Meral Akşener, treni neden kaçırdı?

Dr. Ramazan Akkır/ Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi
02.02.2019

Türk siyaseti 25 Ekim 2017 tarihinde yeni bir siyasi partinin kuruluşuna tanıklık etti. Meral Akşener liderliğinde kurulan İYİ Parti’nin sloganı, “Türkiye İYİ olacak”tı. Siyasi pozisyonunu “milli merkez” olarak kodlayan bu yeni oluşumun ideolojik elementleri; Türk milliyetçiliği, sekülerizm, liberalizm, Atatürkçülük, muhafazakârlık ve parlamentarizm gibi birbirinden farklı, hatta çelişkili kavramlar etrafında şekilleniyordu.



Türkiye’yi dünyanın ilk 10 ekonomisi içine sokmak, yeni bir anayasa ile parlamenter sisteme geri dönmek, demokratik bir siyasi partiler kanunu yapmak, basın özgürlüğünde Avrupa Birliği standartlarını uygulamak ve ilk beş yılın sonunda; kişi başına düşen geliri 14 bin 500 dolara çıkarmak, eğitim yaş orta-lamasında 11 yıla ulaşmak, 40 yaş altında kadınlarda okur yazarlık oranını 100’e çıkarmak, küresel refah endeksinde Türkiye’yi 40 ülke arasına sokmak, işsizlik oranını yüzde sekizin altına düşürmek gibi parlak vaatlerde bulunan İYİ Parti’nin provokatif söylemlerinin omurgasını ise “Erdoğan karşıtlığı”, “basın özgürlüğü” ve “parlamentarizme dönüş” sloganları oluşturuyordu.

Ancak 24 Haziran 2018 tarihinde yapılan genel seçimlerde işler pek de beklendiği gibi gitmedi; yüzde 9,96 oy ile 43 milletvekilini parlamentoya gönderebilen İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, Cumhurbaşkanı adayı olarak partisinin bile gerisinde kalarak yüzde 7,29 oy alabildi. İYİ Parti ve Akşener, ağır aksak adımlarla siyasi yolculuğuna devam ediyor. Peki, hedeflerinin gerisinde kalan Akşener, Türk siyasetinde kalıcı bir etki oluştu-rabilir mi? Dahası, 31 Mart 2019 tarihinde yapılacak yerel seçimlerde varlık gösterip başka bir siyasi atmosferin kapısını aralayabilir mi? Yoksa Meral Akşener için Türkiye’yi yönetme treni kaçtı mı?

Temsilde yetersizlik

Öncelikle herhangi bir partiyi diğerlerinden ayıran temel faktörlerin başında, kullandığı politik dil ve söylem gelir. Çünkü söylem bir gerçeklik in-şasıdır. Söylemlere tekabül eden toplumsal tasavvur ve gerçeklikler vardır. Hiç şüphesiz, söyleme dayalı değişimin en açık yaşandığı alanlardan birisi siyaset ve politik zemindir. Bundan dolayı, politikayla uğraşanlar, toplumu ikna edebilmek için güçlü söylemlere ihtiyaç duyar. Güçlü bir söylem düzeni içinden konuşup topluma nüfuz ederek etki ağını genişletir. Etkili bir söyleme ve söylemi temsil eden mottoya sahip olmayan partiler ise, uzun vadede varlığını korumaya güç yetiremez.

Gelelim, İYİ Parti’nin durumuna… Her şeyden önce Akşener, etkili bir siyasi söyleme sahip değil. Bu yargının en belirgin kanıtı, gündem oluştu-ramaması. Gündeme yön veremediği gibi ufak tefek tartışmaların dışında gündeme çıkmayı da başaramamış olması. Oysa Akşener’in ve partisinin Türk siyasetinde kalıcı olabilmesinin yolu; etkili, kuşatıcı, güncel ve sorunlara temas eden bir söylemin varlığını gerekli kılıyordu. Akşener’in konuş-malarında ‘basın özgürlüğü’, ‘cumhurbaşkanı olmak’, ‘parlamenter sisteme dönüş’ ve ‘Erdoğan karşıtlığı’ öne çıkıyordu. Ne var ki, bu söylemleri hayata geçirecek vasata nasıl sahip olacağı, halkı nasıl ikna edeceği belirsiz kalıyordu. Karşıtlığı politik söyleme dönüştürmek dışında seçmene bir şey söylemeyen bir politik aktörün veya siyasi partinin varlığını sürdürmesi siyasetin doğasına aykırı görünüyor.

Suriyeli mültecilere karşı popülizme başvurması bunun en somut örneklerindendi. Yalan yanlış bir takım söylemler siyasi hareket açısından so-nuç verici olmadı, aksine Suriyelileri ötekileştirmesi, nefret dilini kullanmasıyla kalakaldı. “Yanlış dış politikayla Suriyeli sığınmacılar için 40 milyar dolarımızı harcadık… 4 milyon Suriyeliye Esat 8 milyar dolar harcıyor. Ne zorumuz var da paramızı bu maceraya harcıyoruz. Bu para, benim mille-timin parası. Bu para, milletimin alamadığı maaş zammı. Bu para, çarşıda pazardaki zammın sebebi. Bu para, ödenemeyen senetlerin kapanan kepenklerin sebebi.” Akşener’in konuşmalarında çokça değindiği bu konu, her şeyden önce coğrafyanın ruhuna aykırı. Eğer Akşener politik arenada var olmak ve gök kubbede hoş bir seda bırakmak istiyorsa, söylemini içinde yaşadığı coğrafyanın ruhuna uygun bir biçimde güncellemeli ve toplu-mun gerçekçi sorunlarına odaklanmalıdır.

İkincisi, Akşener liderliğinin toparlayıcı, kucaklayıcı ve sürükleyici olma özelliği yok. Aslında “milli merkez” iddiası; toparlayıcı, kucaklayıcı, kuşatı-cı olma iddiasıdır.

Toplumun ve siyasetin farklı tabakalarını içinde barındıran merkez, liderin politik gücüne bağlı etkinliğini genişletir. Türk siyasal hayatında merkez veya çevre siyasetinin birçok örneği bulunmaktadır. Demokrat Parti’nin, Anavatan Partisi’nin veya AK Parti’nin önemli özelliklerinden birisi, toplu-mun farklı kesimlerine ait seçmeni kendi şemsiyesi altında toparlayabilme gücü olmuştur. Yanı sıra, seçmenden aldıkları destek ile kendi politik ko-num ve duruşlarını konsolide etmişlerdir. Bu toparlayıcı ve dönüştürücü güç, partileri de merkez partisine dönüştürmüştür. Türk siyasi tarihine “beyaz ihtilal” olarak geçen ve 14 Mayıs 1950 tarihinde yapılan genel seçimlerde 27 yıllık CHP iktidarını deviren Demokrat Parti’nin ideolojik omurgasını liberalizm, muhafazakârlık, demokrasi gibi değerler oluşturuyordu. Oysa 1950’ye kadar Türk siyasi hayatına hâkim olan güç, CHP ile partinin taba-nını oluşturan ve ideolojisini belirleyen asker-sivil kökenli devletçi seçkinlerdi. Toplumun belli kesimlerine uzak olan seçkinler, bürokratik devlet anlayışının da temsilcileriydi. Demokrat Parti’yi iktidara taşıyan “Yeter! Söz Milletindir” söyleminde mündemiç olan siyasal hakikat toplumun farklı kesimlerini temsil edenlerin halkın vekaletiyle iktidara el koymasıydı. Demokrat Parti de söylem ve pratikleriyle halkın vekili olduğunu kısa sürede ortaya koymuş; ekonomik, toplumsal ve demokratik dönüşümü sağlamayı başarmıştı. Buna ilaveten, uygulamış olduğu siyaset biçimi ile de toplu-mun farklı kesimlerini kendi çatısı altında toplayabilmişti. Böylece Tek Parti döneminin dışlayıcı politikasının sonucunda siyasetin dışında kalan çoğu toprak ağası, köylü, taşralı, esnaf veya tüccar olan toplumun geniş bir kesimi Adnan Menderes’li Demokrat Parti’de temsil edilme imkânı bul-muştu. Bir diğer örnek de 20 Mayıs 1983’te Turgut Özal tarafından kurulan Anavatan Partisi’dir. Milliyetçi, muhafazakâr, liberal ve sosyal-demokrat eğilimleri temsil eden Özal, karizmatik liderliği ile toplumun farklı kesimlerini Anavatan Partisi’nde buluşturmayı bilmiş ve tek başına iktidara yürü-müştü. Karizmatik liderlik etrafında örülen, tutarlı ve bütüncül söylemin gücü ile konsolide edilen bu toparlayıcılık özelliği ne İYİ Parti’de ne de Meral Akşener’in şahsında bulunuyor. Daha da ötesi, Türkiye’nin farklı toplumsal kesimleri iktidardaki AK Parti tarafından temsil ediliyor. Farklı kesimleri yanına çekecek bir siyasi duruş ve söylem ortaya koyamamış İYİ Parti aynı zamanda varoluş gerekçesini oluşturamamış demektir.     

Başarısızlığın soğuk yüzü 

Türk siyasal hayatında ana bir partiden ayrılarak veya bölünerek kurulan partilerin genel olarak başarısız oldukları gerçeği Akşener hareketinin daha ilk adımda tökezlediğini gösteriyor. İstisnaları olmakla birlikte, girmiş oldukları ilk seçimde toplumun teveccühünü kazanamayan bu partilerin başarılı olma ihtimalleri oldukça düşüktür. Türk siyasi kültürü, kısa sürede kendini feshetmek zorunda kalmış bu tür partilerin laboratuvarı gibidir. 26 Ocak 1954 tarihinde kurulan ve kurucuları arasında Demokrat Partili (DP) Hikmet Bayur, Kenan Öner, Ahmet Tahtakılıç ve Osman Bölükbaşı’nın bulunduğu Millet Partisi, DP’li 19 vekilin ayrılmasıyla kurulan Hürriyet Partisi, yine DP’den istifa eden Ekrem Alican başkanlığında kurulan Yeni Türkiye Partisi (YTP), 12 Mayıs 1967 CHP’den ayrılan Turhan Feyzioğlu ve arkadaşları tarafından kurulan Güven Partisi, Adalet Partisi’nden ayrılan Ferruh Bozbeyli liderliğinde kurulan Demokratik Parti, Süleyman Demirel’in karizmatik liderliğinin sembolü hükmünde olan Doğru Yol Partisi’nden ayrılanlar tarafından kurulan ve başkanlığını Hüsamettin Cindoruk’un yapmış olduğu Demokrat Türkiye Partisi, DSP’ten ayrılanlar tarafından kuru-lan ve büyük bir medya desteğine sırtını yaslayan İsmail Cem’in kurduğu Yeni Türkiye Partisi, CHP’den ayrılan Emine Ülker Tarhan tarafından kurulan ANA Parti, yine CHP’den ayrılan ve Yaşar Nuri Öztürk tarafından kurulan Halkın Yükselişi Partisi ve son olarak AK Parti’den ayrılan Ab-düllatif Şener tarafından kurulan Türkiye Partisi gibi partiler; ana bir partiden ayrılan şahıslar tarafından kurulmuştur. Ancak bu oluşumlar, kısa süre içinde başarısızlığın soğuk yüzü ile karşı karşıya kalmışlar ve kendilerini feshetmek zorunda kalmışlardır. Bu partilerin başarısızlıkları yakından ince-lendiği zaman temel gerekçenin rahatsızlık, parti içi çatışma ve ayrılıkla son bulan sürecin sahih gerekçelere dayanmaması olduğu görülecektir. Çünkü zamanı gelmiş bir fikri engelleyebilecek herhangi bir siyasi güç yoktur.  

Angaje olmanın nesi İYİ?

Bütün bu gerekçeler İYİ Parti’nin neden başarılı olamadığını ve olamayacağını ortaya koyuyor. Tam da bu başarısızlıktan dolayı Akşener’in CHP’ye angaje olmak dışında pek bir seçeneği bulunmuyor. Son kertede, bu durum İyi Parti Bursa Milletvekili Ahmet Kâmil Erozan’ın da söylemiş olduğu gibi İYİ Parti’yi “Başka bir partinin koltuk değneği” yapar. Bunun yanı sıra, İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Ümit Özdağ’ın 24 Haziran seçimlerinde beklenen düzeyde oy alamamalarının sebebini CHP ile ittifak yapmalarına bağlamasına rağmen yerel seçimlerde CHP ile yeniden ittifak yapılma kararının alınması; İYİ Parti’nin CHP’nin bir aparatına dönüştürmesi, kendi siyasi geleceğini ve oldukça az olan siyasal sermayesini tüketmesi anlamına gelir. İYİ Parti’yi CHP’nin limanına yanaştıran bu süreç gösteriyor ki, Akşener için deniz bitti. Geminin limana çekilmesi yakın-dır. 

@AkkiRamazan