"Millet düşünmez onun adına ben düşünürüm!"

Prof. Dr. Bengül Güngörmez / Bursa Uludağ Üniversitesi
23.04.2022

Geçmişteki cumhurbaşkanları tarafsızlık kisvesi altında vesayet sistemlerini besledi, büyüttü. Onlar adına karar alarak oligarşik bir yapılanmanın rahatça hareket edebilmesini, millet üstünde vesayet kurabilmesini sağladılar. Tarafsızlık adına kriz anlarında anayasa kitapçığını millet tarafından seçilmiş başbakanın kafasına fırlattılar. Vesayet sistemleri basitçe şunu söyler: "Millet düşünemez, onun adına ben düşünürüm."



Başkanlık sistemini savunanların başvurduğu yer "millet", güçlendirilmiş parlamenter sistemi savunanların başvurduğu yer ise yabancı büyükelçilerdir. Başkanlık sisteminde son söz milletin, güçlendirilmiş parlamenter sisteminde son söz parlamento ve vesayetçi kurumlarındır. Başkanlık sisteminde karar verici doğrudan doğruya kendisini seçen millet adına Başkan, güçlendirilmiş parlamenter sistemde karar verici meclisin oluşturduğu hükümet ve vesayet sisteminin yürütücüsü kurumlardır çünkü yönetim normal hallerde başbakan ve bakanlar kurulunda, onların çözemediği krizlerde ise vesayetçi kurumlardadır (Ordu, Yüksek Yargı, Anayasa Mahkemesi vb. Barolar vb.).

Kriz ve kavgalar sistemi

Ülkemiz, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde başkanlık sistemine geçti çünkü halk parlamenter sistemin mevcut pratiklerinden memnun değildi. Parlamenter sistemde siyasi ve ekonomik krizler sürekli olarak birbirini izliyordu. Başkanlık sistemine geçişle birlikte kriz ve kavgalara yol açan çift başlılık ortadan kaldırılmış oldu. Başbakan ve Cumhurbaşkanı arasındaki krize yol açan kavga ve uyuşmazlıklar son buldu. Yasama ve yürütme birbirinden ayrıldı ve böylece parlamentonun yürütmenin etkisi altında kalmadan yasa yapmasının önü açıldı. Kriz çıkaran çok başlı koalisyon hükümetleri artık yok. Cumhurbaşkanının doğrudan halka karşı sorumlu olduğu bir sisteme geçtik. Halk mevcut cumhurbaşkanını isterse seçer isterse seçmez. Muhalefet partilerinin başkanlık sistemine karşı ortaya attıkları Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemi anlatan metni biraz inceleme imkanım oldu. Daha önce başkanlık sistemi ile ilgili halkı ve STK'ları bilgilendirme toplantılarına katıldığım için az da olsa bir karşılaştırma yapabildim. Gördüklerim hiç de iç açıcı şeyler değil. Güçlendirilmiş parlamenter sistemde cumhurbaşkanının konumu hakkında birkaç kelam edilebilir. Mesela şöyle bir madde var: "Türkiye Cumhuriyeti, parlamenter sistemin gereği olarak Başbakan ve Bakanlar Kurulu tarafından yönetilecektir.

Cumhurbaşkanlığı makamı, tarafsız, partiler üstü bir şekilde devleti ve milletin birliğini temsil makamı haline getirilecektir." Ardından da seçilip seçilmeyeceği de henüz belli olmayan güçlendirilmiş parlamenter sistem cumhurbaşkanının hiçbir parti ile ilgisi olmayacağı (WEB-İYİ Parti PARLAMENTER SİSTEM İLKELER (iyiparti.org.tr), s.7-8), böylece tamamen tarafsız ve objektif! olacağı söyleniyor. Bu durumda, geçmişte kendisine benzer bir tarafsızlık atfedilen Cumhurbaşkanı Sezer dönemini düşünebilirsiniz! (Halbuki tarafsız olmak da bir taraf tutmaktır. Mesela bu cumhurbaşkanının, bir dini, bir kimliği, siyasi bir aidiyeti, sekülerist ya da tersi eğilimleri, cinsel tercihi, politik tercihleri, zevkleri olmayacak mı yoksa bunların hepsi tamamen yok mu farz edilecek? ).

Çözüm kimin lehine?

Güçlendirilmiş parlamenter sistemin savunucuları, "Cumhurbaşkanının görev ve yetki alanı, devleti ve milletin birliğini temsil eden, demokrasinin tıkandığı alanlarda devletin ve siyasetin kurumları arasından hakemlik vazifesini ifa eden, devletin en üst organı şeklinde düzenlenecektir" demektedir. Bu maddeden anlaşılacağı üzere geçilecek sistemde cumhurbaşkanlığı makamı toplumsal kriz anlarında başvurulacak bir merciye indirgenirken şu soru sorulmamış: peki cumhurbaşkanı krizi kimin lehine çözecek? Kendisi nasıl bir adalet timsali olacak ki bütün tarafları memnun edecek kadar adil bir karar alabilecek? Bu kararında, nasıl hiçbir ideolojik yönelimi rol oynamayacak ve tüm güçler arasında bir denge sağlayacak? (Sahi böyle bir cumhurbaşkanına tarihte sahip olduk mu gerçekten?)

Subjektif ahlak düşüncesi

Yukarıda iktibas ettiğim metinde deniliyor ki, "Cumhurbaşkanı, misyonunu Türk tarih ve demokrasi geleneğinden; meşruiyetini anayasal sınırlar ve normlara bağlılıktan alan; ister meclis ister millet tarafından seçilsin, bir dönem için seçilmiş olmanın kendisine yükleyeceği sübjektif ahlak düşüncesinin şuurunda olan partiler üstü anayasal bir organdır." Burada "sübjektif ahlak düşüncesinin şuurunda olma" lafına insan takılmadan geçemiyor. Subjektif ahlak düşüncesine sahip olmayla, "kendi nefsine hakim olma ve ona karşı davranabilme" yetisinden söz ediliyor. Yeni sistemde cumhurbaşkanı olacak kişinin kendi nefsine hakim olacağı ve ona karşı kararlar verebileceği varsayılıyor. Tamam ama bu yalnızca bir varsayım!

Bu objektif, kendi nefsine hakim, tarafsız cumhurbaşkanı hikayesi geçmişteki cumhurbaşkanı tarifinden çok da farklı değil. Geçmişteki cumhurbaşkanları tarafsızlık kisvesi altında vesayet sistemlerini beslediler, büyüttüler. Onlar adına karar alarak oligarşik bir yapılanmanın rahatça hareket edebilmesini, millet üstünde vesayet kurabilmesini sağladılar. Tarafsızlık adına kriz anlarında anayasa kitapçığını millet tarafından seçilmiş başbakanın kafasına fırlattılar. Vesayet sistemleri basitçe şunu söyler: "Millet düşünemez ve onun adına ben düşünürüm."

Yukarıda iktibas ettiğim güçlendirilmiş parlamenter sistem çalışmasında bir madde daha var ki bu madde tam evlere şenlik olmuş. Cumhurbaşkanının görev süresini tek defayla ve altı yılla sınırlayan cümlelerin ardından bir de diyor ki "Milletin birliğini ve devleti temsil eden cumhurbaşkanlığı görevini tarafsız bir şekilde yerine getiren Cumhurbaşkanının bu temsil yetkisinin bir sonucu olarak yeniden günlük politikanın içine girmesi uygun olmayacağından, görevi sona eren Cumhurbaşkanı, aktif siyasete dönemez." Yani bir kez cumhurbaşkanlığı yapan kişi, görevi biter bitmez güneyde bir tatil kasabasına yerleşip, bundan böyle yaşamını siyasetten uzak geçirecek. Mahalleye muhtar, belediyeye encümen azası bile olamaz. Gazeteye siyasi bir köşe yazısı yazıp medyaya siyasi içerikli bir açıklamada bulunamaz. Stalin dönemindeki gibi siyaseti evinin mutfağında konuşur. Bir insanın bir dönem siyasetle uğraştı diye ebediyen sınırlanmasına dair etik sorunları bir kenara bıraksak dahi temel insan haklarıyla hiçbir şekilde bağdaşmayacak bir maddeden bahsediyoruz.

Buraya kadar hepsi değil, ancak birkaç maddeyi özellikle de cumhurbaşkanlığıyla ilgili olan maddeleri mercek altına aldım. Gönül isterdi ki hepsini tek tek inceleyip yazayım ancak yerim dar. Buraya kadar olanlarla ilgili çok fazla şey de söylemeye gerek görmüyorum. Açıkçası ben çok daha ciddiyetle ve ince ince kaleme alınmış bir metin beklerdim. Diyeceğim o ki, gördüğüm kadarıyla yeniymiş gibi sunulan bu sistem başkanlık sisteminden önceki sistemden çok da farklı değildir. Nitekim adı geçen metinde şöyle söylenmektedir: "Hükûmeti kurma ve hükûmet etme süresi, adil ve serbest seçimlerle oluşan parlamenter çoğunluk tarafından belirlenecektir. Tek bir partinin milletvekili sayısının hükûmet kurma yeterliliğine sahip olmaması hâlinde, hiç şüphe yok ki koalisyon hükûmeti kurulacaktır. Koalisyon hükûmeti kurulmadan önce şeffaf yönetim ilkesi uyarınca; partiler arasında yapılacak koalisyon protokolü kamuoyu ile paylaşılacaktır." (a.g.m., s. 11-12) Geçmişten de biliyoruz ki bu ülkede koalisyon kriz demektir. Başkanlık sisteminden güçlendirilmiş! parlamenter sisteme geçiş, geriye gitmekten başka bir şey değildir. Aynı sisteme yeni bir makyaj yapmak bu karışık coğrafyadaki derin sorunlarımızı çözmeyecektir. Bugün Ukrayna-Rus Savaşı'nın kartları yeniden kardığı bir dünyada hızlı ve etkin karar alan karizmatik bir başkanın varlığı sayesinde uluslararası ilişkileri idare edebiliyoruz. Çoklu partilerin yönetiminde yaşanacak istikarsızlığın bizi savaşa dahi sokması an meselesi olabilir. Altı artı bir (gizli ittifak) şeklinde yapılanan birbirine benzemez bu kadar partinin, üstelik bunların bazıları Ak Parti bagajıyla bu ekibe katılmışken en ufak karar alma anlarında birbirine düşmesi ve ülkeyi yeni krizlere sokması mümkündür. Nitekim seçime bu kadar az zaman kalmışken, kimin başkan adayı olacağını dahi açıklayamayanlar acil ve kritik anlarda nasıl karar alabilecekler? Bir sitede tek değil de altı (artı bir) tane yönetici olduğunu düşünsek bu yöneticilerin siteyi ilgilendiren meselelerde etkin ve hızlı karar alabilecekleri konusunda emin olabilir miyiz? Site hadi neyse de koca bir ülkeden, uluslararası ilişkilerden, ekonomiden ve PKK meselesi gibi kronikleşmiş sorunlardan söz ediyoruz. Kuvvetler ayrılığının tesisi ile güçlü bir denetim vaad eden güçlendirilmiş parlamenter sistem bize jüristokrasi tehlikesi, yani yargıçların ülkeyi yönetmeye başlama tehlikesiyle ilgili ise hiçbir şey söylememektedir. Yargıçların, askeri bürokrasinin ve en son da Fetö'nün vesayetinden bu ülke bu kadar çekmişken, tam da bu vesayet biçimlerinin geriletildiği bir dönemde onlara yeni sistemde tekrar iktidar vermek bugüne kadar siyaset adına, millet adına elde edilmiş bütün kazanımların feda edilmesi demektir. Böylesine vesayetçi bir sistemde millete sadece seçimlerde figüran olma durumu düşer ve geçtiğimiz sistem "sahne demokrasisi"nden, yani halkın egemenliksizleştirilmesinden, demosun yoksunluğundan başka bir şey değildir. Milletin egemenliğinden rahatsız olanlar var. Nitekim daha seçimler gelmeden halkın doğrudan doğruya seçtiği mevcut cumhurbaşkanının adaylığının tartışma konusu yapılması söz konusu vesayetçiliğin ön belirtisinden başka bir şey değildir. Biz onu sandıkta yenemedik, hukuken yenelim demektir. Her defasında önüme sandık getirin diyen bir lideri hafife almaktır. Son olarak şunu da söylemek gerekir ki, başkanlık sistemi mevcut parlamenter sistemin sorunlarını hafifletmek amacıyla ortaya konmuş çözüm yollarından yalnızca bir tanesidir. Bir tanesidir çünkü yarı başkanlık gibi başka sistemler de mevcuttur. Başkanlık sisteminin avantajı halk tarafından seçilmiş liderin kriz anlarında hızlı ve etkin karar alabilmesidir. Başkanlık olmayan demokrasilerde başkan halk tarafından doğrudan seçilmediği için aynı halk sembolik olarak vücut bulduğu kişi olmaya talip olamaz. Başkan egemen halkın kişiselleştirilmesi, onda somutlaşması, vücut bulması demektir. Bu durum elbette şu sorunu da beraberinde taşır: Başkana oy vermeyenler, yani yüzde elli nokta bire girmeyenler kendi tercihlerini çoğunluğun seçtiği başkanda somutlaşmış görmeyebilirler. Başkanlık sisteminde bu sorun seçimlerle aşılmaya çalışılır. Başkan yüzde elli bire girmeyenlerin de oyunu almaya çalışır, alamazsa muhalefetin adayı başkan olur. Böylece sistem baskısız şiddetsiz işleyebilir. Başkanlık sistemini geliştirmek, daha etkin kılmak, demokrasiyi biraz daha demokratikleştirmek varken eski koalisyon, kriz, vesayet günlerine geri dönmeyi istemek ne kadar makul?

[email protected]