Milli mutabakat metni olarak İstiklal Marşı

Yusuf Tosun / Yazar
10.03.2018

İstiklal Marşı, dünya marşları arasında şiiriyeti en yüksek marştır. Mehmet Akif’in kaleme aldığı bu marş, tarihten silinmek istenen bir milletin nasıl ve hangi değerlerle ayağa kalktığının, küllerinden yeniden nasıl doğduğunun da açık bir belgesidir.



Bu, ümitle yazılır. O zaman düşünün, imanım olmasaydı yazabilir miydim? Zaten ben, başka türlü düşünüp, başka türlü yazanlardan değilim. Bu elimden gelmez. İçimde ne varsa, bütün duygularım yazılarımdadır. Şu var ki; İstiklal Marşı’nın şiir olmak üzere bir kıymeti yoktur. Ancak tarihi bir değeri vardır.

Mehmet Akif Ersoy

Devletlerin ve milletlerin hayatında millî marşlarının ayrı bir önemi vardır. Bu marşlar ait olduğu milletlerin karakterlerini yansıtır. Dünya marşları arasında şiiriyeti en yüksek marştır. İstiklal Marşı tarihten silinmek istenen bir milletin nasıl ve hangi değerlerle ayağa kalktığının, küllerinden yeniden nasıl doğduğunun da açık bir belgesidir. Aynı şekilde İstiklal Marşı tek dişi kalmış Batı medeniyetine ve sömürgecilik düzenine karşı bir başkaldırı ve meydan okumadır. En önemlisi ise; İstiklal Marşı, Cumhuriyeti kuran iradenin ne olduğunu bize anlatan önemli metindir.

Yazıldığı dönemi hatırlayacak olursak, onun hangi ruhla yazıldığını ve bugün nasıl anlaşılması gerektiğini daha iyi kavrarız aslında. Anadolu’da tüm olumsuzluklara rağmen yeni bir devlet kuruluyordu. Tüm kuşatılmışlığa rağmen bir inanmışlık ve ümit vardı. O nedenle hem yeni sürecin inşası hem de bu varlığını devam ettirebilmesi için millete birlik ve beraberlik duygusu aşılayacak, ortak heyecanı ifade edecek ortak bir metne ihtiyaç duyuluyordu.

7 Kasım 1920 tarihli Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde ‘Türk şairlerinin nazar-ı dikkatine, Maarif Vekâletinden bildirilmiştir.’ başlıklı bir ilânda, ‘Millî marşın, Maarif Vekâletince kurulan edebi bir heyet tarafından yarışmaya katılan eserler arasından 23 Aralık 1920’de seçileceği; yarışmayı kaza-nan eserin yazarına 500 lira, bestesi için de 1000 lira nakdi mükâfat verileceği’ duyurulur. Millî Marş yarışmasına 724 şiir katılmış fakat hiçbiri Millî Marş olmaya layık görülmemiştir. Rıza Nur’dan sonra Maarif Vekili olan Hamdullah Suphi Bey de dâhil olmak üzere herkes, neden Mehmet Akif Bey’in bu yarışmaya katılmadığını merak ettikleri için yakın arkadaşı Hasan Basri Çantay’ı devreye sokarak, Akif’i bu yarışmaya katılması için ikna etmesini isterler. Bu arada Yunanlılar, İzmir ve Bursa’dan sonra Kütahya ve Eskişehir’i ele geçirerek, Sakarya vadisi boyunca mevzilenmiş, Ankara’yı tehdit etmeye başlamıştı. Bu durum karşısında Meclis’in Kayseri’ye hatta daha içeride bir yerlere, Sivas ve Malatya gibi şehirlere taşınması bile konuşulmaya başlanmıştı. İşte İstiklâl Marşı böyle bir dönemde gündemdedir. Böyle bir atmosferde Akif’e, İstiklal Marşı yazma teklifi gelir. Akif’in deyişiyle; ‘O günler ne samimi ne heyecanlı günlerdi. Fakat bir gün bile ümidimizi kaybetmedik, asla yeise düşmedik. Zaten başka türlü çalışa-bilir miydik? Ne topumuz vardı ne tüfeğimiz… Fakat imanımız çok büyüktü.’

Bu marşı biz yazacağız!

Evet, çok büyük imanları, azim ve kararlılıkları vardı onların. Kocaman yürekleri vardı… Bu dava uğruna sahip oldukları her şeyi feda etmeye hazırlardı. Akif de bu kocaman yürekli inanmış dava adamlarından biriydi. Bu nedenle de Akif, kendi içinde fiili olarak İstiklal Marşı’nı yaşamakta ve yazmaktaydı. Fiili mücadelesiyle o bir İstiklal Marşı’ydı zaten. Lakin bütün bir toplumun bu ruha ihtiyacı vardı.

İyi bilinmektedir ki; Mehmet Akif bu ülkenin İstiklal Marşı yazabilecek tek ruhudur. O nedenledir ki; Milli Marş için açılan yarışmaya 700’den fazla eser müracaat etmiş olmasına rağmen, dereceye layık eser görülmemiştir. Kendisine marşı yazma ricası geldiğinde Akif; ‘Para için şiir yazamam’ diyerek geri çevirmiştir. Yakın arkadaşı Hasan Basri Çantay, İstiklal Marşı için konulan ödülün kaldırılmasının akabinde Akif’le arasında geçen bir diyalogu şöyle dile getirir:

Meclisin tavanları sarsıldı

Mecliste Akif’le yan yana oturuyoruz. Çantamdan bir kağıt parçası çıkardım. Ciddi ve düşünceli bir tavır ile sıranın üstüne kapandım, güya bir şey yazmaya hazırlanmıştım. Üstad ile konuşuyoruz:

- Ne düşünüyorsun Basri?

- Mani olma, işim var!

- Peki, bir şey mi yazacaksın?

- Evet.

- Ben mani olacaksam kalkayım.

- Hayır, hiç olmazsa ilhamından

ruhuma bir şey sıçrar!

- Anlamadım.

- Şiir yazacağım da…

- Ne şiiri?

- Ne şiiri olacak. İstiklal şiiri!

Artık onu yazmak bize düştü!

- Gelen şiirler ne olmuş?

- Beğenilmemiş.

- Büyük bir üzüntüyle: ‘Ya!’

- Üstad bu marşı biz yazacağız!

- Yazalım, amma, şartları berbat!

- Hayır, şart filan yok. Siz yazarsanız müsabaka şekli kalkacak.

- Olmaz, kaldırılamaz, ilan edildi.

-Canım, Vekalet buna bir şekil bulacak. Sizin maaşınız yine resmen Mecliste kabul edilecek, güneş varken yıldızı kim arar?

- Peki bir de ikramiye vardı?

- Tabi alacaksınız!

- Vallahi almam!

- Yahu latife ediyorum, onu da bir hayır müessesesine veririz. Siz bunları düşünmeyin!

- Vekalet kabul edecek mi ya?

- Ben Hamdullah Suphi Bey’le görüştüm. Mutabık kaldık. Hatta sizin namınıza söz bile verdim!

- Söz mü verdiniz, söz mü verdiniz?

- Evet!

- Peki, ne yapacağız?

- Yazacağız!

Tekrar tekrar ‘söz verdin mi?’ diye sorduktan ve benden aynı kati cevapları aldıktan sonra, elimdeki kâğıda sarıldı, kalemini eline aldı, benim daldığım suni hayale şimdi gerçekten o dalmıştı.’

Evet, Akif kendisine kazansa bile para verilmeyeceği hususuna ikna olunca ancak yazmayı kabul etti ve Tacettin Dergâhına kapanarak İstiklal Marşı’nı yazdı. Dergâh, Akif Ankara’ya geldiğinde mesken sorunu olduğundan dolayı bizzat Şeyh Taceddin Mustafa tarafından Akif’e tahsis edildi. Akif adeta yüreğinden kamışla kan çekercesine o mısraları tarihe yazdı. Arkadaşları, sabahleyin uyandıklarında Akif’in kaldığı odanın duvarlarında İstiklal Marşı’nın ilk iki kıtasının yazıldığını gördü…

İstiklal Marşı ilk defa 17 Şubat 1921 tarihinde Sebilürreşad ve Hâkimiyet-i Milliye gazetelerinde yayınlandı.

İstiklâl Marşı, Meclis kürsüsünde ilk defa 1 Mart 1921 günü Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey tarafından okundu; Çantay o günleri anlatırken: ‘Mebusların alkışlarından meclisin tavanları sarsılıyordu… Üstad ise mahcubiyetinden, başını kollarının arasına sokmuş, sıranın üstüne yumul-muştu.’ der.

Marşın resmi kabulü ise Meclis’in 12 Mart 1921 tarihli oturumunda gerçekleşmiştir. Akif’in şiirinin İstiklâl Marşı olarak kabulüne dair birçok önerge verilmiştir. En sonunda; ‘bütün meclisin ve halkın beğenisini kazanan Mehmet Akif’in şiirinin tercihen kabulünü teklif eden’ Karesi (Balıkesir) Milletvekili Hasan Basri Bey’in önergesi oylanarak kabul edilmiştir. Diğer milletvekilleri tarafından ‘milletin ruhuna tercüman olan ve meclisin kabulü ile resmî bir mahiyet kazanan İstiklâl Marşı’nın ayakta dinlenmek üzere, Maarif Vekili tarafından bir defa daha meclis kürsüsünden okunması’ teklif edilmiştir. Bütün üyeler ayağa kalkarak Hamdullah Suphi Bey’in okuduğu İstiklâl Marşı’nı bir kere daha büyük bir coşku ve heyecan içinde dinlemiştir.

Mustafa Kemal Paşa da marş okunurken sıralarının önünde onu ayakta dinlemiş ve mütemadiyen alkışlamıştır. Daha sonraları ise İstiklal Marşı ile ilgili duygu ve düşüncelerini şöyle dile getirecektir:

‘Bu marş bizim inkılâbımızı anlatır.

İstiklal Marşı’nda, İstiklal davamızı anlatması bakımından büyük manası olan mısralar vardır.

Benim en beğendiğim bölümü ise;

‘Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;

Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin İstiklal…’

Mecliste bütün bu olaylar yaşanırken Akif ise heyecan ve mahcubiyetinden Meclis’te duramamış, salondan ayrılmıştır. İstememesine rağmen muhasebeden çıkışı yapıldığı için ödül olarak verilen 500 lirayı fakir Müslüman kadın ve çocuklarına meslek öğreterek fakirliklerine son verme gayesi ile faaliyet gösteren Daru’l-Mesai adlı hayır kuruluşuna bağışta bulunmuştur. Hâlbuki Akif, İstiklal Marşı’nı kaleme aldığı Ankara günlerinde oldukça büyük maddî sıkıntılar içindedir. Öyle ki, İstiklal Marşı’nın okunacağı gün, Meclis’e giderken yakın arkadaşı Hasan Basri Çantay’ın paltosunu ödünç almıştır. Palto alacak parası yoktur. Böyle olmasına rağmen o, asil duruşunu sürdürmeye devam etmiştir.

Allah bir daha yazdırmasın!

Böylece bir milletin yeniden diriliş ve kendine geliş marşını tarihe mal eden Akif; ‘Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın’ duasında bulunmuştur. Öyle ki; milletine armağan ettiği bu marşı, yedi eserinden oluşan Safahat adlı külliyatına bile almamıştır. Bu durumu Eşref Edip’e şöyle anlatır:

‘İstiklal Marşı’nı milletime hediye ettim. O milletindir, benimle alakası kesilmiştir. Zaten o milletin öz malı ve eseridir. Ben yalnız gördüğümü yazdım.’

Akif, hasta yatağında verdiği bir röportajında da İstiklal Marşı’nı nasıl yazdığı ile alakalı şunları söyler; ‘Bu, ümitle yazılır. O zaman düşünün, imanım olmasaydı yazabilir miydim? Zaten ben, başka türlü düşünüp, başka türlü yazanlardan değilim. Bu elimden gelmez. İçimde ne varsa, bütün duygularım yazılarımdadır. Şu var ki; İstiklal Marşı’nın şiir olmak üzere bir kıymeti yoktur. Ancak tarihi bir değeri vardır.’ İstiklal Marşı’nın Türk topraklarının elden gitmemesi ve Misak-ı Milli’nin gerçekleşmesi için yazıldığının altını çizen İsmet Özel de; ‘İstiklal Marşı bizim milli mutabakat metnimizdir’ ifadesi ile taşı gediğine koyar. Gerçekten de o bir milli mutabakat metnidir.

yustosun@hotmail.com