyoruz” diyerek bir laiklik güzellemesi yapma niyetinde değildir. Laikliğe veya Avrupa normlarına ayak uyduracak yapılandırılmış bir İslam söylemi peşinde de değildir. Peşinde olduğu, şartlar, zamanlar değişse de uygulanan sistematik ötekileştirme politikalarının değişmediğidir. Ve bu ötekileştirme politikalarının en çok Müslümanlar üzerinde uygulandığı gerçeğidir. Peşinde olduğu bazı politikaların özgürlük nidaları altında kurgulanmış imajlara mutlak inançla nasıl adaletsiz ve despotik yaklaştığıdır. Son sözü de şudur: “Bize” göre değil de “size” göre “La Liberte”.

neslihanvural1700@gmail.com