Merkez-çevre siyasetinin dönüşümü ve yeni arayışlar

Turgay Yerlikaya
24.09.2017

Farklı siyasal pozisyonların aynı ideolojide buluşmasının imkansızlığını görerek onları ortak bir tema etrafında toplamaya çalışan entelektüel çaba, Erdoğan karşıtlığında en yeni tarz olarak kendisine yer bulmaktadır. Histeri derecesine varan Erdoğan karşıtlığının, siyaset yapma imkanlarını tıkadığı ve Türkiye’deki demokratikleşme mücadelesine katkıda bulunmadığını söylemek gerekmektedir.



Foucault’nun güç ve iktidar ilişkilerinin çözümlemesini içeren ve önemli bir motto haline gelen “Nerede bir iktidar varsa orada direniş vardır” analizi, baskılanan öznelerin bir çıkışı olabileceğine işaret etmektedir. Bu çıkışın nasıl olacağına dair kapsamlı bir çerçeve ortaya koymayan düşünür, direnişin önemine yaptığı vurguyla bilinmektedir. Foucault’dan mülhem tartışmayı tam tersi istikamette ele alanlar ise “Nerede bir direniş varsa orada iktidar vardır” ifadesini kullanmış ve direnişin kendisini de bir iktidar mücadelesi olarak yorumlamıştır. Türkiye’de merkezin el değiştirme ihtimaline karşı bir reaksiyon olarak okunabilecek her hareket, direnişin de bir iktidar formu olabileceğini işaret eden bu perspektiften analiz edilebilir.
 
Söz konusu el değiştirme ihtimaline karşı yakın tarihli bir reaksiyon olan Gezi Parkı protestoları sembolik açıdan oldukça önemlidir. Gezi Parkı bu anlamda sadece çevresel düzenlemelere karşı verilmiş bir mücadele değil tedrici bir biçimde evrenini genişleten ve farklı siyasi pozisyonları aynı tema etrafında toplayan (Erdoğan karşıtlığı) bir “direnişi” ifade etmektedir. Loic Wacquant’ın deyişiyle kültürel burjuvazinin öncülük ettiği bir isyan olan Gezi Parkı Eylemleri, Türkiye’deki çevrenin merkeze doğru hareketlenmesinin yarattığı tedirginliğin bir sonucu olarak ele alınabilir. Her ne kadar heterojen bir kompozisyon gösterse de Gezi’nin ana omurgasını oluşturan kitle Türkiye’deki ayrıcalıklarını kaybetmek istemeyen sınıflardan oluşmaktadır.
 
Gezi Parkı’ndan bu yana söz konusu heterojenliği AK Parti karşısında ortak bir tema etrafında toplama ve bir blok oluşturma çabası her seçimde kendisini göstermektedir. 2019 yılına gidilen süreçte de kendisini gösteren bu arayışlar, AK Parti iktidarı döneminde ortaya çıkan değişim sancılarının bir sonucudur. Türkiye’de farklı zaman dilimlerinde ortaya çıkan yaşam tarzı söylemleri de benzer bir iktidar mücadelesi içerisinde ortaya çıkan kayıplara karşı bir reaksiyon olarak analiz edilebilir. Bu nedenle Türkiye’de zaman zaman ortaya atılan laiklik ve yaşam tarzı söylemleri tarihsel süreç içerisinde kazanılmış veya zorunlu olarak domine edilmiş alanların yer değiştirmesinin bir sonucu olarak yorumlanabilir. Nitekim çevreye ait sembol ve simgelerin merkezde daha fazla görünür olması, demokratikleşme olarak ele alınmak yerine laiklik ve yaşam tarzı söylemleri üzerinden ele alınmış ve ideolojik olarak araçsallaştırılmıştır. Bu nedenle son dönemlerde ortaya çıkan ve irtica söyleminin revize edilerek yaşam tarzlarının tehdit edildiği algısına evrilen siyasi projeksiyon, 2019 yılına giden süreçte kullanışlı bir enstrüman olarak kendisine yer bulacaktır.
 
Yaşam tarzı, din/gelenek
 
Türkiye’deki en önemli tartışma alanının din olması, kabaca merkez-çevre olarak adlandırılan toplumsal sınıfların kendilerini bu alan üzerinden konumlandırması sonucunu doğurmuştur. Çevrenin temsilcisi pozisyonunda olan toplumsal aktörlerin kendilerini bürokrasi ve devletin merkezinden dışlayacak pratiklerle karşılaşmaları, her zaman gerilimli bir alanın varlığını icbar etmiştir. Kendisini merkez olarak kabul eden tarihsel blok, modernleşmeyi sekülerleşme olarak ele almış, din ve gelenek burada öteki olarak konumlandırılmıştır. Devlet politikası olarak kabul gören bu seçkinci modernleşme yaklaşımı, çevrenin merkeze doğru olan hamlelerini pasifize edecek bir ortamın varlığına zemin hazırlamıştır. Nitekim Demokrat Parti tecrübesi ile başlayan çevrenin merkeze doğru hareketlenme girişimi, 1960 askeri darbesi ile sekteye uğratılmış ve darbenin ardından parti kapatılmıştır. Yine benzer biçimde Milli Nizam Partisi’nin devamı olan Refah Partisi de laiklik gerekçe gösterilerek kapatılmış ve oluşan sosyo-politik ortam uzun süre devam etmiştir. Din-devlet ilişkilerinin rehabilitasyonunda önemli adımlar atan ve Türkiye’de kronik bir sorun olan başörtüsü serbestisini mümkün kılan AK Parti de benzer bir sona maruz kalmaktan sadece bir oy ile kurtulmuş ve laiklik karşıtı faaliyetlerin odağı olmak gibi bir suçlamanın tarafı olmuştur. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın, AK Parti’nin “Laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği” gerekçesiyle 2008 yılında açtığı davada partinin kapatılması talep edilmiş ve dönemin başta Erdoğan olmak üzere birçok siyasetçisi hakkında siyasetten uzaklaştırma talebinde bulunulmuştur. Anayasa Mahkemesi’nde görülen davada altı üye partinin kapatılması beş üye de kapatılmaması yönünde oy kullanmış ve parti kapatılmaktan son anda kurtulmuştur.
Çevrenin merkeze doğru ilerleyişinin sembolik alandaki en önemli karşılıklarından biri başörtüsü yasağının kaldırılmasına yönelik hamlelerdir. 1980 askeri darbesinin ardından düzenlenen kılık kıyafet kanununun kamu kurumlarında başörtüsüne izin vermemesi ancak yakın zamanlarda çözülebilmiş bir problemdir. AK Parti’nin yaptığı değişiklik ile başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakıldığı 2008 yılında Anayasa Mahkemesi söz konusu kararı Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle iptal etmiş ve başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasının önü kapatılmıştır. 2013 yılında başörtüsü yasağını önemli ölçüde kaldıran demokratikleşme paketinin ardından 2015, 2016 ve 2017 yıllarında sırasıyla yargı, polis ve askeriyede başörtüsü yasağının kaldırılması ile kamu sektörünün bütününde ciddi bir demokratikleşme yaşanmıştır. Yaşanan bu rehabilitasyon süreci demokrasi ve laiklik konusunda bir problem olarak algılanmış ve AK Parti laikliği tehdit eden bir parti olarak etiketlenmiştir. Son zamanlarda ortaya çıkan yaşam tarzı söylemleri de söz konusu demokratikleşme hareketlerine yönelik öfkenin bir yansıması ve merkezdekilerin çevrede yer alanlarla daha fazla karşılaşmasının yarattığı travma olarak ele alınabilir. Bu bağlamda cari iktidarın Türkiye’yi dini bir devlet formuna büründüreceği yönündeki vehim ve politik söylemler, geçmiş dönemlerde sürdürülen “laiklik tehdit altında” söyleminin revize edilmesine yönelik politik bir hamle olarak okunabilir.
Muhalif blok kehaneti
 
AK Parti’nin kabaca 2009-2010 yılına kadar olan iktidarını demokratikleşme, sonrasını ise otoriterleşme ekseninde yorumlayanlar, AK Parti ile mücadelenin ancak Türkiye’deki farklı ideolojilerin birlikte hareket etmesi ile mümkün olabileceğini düşünmektedirler. Murat Belge’nin Birikim’de yazdığı “Restorasyon mu İnşa mı?” başlıklı makalede, Türkiye’nin önündeki 2019 seçimlerini işaret etmesi ve Erdoğan liderliğindeki blokun kırılması adına ortak bir tema belirlenmesinin gerekliliği üzerinde durması bu konuda önemli bir örnektir. Belge’ye göre AK Parti’ye oy verenler aslında Erdoğan’ın toplum projesini onaylayan homojen bir bloktur. AK Parti dışındaki kitle ise Erdoğan’ın toplum tasavvurundan rahatsız olan ve farklı politik eğilimlere sahip olması hasebiyle heterojen karakter gösteren bir siyasal kompozisyondur. Bu heterojenliği siyasal anlamda değerli bulan Belge, söz konusu topluluğun ideolojik olmasa da tematik açıdan Erdoğan’ın karşısında konumlandırılabileceğini düşünmektedir. Farklı siyasal pozisyonların aynı ideolojide buluşmasının imkansızlığını görerek onları ortak bir tema etrafında toplamaya çalışan entelektüel çaba, Erdoğan karşıtlığında en yeni tarz olarak kendisine yer bulmaktadır. 
 
Türkiye’de hükümet sisteminin değişimiyle birlikte güçlü bir liderliğin gerekliliği ve AK Parti’nin 2002 yılından bu yana iktidarda olması, laiklik ve yaşam tarzı tartışmalarının farklı bağlamlarda yeniden gündeme getirilmesine neden olmaktadır. 2010 sonrasında AK Parti politikalarının devletçi, milliyetçi ve otoriter bir yönelim içerdiği, muhafazakâr normların geniş halk kitlelerini tehdit ettiği ve yaşam dünyalarını baskı altına aldığı iddiası (Kürtaj eylemleri, “Beden de benim karar da”) Gezi Parkı Eylemleri’nden bu yana muhalefetin en temel eleştirileri arasında yer almaktadır. Demokratik hakların ihlal edilmesi, özgürlüklerin kısıtlanması, polis devleti uygulamaları, belirli bir hayat tarzının dayatılması, kamusal alanlarının insanların elinden alındığı, laik Cumhuriyet’in tehdit altında olduğu gibi söylemler kısa aralıklarla kendisini göstermektedir. Gezi’de kendisini Erdoğan ve AK Parti karşısında konumlandıranların, bu iddialarını farklı platformlarda sürdürmeleri her seçim döneminde karşımızda duran bir olgudur. 
 
2019’a giden süreçte de yaşam tarzı üzerinden kendisini konumlandıran ve Erdoğan’ı “kurucu dışarı” olarak kabul edip kendi kimliğini inşa eden politik yönelimlerin sadece Erdoğan muhalefetiyle hareket etmeleri yapıcı siyaset açısından önemli problemler taşımaktadır. Nitekim Gezi’de ve çatı aday formülünde görüldüğü gibi farklı politik pozisyonların sadece aynı tema üzerinden bir araya gelmeleri uzun süreli siyaset yapma formlarına evrilmede başarılı olamamaktadır. Öte yandan parçalı muhalefetin kendi iç çelişkilerini çözmeksizin ortak bir siyaset yapma tarzı üzerinden uzlaşma çabaları ve Türkiye siyasetinde Erdoğan sonrasına dair anlamlı bir projeksiyon sunmuyor oluşları önemli bir eksiklik olarak karşımızda durmaktadır. Histeri derecesine varan Erdoğan karşıtlığının siyaset yapma tarzlarını tıkadığı ve Türkiye’deki demokratikleşme mücadelesine katkıda bulunmadığını da söylemek gerekmektedir.