Mesele zenci olmak değil, zenci kalabilmektir

Prof. Dr. Mazhar Bağlı / KTO Karatay Üniversitesi
20.11.2020

Ahmet Kekeç, ne bıraktı ve ne götürdü azık olarak yanında? Bir Müslüman olarak şahitlik edeceklerim var benim. Mütmain ve cömert bir yürekle işlediği amelleri doldurdu bohçasına. Samimiyetle inşa ettiği kardeşlik halesi bıraktı geride. Dostluk bıraktı ve sağlam bir duruşu, zenci kalabilmeyi götürdü yanında.



1993 yılında Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesinin açmış olduğu sosyoloji bölümü araştırma görevliliği sınavını kazandığımda, edebiyata ve şiire olan özel muhabbetimi bilen kadim bir dostum bana “Haydi gözün aydın, Hüseyin Atlansoy ile aynı bölümde çalışacaksın” demişti. Göreve başladığımızda, Hüseyin Atlansoy, Hüseyin Pala, Niyazi Özdemir, Mesut Ergin ve Ersin Selçuk ile beraber eski öğretmen okulu olan bir binanın giriş katındaki sınıflardan birisiydi çalışma ofisimiz. Daha duvarda kara tahtası duruyordu. Sıra yerleri belliydi. Hüseyin Pala, her hafta bir düşünürün veya edebiyatçının sözünü veya fikrini o eski tahtaya yazar ve o hafta konu hep o cümle etrafında dönerdi. Konular konuları açardı. Muhabbet, deştikçe gürleşen bir pınar gibi coşardı.

İsterdik ki son cümleleri hep Hüseyin Atlansoy söylesin, o şair-i maderzattı. Bütün yatay okumalarımıza dikey bir perspektif ekleyerek bize hikmetin yolunu işaret ederdi. Engin bir ufuk ve şiir tadında bir analiz ile konuyu toparlardı. Derken Özal rahmetli oldu, yerine Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı oldu, Demirel, önce onun atadığı tüm rektörleri görevden aldı ve daha sonra kendi elemanlarını atadı. Demirel’in atadığı rektörler kısa sürede hepimizi dağıttılar.

İşte o günlerde ben Ahmet Kekeç’i tanıdım. Hüseyin Bey, sosyoloji bilgisini bir “hikmete” dönüştürmemiz için ilaveten edebiyatı da şiiri de felsefeyi de ve dahi siyaseti de iyi bilmemiz gerektiğini hep söylerdi. Bu konuları konuşurken adı en çok geçen kişiler Ahmet Kekeç ve Osman Konuk olurdu. Hüseyin Bey ondan bahsederken hep özgün bir üslubu ve son derece parlak bir zekası olduğunu söylerdi. Ama bizim yüz yüze tanışmamız nihayetinde birlikte konuk olduğumuz bir televizyon programı oldu. Kendimi tanıtıp, Hüseyin Atlansoy sizden çok bahsetti dediğimde biraz sıkılgan ama biraz da arkadaşına gurur kaynağı olmanın sevincini okudum yüzünden. Sonra bizim de özel bir hukukumuz oluştu. Programlarda, davetlerde ve ziyaretlerde görüştüğümüzde bana, “doğunun yiğit çocuğu kardeşim” derken sesindeki sıcaklık “kardeşliği” üflerdi yüreğime. Ben onun kalem ustalığını överdim o da benim akademik bilgimi. Sonra da şakalaşırdık, “kendi kendimizi methetmezsek kimsenin hakkımızı teslim edeceği yok galiba deyip gülümserdik.

Bir ironi ustasıydı

Onun romanlarına, öykülerine, muharrirliğine ve gazeteciliğine vurulanlar vardır muhakkak ama ben daha çok onun kişiliğine, cömertliğine, zekasına, duruşuna ve polemik-ironi ustalığına meftundum. İnsanı kendisine bağımlı kılan bir zekası vardı. Ve tabii cömert bir gönlü. Yirmisinde neyse ellisinde de aynıydı. Ne iktidarın el değiştirmesi onu değiştirdi ne de modernleşmenin doğurduğu dünyevileşme. Parkasını sırtından hiç çıkarmadı çünkü o sahiden sivil bir insandı. Belki sırtındaki parkasından militarist bir görüntü veriyordu ama özünde ve hakikatte çok sivil birisiydi o. Sivil kalabilmenin kolay olmadığı bir dönemde, iktidara dahil olmadığını gösteren kirli sakalları ve kıyafeti ile yüreklerimizde kor ateşler bırakıp gitti.

Hüseyin Atlansoy bir şiirinde sanki onu tanımlar; “Mesele sonuna kadar/zenci kalabilmekte der/ya malcolm x bir yerde/aynı yerdeyim milim değişmem.” Mesele zenci olmak değil, zenci kalabilmektir.

Bugün güçlü ve varsıl olmanın verdiği kibir ve modernleşmenin her şeyi öğütüp içini boşalttığı bir süreçte zenci kalabilen kaç kişi kaldı aramızda?

Vefat haberini duyduğumda aklıma ilk gelen, bu ülkede yönetici olmadıkları halde kendisini hep yönetici olarak görüp bize tepeden bakanların artık meydanı boş bulacakları oldu.

Zira o zinde güçlerin ve cuntacıların halkla olan kavgalarını da solun beyin ölümünün gerçekleştiğini de kendisini entelektüel olarak tanıtıp Tabula Rasa’nın bile ne olduğunu bilmeyen Özdemir İnce familyasının da zihin haritasını en iyi analiz edenlerden ve yazanlardan birisiydi.

Bunların çelişkilerini, sahtekarlıklarını, düzenbazlıklarını bize onun gibi berrak bir dil ile anlatacak ikinci bir isim sahiden aklıma gelmiyor. Bu konudaki diğer kalem erbabına ve düşünürlere haksızlık etmek istemem ama benim kuşağımdakilerin hayatında gördükleri en profesyonel düzenbazlık tabii ki 28 Şubat süreciydi ve o da ömrünü bu sürecin egemen aktörlerinin karanlık ve çirkin suratlarını arkasına gizledikleri “ilerici/laik” maskesini indirmeye adamıştı adeta.

En güçlü sesimizdi

Usta roman yazarları tarihin önemli bir dönemi içinde yaşananları kendi tahayyüllerindeki kahramanlara yaşattıkları şeyler ve söylettikleri sözler üzerinden hikayeleştirip anlatır ve biz okuyucular sayfa sayfa bir roman kahramanının doğuşuna tanıklık ederiz. İşte Ahmet Kekeç fonunda 28 Şubat günlerinin olduğu romanın en önemli kahramanlarından biridir benim gözümde. Hatırlayalım tüm ülke askeri vesayet tarafından irtica bahanesiyle suni ama bir o kadar acımasızca baskı altına alınmıştı. Silahsız kuvvetlerle silahlı kuvvetler ittifak halinde ülkenin tüm ötekilerine gayri nizami bir harp başlatmışlar. Toplumun her kesiminde olduğu gibi düşünen, yazan insanlar bu baskılara daha çok maruz kalıyorlar. Darbeciler bakımından en tehlikeli muarızlar o dönemin muhafazakar yazarlarıydı ve bizler bu karanlık ortamda yolumuzu aydınlatacak yazıları o dönem okuyucular üzerinde çok etkili olan gazete köşelerinde arardık. Ahmet Kekeç ise tıpkı bir roman kahramanı gibi giderek büyüyordu yazdıklarıyla, duruşuyla, karşısındakini bazen çileden çıkaracak doğruluktaki üslubuyla bizlerin de en güçlü sesi olmuştu. Her gün bir gazete alıp ilk onun köşesine göz atar, düşüncelerimizin, kaygılarımızın dertlerimizin, beklentilerimizin zihnimizden çıkıp olabilecek en mükemmel formda yazıya döküldüğünü onun köşesinde okurduk.

Siyasetle az buçuk iştigal edenler, ironinin, hakaret etmeden muhalefet etmenin ve ustalıkla polemiğe girmenin ne kadar kıymetli bir iletişim aracı ve siyasal propaganda olduğunu sanıyorum daha iyi bilirler.

Ne yaptığını bilerek polemiğe girip devam ettirebilmek zeka işidir. Ancak bizde yapılan polemikler çok kısa bir sürede hakarete ve ithama dönüşürler ne yazık ki. O bu tarz bir dil kullanmaya asla tenezzül etmedi. Kişisel husumet peşinde koşmadı. Belki de çoğu kişi onun polemiğe girdiği her kişinin ona dava açmasından, ve hakkındaki davaların yüzleri bulmuş olmasından çekindiği ya da bıktığı için hep üslubunu koruduğunu zannediyor ama gerçekte bizzat biliyorum ki öyle değildir. Nezaketinden ve yazıya olan hürmetinden işi çığırından çıkarmazdı. Nihayetinde yazının bizzat kendisinin de bir saygınlığı vardı onun için. Hüseyin Atlansoy ironiyi şöyle açıklar, “Zeki fakat aynı zamanda egemen güçler tarafından ezik kalmaya mahkum edilmiş kişilerin elindeki en güçlü silahtır” ve bu silahşorlüğü tek başına da kalsa yapan birisiydi Ahmet Kekeç.

İlk çalışmaları şiirdi

Onun yazın dünyasındaki ilk çalışmalarının şiir olduğunu öğrendiğimde, kendi kendime büyük bir şairi kaybetmişiz, keşke hep şair olarak kalsaydı diye hayıflanmıştım. Ama bugün aynı yerden bakmıyorum. Şiirin kutsallığından şüphe duyduğumdan değil, aksine onun polemiği ve ironiyi şiirselleştirdiğini fark ettiğimdendir. Bir gün sahaflarda kitapları karıştırırken ve demli çayları yudumlarken arkadaşları olan ustalara, Hüseyin Atlansoy ile Osman Konuk’a siz Aylık Dergi’de yazan (Sıtkı Caney, Mustafa İslamoğlu, Hüseyin K. Ece, Cafer Turaç, Mesut Uçakan, Nurullah Genç, Ali Osman Sali, Hasan Binay, Ömer Hazer, Muhammed Karataş, Mahmut Boynukara, İhsan Deniz, Hüseyin Korkmaz, Erdem Kışlak, Mehmet Atilla Maraş, Metin Önal Mengüşoğlu, M. Said Çekmegil… vd gibi onlarca) şairlerden en çok kimi beğeniyorsunuz diye sorar. İkisi de aynı cevabı verirler: Erdem Kışlak. Heyecanlanır, sahiden mi? Onun iyi bir şair olduğunu düşünüyor musunuz?

Hüseyin Bey evet, ben o arkadaşın çok büyük bir şair olacağını görüyorum der. O zaman kendini tutamaz ve işte o büyük şair olacak dediğiniz Erdem Kışlak benim der.

Eğer bugün bana dışardan birisi Türkiye’deki muhafazakarların, düşünsel bağlamdaki en büyük eksiklikleri nedir diye sorsa hiç tereddüt etmeden sanat-edebiyat cevabını veririm. Evet çok çok güçlü bir şiir geleneğimiz var ama onun mütemmim cüzü olan diğer sanat dallarında dişe dokunur bir varlık gösterebilmiş değiliz maalesef. Bunun derdiyle yanıp tutuşan birisiydi o. Ve bu dert onu romana, öyküye, denemeye, sinema eleştirmenliğine, polemiğe ve ironiye götürdü. Oysa o büyük bir şairdi. Modernizme Direnen Estetik adlı kitabımın sinema bahsini çalışırken bir referans beni onun Yeni Şafak’taki bir yazısına götürdü, Benim Yılmaz Güney’im… Onun da Çirkin Kral’ı “bizden” (halktan) birisi olarak görmesine o gün o kadar sevinmiştim ki ifade edemem. Zira ben de öyle düşünüyordum ama beni sınırlandıran bir çok önyargım vardı ve işin içine daima ideolojik konular da dahil oluyordu gayri ihtiyari bir şekilde. Ama o bu pencerenin yanına başka bir pencere daha açmıştı benim için. Konuya estetik açıdan da bakabilmeyi mümkün kılan bir ufuk açmıştı. Hakikati teslim etmenin ideolojik bir bağlama indirgenemez bir tavır olduğunu düşünceleriyle hiç uyuşmadığı Engin Ardıç’ı Dostoyevski’nin Gogol için söylediklerinden bahisle “hepimiz onun paltosunun altından çıktık” diyerek de bize göstermişti. Sahip olduklarımıza ilaveten bizim için dünyaya bakacak bir pencere daha açabilen bir insandı o. Keza bunu herkes için yapma çabasındaydı. Yazılarıyla insanları geniş ufuklu bir bakışa sahip olmaya davet ederdi, kendi ideolojik dünyasına değil. Bu ise bana göre kişinin öte dünyaya götürebileceği en kıymetli azıklardan birisidir. Zannediyorum pek çoğumuzun da takdir edeceği gibi, modern dünyanın en kritik konu/soru başlığı ölümdür. İnsanın mutlak emin olduğu ve bizzat bildiği tek hakikat olan ölüm. Bir gün hepimizin kapısını çalmadan açacak. Ama modern insan ısrarla onun önceden kapıyı çalmasını istiyor. Ölümü bile beklerken ölüm düşüncesinden uzaklaşmayı ne kadar da önemsiyor. Halbuki bizim geleneğimizde, özellikle de Türkiye’nin doğusunda (bilhassa da Şanlıurfa’da) insanlar, yaş kemale erince hazırda evde bir kefen bulundururlar ve arada sırada gül suyu ile temizleyip havalandırma bahanesi ile ölümün, yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğu gerçeğini zihinlerinde canlı tutmak isterler. Ama bugünün dünyasında insanlar mümkünse ölümü öteki varlık alanına ilişkin bir hakikat haline getirme çabasındadırlar. Bu konuda azımsanmayacak bir başarı da elde ettiklerini itiraf edelim. En azından ölümü gündelik yaşamın bir parçası olmaktan çıkaran bir “unutkanlık” inşa edildiğini gördük pandemiden önce. Ama işte insanın acizliğini yüzüne vuran basit bir virüs olan covid-19, onu tekrar getirip evlerimizin içine dahil etti. Mezarlıkları evlerden ve camilerden uzaklaştırmakla ölüm hayatımızdan uzaklaşmadı. İnsan tanıdık bir kadim dostunu kaybedince ölümün yakınlığını daha çok hissediyor doğal olarak ve hemen akla iki konu geliyor; ne bırakıyorum ve ne götüreceğim?

Ahmet Kekeç, ne bıraktı ve ne götürdü azık olarak yanında? Bir Müslüman olarak şahitlik edeceklerim var benim. Mütmain ve cömert bir yürekle işlediği amelleri doldurdu bohçasına. Samimiyetle inşa ettiği kardeşlik halesi bıraktı geride. Dostluk bıraktı ve sağlam bir duruşu, zenci kalabilmeyi götürdü yanında.

Cennete ilk girecekler

Bizim toplumumuzda cömertliğin çok özel bir yeri var malum, denilir ki cennete ilk girecek olanlar cömertlerdir. Cömert demek sadece maddi olarak eli açık demek değildir. Yüreğinin de eli gibi açık olması demektir. Affetmede, merhamet göstermede ve muhatabına güven veren samimiyet telkin etmede de çok cömertti. İnsan her samimi olduğu arkadaşına veya dostuna karnım acıktı haydi bana yemek ısmarla diyebilir ama bundan büyük bir zevk duyanı gördüğünüzde aç değilseniz de sırf o dostunuz o hazzı yaşasın diye ondan bir ikram talep edersiniz. Ona nazlanır, daha çok telaşlanmasını keyifle izlersiniz. Zaten işin haz veren tarafı da bu isteğin yerine getirilmesi değildir, onun bu isteği nasıl büyük bir zevkle ve telaşla yerine getirdiğini görmektir. Biliyorum ki onun kadim dostları sırf bunu söylemek için gidip onu ziyaret ederlerdi. Onun Hüseyin Bey’i arayıp “gel sana İstanbul’u yaşatayım” derken gözlerinde hep bir cömertlik parıltısı vardı.

İyi bir insan, cömert bir mümin ve sadık bir dost olduğuna şahitlik ederim, Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun, baki Allah…

Onun yerini dolduracak bir muharriri artık göreceğimi sanmıyorum, belki de içimdeki hüznü daha da büyüten budur kim bilir?

mazharbagli@gmail.com