Milli irade karşısında CHP

Doç. Dr. Ali Aslan / İbn Haldun Üniversitesi
23.06.2019

CHP’de sağ-muhafazakâr aday tercihine karşı gözlemlediğim üç pozisyon var. Bir tarafta buna mecburuz, sosyolojik üstünlüğün karşı tarafta olduğunu kabullenip siyasetimizi buna göre şekillendirelim diyenler var. Diğer tarafta iktidarı ele geçirene, AK Parti’yi indirene kadar takiye yapalım, daha sonra bildiğimizi okuruz diyenler var. Üçüncü tarafı ise kendi bildiğimiz gibi siyaset yapalım, kaybedersek de böyle kaybedelim diyen romantikler...



CHP’nin ne olduğuna yönelik tartışmaların sonu gelmez: CHP sağda mıdır solda mıdır? CHP sosyalist midir değil midir? CHP milli midir değil midir? CHP özgürlükçü müdür değil midir? Bu soruların önemi laik siyaset yelpazesinde yer alan sosyalist, milliyetçi ve liberal ideolojik damarların bir şekilde CHP ve kurucu ideolojisi Kemalizm’le yüzleşerek kendilerini tanımlıyor olmalarında yatmaktadır. Seküler siyasetin pek itibar etmediği, muhafazakâr bir çağrışıma sahip “milli irade” kavramı bu tartışmalarda pek bir yekûn teşkil etmez. Milli irade en fazla laik cumhuriyetin padişaha karşı ‘halk’ tarafından kurulduğu mitinde kendisine yer bulur. Monarşi-karşıtı bir işlev görmenin ötesinde halk iradesi kavramı pek bir ağırlık taşımaz. Keza halk bir özne değil, ‘çağdaşlaştırılmayı’ bekleyen bir nesneden başka bir şey değildir. Halkın ne düşündüğünün pek bir önemi yoktur. Halktan beklenen sorgusuz sualsiz elitleri takip etmeleridir. Onlar için neyin iyi olduğunu elitler bilmektedir. 

Pratikte Cumhuriyet elitleri, milli egemenlik düsturuna göre devlet ve toplum şeklinde ikiye bölünen siyaset alanında devlet iktidarına ipotek koymuş, devleti adeta kendi özel mülkleri olarak görmüştürler. Devletin karşısında halk, talepleri dikkate alınan ve kendisine hizmet edilen bir aktör olmaktan ziyade devlete biat etmesi beklenen edilgen bir yığın olarak algılanmıştır.   

CHP milli iradeci mi oldu? 

O halde CHP’nin tarihsel olarak milli iradeyle başının pek hoş olmadığını söyleyebiliriz. Açacak olursak, milli irade ya da milli egemenlikle ilişkisi bakımından CHP’nin üç döneminden bahsetmek gerekir. 1950’lere kadar CHP milli iradeyi askıya almıştır. Bunun en açık göstergesi tek-parti yönetimidir. Tek-parti yönetimi milli iradeye siyasette hiçbir söz hakkı tanımamıştır. Serbest seçimlerin olmaması ve CHP dışında bir partiye hayat hakkı sunulmaması başlı başına bu durumu ortaya koymaktadır. Milletin talepleri siyaseti belirleyecekken, devletin milletten talepleri siyaseti belirler hale gelmiştir. 

1950’den sonra ise CHP siyaseti milli iradeye yaslanarak iktidara gelmeye çalışan siyasi partilerin hareket alanını daraltma ve gerektiğinde onları yok etme amacıyla hareket etmiştir. Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi, Milli Görüş partileri ve hatta Kürt partileri CHP siyasetinin milli irade karşıtlığından nasibini almıştır. CHP’nin neden bu denli milli irade karşıtı olduğunu anlamak zor değildir. Toplumu elitler ve millet şeklinde ikiye bölen ve milleti pasif ve güvenilmez bir konuma indirgeyen elitist siyaset devam ettiği sürece CHP siyaseti de iktidarını garanti altına almaktadır. 

Ancak biliyoruz ki Türkiye’de siyaset son 17 yılda kapsamlı bir dönüşüme maruz kaldı. Siyasetin zemini elitizmden milli iradeye ya da daha bilindik bir ifadeyle demokratik bir zemine kaydı. Ülkede iktidarlar elitlere has bir pozisyonda olduklarına değil, milli iradeyi temsil ettiklerine atıfla iktidarlarını meşrulaştırma noktasına geldiler. Milletin talepleri siyasette merkezi bir konum elde etti. Hatırlanacak olursa eski dönemde bir hükümet laik rejime ve Batı’ya bağlılığını ispatlayarak iktidarını meşrulaştırmaya çalışırdı. Günümüzde hükümetler ve siyasetçiler milli iradeyi temsil ettikleri ve toplumun kültürel kodlarını taşıdıkları iddiasıyla iktidarlarını meşrulaştırır hale geldiler. Demokrat Parti çizgisindeki partiler için, mesela AK Parti için bu pek enteresan bir durum teşkil etmemektedir. Ancak bürokratik oligarşiye ya da Batılı merkezlere yaslanarak iktidara tutunan siyasi partiler için, özellikle de CHP için bu çok enteresan ve kritik öneme sahip bir duruma işaret etmektedir. 

Makro bir perspektiften ele alındığında siyaset temelde siyasetin zemininin, yani son tahlilde egemenin kim olduğunun belirlenmesi mücadelesidir. Siyasi aktörler bu zemini kendi iktidarlarını üretecek ve sağlama alacak şekilde yapılandırmaya çalışırlar. Elitizmin siyasete zemin teşkil ettiği bir ortamda milli iradeye yaslanan partiler, meşru olduklarını ispatlamanın ötesine geçemeyen bir siyaset üretirler. Her hareketleri şüphe uyandırır, sürekli baskı yerler. Türk siyasetinin meşruiyetini ispat etmeye çalışırken yorulan ve yıpranan bir siyasetçiler ve siyasi partiler mezarlığı olduğunu söylemek abartı olmaz. Kapatılan siyasi partileri ve asılan, zehirlenen, itibar suikastına kurban giden ve siyaset yapması yasaklanan siyasetçileri gözünüzün önüne getirin. Otoriter olmakla itham edilen AK Parti ve lideri Recep Tayyip Erdoğan’nın daha 3-5 sene öncesine kadar meşruiyetini ispat etme mücadelesi verdiğini bir düşünün. 

Mağlubiyeti yönetmek

Son dönemde CHP’nin artan bir şekilde milli iradeye atıfla siyasetini meşrulaştırma mücadelesi verdiğine tanık oluyoruz. CHP artan bir şekilde milli irade ibaresini kullanmaya başladı. 16 Nisan referandumunda belirginleşmeye başlayan bu süreç 31 Mart yerel seçimlerinden sonra giderek yoğunlaştı. YSK’nın İstanbul seçimlerinin yenilenmesi kararından sonra milli irade söylemi zirve noktasına ulaştı. “Sandık kutsaldır,” “millet iradesine ipotek konulamaz,” “milletin kararının önünde hiç kimse duramaz” gibi geleneksel CHP siyasetiyle bağdaştıramayacağımız sözleri, sloganları sıkça duyar hale geldik. CHP’nin milli iradeye atıfla siyasetini şekillendirmeye ve kendisini meşrulaştırmaya çalışması devrim niteliğindedir. Bu durum bir zamanlar laik elitist siyaset karşısında çevre partilerinin verdiği mücadeleyi ve pozisyonunu anımsatmaktadır. CHP neden Ekmeleddin İhsanoğlu, neden Ekrem İmamoğlu ve hatta neden Muharrem İnce gibi figürleri vitrine sürüyor sorularının cevabını burada aramak gerekir. Bu öyle hızlıca “sağ-muhafazakâr seçmeni ayartmak için muhafazakâr ya da muhafazakâr görünümlü adayları öne sürüyorlar” ifadesiyle açıklanamaz. Bu bir ayartma çabası olmaktan ziyade milli irade siyasetine karşı siyasi mücadelenin kaybedildiğinin ilanı niteliğindedir.    

Tam da bu yüzden muhalif cenahta sağ-muhafazakâr aday tercihi alttan alta sorgulanmaktadır. Burada benim gözlemlediğim üç pozisyon var. Bir tarafta demokratik siyasi şartlar altında buna mecburuz ve sosyolojik üstünlüğün karşı tarafta olduğunu kabullenip siyasetimizi buna göre şekillendirelim diyenler var. Yani yenilgiyi kabullenenler. Diğer tarafta ise iktidarı ele geçirene kadar ya da AK Parti’yi indirene kadar takiye yapalım, daha sonra bildiğimizi okuruz diyenler var. Üçüncü tarafı ise kendi bildiğimiz gibi siyaset yapalım, kaybedersek de böyle kaybedelim diyen romantik bir kesim uluşturuyor. Takip ettiğim kadarıyla ikinci pozisyonun, özellikle muhalif kamuoyunu şekillendiren yazar-çizerler ve siyasallaşmış dar seçmen tabanında, çok daha ağır bastığını ifade etmem gerekir. Bu kitle, siyasetin zemininin yeniden laik-elitist bir zemine çekilebileceğine inanmakta. 

Bunun büyük bir yanılgı olduğunu bu sayfalarda çokça tartıştığımız için yeniden ayrıntılı bir şekilde ele alma gereği duymuyorum. Sadece şunu söylemekle yetinelim: Türkiye’de büyük bir sosyolojik dönüşüm yaşandı. Tüm sorun ve eksikliklerine rağmen milletin büyük bir kesiminin ulaşmış olduğu maddi gelişmişlik ve siyasi bilinç düzeyi, milli irade siyasetinden başka bir siyaset zeminine müsaade etmez. Geri döndürülemez bir süreç yaşıyoruz. Bu muhalif kitleyi cesaretlendiren ve böylesine ham hayal düşüncelere daldıran elbette AK Parti’nin son dönemde eski formundan kısmen uzak olması ve kendi seçmen tabanlarında ulaştıkları yüksek konsolidasyon düzeyi. Milli iradenin örgütlü yapısı konumundaki AK Parti’nin zayıflamasının milli irade siyasetini zayıflatacağına inanılıyor. Oysa AK Parti’nin tökezlemesinin başlıca sebebi uluslararası alandan yemiş olduğu ağır ekonomik baskı ve milli irade siyasetine eskisine nazaran yeterince sahip çıkamaması. Yani sorun AK Parti’nin siyasi anlayışında değil, bu anlayışın gerektiği gibi pratiğe dökülememesinde. 

Takiyeciler ve romantikler

Bugün bu bahsi geçen muhalifler gidip nerdeyse hiçbir düşüncesine katılmadıkları ya da hoşlarına gitmeyen söylemlerini yutkundukları Ekrem İmamoğlu’na oylarını atacaklar. Şayet İmamoğlu seçimi kazanırsa, İmamoğlu’nun kampanya sürecinde birçok konuda yalan söylemiş ve takiye yapmış olduğunu umacaklar. İmamoğlu umdukları gibi yalan söylememiş ve takiye yapmamış ise hayal kırıklığına uğrayacaklar. Kandırıldıklarını düşünecekler. Şayet İmamoğlu beklentilerini karşılarsa, yani yalanlarında samimiyse, bu sefer de İmamoğlu’nu nafile bir şekilde milletin nazarında meşrulaştırma mücadelesine devam edecekler. Elbette bu esnada büyük bir yağmanın da başlayacağını –bu kitlenin içerisinde ideolojik kaygılardan ziyade maddi kaygılarla hareket eden hatırı sayılır bir kesim olduğu gerçeğini görmezden gelemeyiz– söylememiz gerekir. 

Özetle, küçük zaferler elde edilebilir ancak ortada ne geçilecek bir köprü ne de öyle kolayca kandırılacak bir millet var. Millet sadece kırgın ve kızgın. Dolayısıyla, CHP’nin yukarıda bahsettiğimiz dönüşümünü, muhalefetin 17 yıllık yenilgi sürecini nasıl yönettiği sorusu bağlamında ele almakta fayda var. İmamoğlu’yla kazanmak, pek de hoşlanmadıkları Mansur Yavaş’la kazandıklarında olduğu gibi, muhalifleri şüphesiz tatsız bir neşeye boğacaktır. Her adımda biraz daha rakiplerine benzeyerek, kendi gerçekliğini maskeleyerek kazanmanın gerçekten kazanmak olup olmadığını kendi içlerinde değerlendirecektirler. Ne diyordu bir filmde: “Uzun süre maske takarsan altındaki kişiliği de unutursun.”     

aliaslan79@gmail.com