Modern dünya neden anlam üretemiyor?

28.04.2026

Modern dünya büyük bir boşluk üretti. Bugün çocuklarımızın içine düştüğü girdap tam olarak burasıdır. Dijital dünya bu boşluğu büyütüyor, evet. Ama onu doğuran şey değil.


Modern dünya neden anlam üretemiyor?

Mehmet Hasip Yokuş/ Sosyolog

Siverek ve Maraş'taki saldırılar, bir güvenlik zafiyetinden ziyade modern insan tipinin çöküşünün göstergesidir.

13 yaşındaki bir çocuk neden ölmek ister? Daha da korkuncu: Neden öldürmek ister?

Yaşları henüz 13-17 arasında olan gençler tarafından gerçekleştirilen bu saldırılar kabaca, "bireysel şiddet eylemi" şeklinde değerlendirilse de esasta bu tarz olayları çok daha derin bir kırılmanın tezahürü olarak okumak gerekir. Zira bu olaylar, en yoğun yaşandığı ABD'deki school shooting vakalarıyla benzerlik taşımaktadır.

Bu olayların ortak zemini şudur: Değer ve içerikten arındırılmış bir medeniyet, gençleri derin bir kimlik bunalımına itmekte; bu bunalım ise öfke, bunalım ve şiddet olarak tezahür etmektedir.

Hâlihazırda ülkemizde de toplumun farklı kesimleri tarafından bu müessir olayla ilgili farklı değerlendirmeler yapılmaktadır.

Emniyet kurumları olayın kriminal boyutuna yoğunlaşıyor. Alınacak güvenlik tedbirleri konuşuluyor, soruşturmalar yürütülüyor. İlgili akademik disiplinler tarafından pedagojik ve sosyolojik analizler yapılıyor. Kimileri sosyal medyayı, kimileri dijital oyunları, kimileri aile yapısını, kimileri ise eğitim sistemini suçluyor. Yalnızlık, kimlik krizi, sevgiden yoksunluk, aidiyet eksikliği, sosyal medya, şiddet içerikli oyunlar, kültürel yozlaşma, dijital platformlarda yetersiz denetim, güvenlik zafiyeti gibi başlıklar öne çıkıyor.

Bütün bu değerlendirmeler bir yönüyle doğrudur; fakat hiçbiri tek başına 'neden böyle bir insan tipinin ortaya çıktığını' veya 'çocuklarımızın neden sanal bir dünyaya sığınmak zorunda kaldığını' izah etmiyor.

"Çok yalnızım" diye yazdığı bir manifestonun ardından katliam yapan bir gencin ruh hali, bu çöküşü doğuran sosyal ve ontolojik zeminlerden ayrı değerlendirilemez.

Modern dünya büyük bir boşluk üretti. Bugün çocuklarımızın içine düştüğü girdap tam olarak burasıdır. Dijital dünya bu boşluğu büyütüyor, evet. Ama onu doğuran şey değil.

Yaşanan her trajedinin ardından aynı refleksler devreye giriyor:

Dijital oyunlar yasaklansın, sosyal medya denetlensin, güvenlik artırılsın... Bunların hiçbiri yanlış değil. Ama hiçbiri yeterli de değil. Çünkü bunlar sebep değil, semptomdur.

ABD'de son beş yılda okullara yapılan saldırıların yıllık sayısı 250 –350 arasında değişiklik gösteriyor. 2025 yılında 148 kişi ölmüş veya yaralanmış 2026 yılında ise Nisan ayı itibariyle 21 okul saldırısı olayı yaşanmış. Peki çözüm için ne yapıyorlar? Birçok okulun kamera, drone, yapay zeka destekli tehdit algılama sistemleri, silah tarayıcıları, acil durum uygulamaları ve yüz tanıma gibi çeşitli çözümleri denediği bir gerçek. Fakat bunların artış gösteren saldırıları önlemekte ne kadar etkili olduğuna dair kanıtlar henüz zayıf ya da gelişme aşamasında.

Dolayısıyla en gelişmiş güvenlik teknolojilerine rağmen bu saldırılar artıyorsa, sorun güvenlikten daha öte bir şeydir.

Çocuklarımız daha fazla ekrana değil, daha fazla anlama; daha fazla denetime değil, daha fazla istikamete; daha fazla yasağa değil, daha güçlü bir varlık tasavvuruna ihtiyaç duyuyor.

Nitekim bu tür saldırıları gerçekleştiren profillere baktığımızda karşımıza hep aynı tablo çıkıyor: Yalnızlık, değersizlik hissi, anlam yoksunluğu...

İnsanın anlamdan kopuşu

Modern dünya anlam üretemez; çünkü modern dünya insanı anlamdan koparan üç temel kırılma üzerine inşa edildi:

Birincisi, hakikati aşkın olandan koparıp insanın öznel tercihine indirgemiştir.

İkincisi, insanı kul olmaktan çıkarıp tüketen bireye dönüştürmüştür.

Üçüncüsü ise hayatı bir imtihan olmaktan çıkarıp hazların peşinde koşulan bir deneyime indirgemiştir.

Eğitim sistemi, medya ve kapitalist üretim sistemiyle kurumsallaşan bu üç kırılma, insanın varlıkla, kendisiyle ve Rabbiyle bağını koparmış; geriye yönsüz, amaçsız ve kırılgan bir insan tipi bırakmıştır.

Modernizm, insanın aşkın (transcendent) olanla tüm bağlarını kesti. İnsana kim olduğunu sormayı unutturdu. Ona nasıl yaşayacağını öğretti belki ama neden yaşadığını öğretmedi. Dolayısıyla insanı tüketen bir varlık olarak tanımlayan bir sistem, ona "yaşamaya değer bir anlam" veremedi.

Vanlığın 'niçin'i

İnsan, varlığının "nasıl"ını öğrendi, fakat "niçin"ini unuttu.

Varlığın niçin var olduğu sorusu sorulmadan verilen her cevap eksiktir.

Bugün insanlık, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar bilgiye sahiptir. Fakat bu bilgi, zihnindeki belirsizlikleri gidermedi, bilakis, daha da çoğalttı.

Oysa insan, yeryüzünde sadece tüketen bir varlık değil, yaratılışına anlam verilmiş bir varlıktır:

"Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım."

Bu kulluk; modern insanın iddia ettiğinin aksine insanın hayat tasavvurunu daraltmaz, tam aksine insanı ezeli ve ebedi olanla buluşturur. Zira kulluk, insanın ontolojik zeminidir. İnsanın mahlûkat içerisindeki konumunu belirler. Bu konumu reddettiğinde pusulasını ve yönünü şaşırır. Fıtratından uzaklaşır.

Tam da bu noktada Seyyid Kutub'un şu tespiti çok önemlidir:

"İnsan, Allah'a kulluk etmekten imtina ettiğinde özgürleşmez; bilakis başka kullukların esiri olur."

Hayat boşluk kabul etmez. Allah'a kulluğu reddeden insan, nefsine, arzularına, eşyaya veya çok daha süfli şeylere kul olmaya başlar.

İnsan, varlığının anlamını unuttuğunda sadece yönünü kaybetmez; kendisini de kaybeder. Ve o kayıp, kendisini var edene yönelmeden giderilmez. Zira "Kalpler ancak Allah'ı anmakla mutmain olur."

Bugün modern insan krizinin özeti budur: Kalp sustu, zihin karmaşaya boğuldu.

Evet, çocuklarımızı öldüren şey araçlar değil; boşluktur. Ve bu boşluğu üreten ise bizzat modern hayatın kendisidir.

Yaratılışın gayesi ve unutulan hakikat

Modern insan, ilahi olan ne varsa hepsine savaş açarak en büyük sapmayı yaşadı. Mega anlatıları vardı: Akılcılık, bilim, ilerleme, özgürlük...

Nihayetinde bütün iddialarını tüketen modern insan; artık zihinlerin daha bulanık, hakikatin daha belirsiz, istikametin daha tanımsız olduğu bir 'göreceliliğe' yelken açmıştır.

Vahyin rehberliğinden kopmuş bir zihin, hangi iddialarla ortaya çıkarsa çıksın doğru bir yön ve istikamet belirlemesi mümkün değildi. Artık "Haktan (ayrıldıktan) sonra sapıklıktan başka ne kalır?"

Hakikat tercihe indirgenince, anlam da çöktü. Ortaya çıkan şey şudur: amacı, yönü, hedefi belli olmayan bir hayat serüveni.

Modern dünya, tarihte eşi görülmemiş bir refah üretti. Daha uzun yaşıyoruz, daha rahat yaşıyoruz, daha çok şeye sahibiz. Ama aynı zamanda daha yalnız, daha içeriksiz ve daha şaşkınız.

Eski vaatler çöktü. Liberal özgürlük anlatısı anlam üretmedi, kapitalist bolluk ruhu doyurmadı, seküler hayat insanı tatmin etmedi.

Liberalizmin en büyük iddiası şuydu: İnsan özgür bırakılırsa kendi iyisini bulur. Ama bugün görüyoruz ki insan, yönsüz bırakıldığında kendi iyisini değil, kendi çaresizliğini büyütüyor.

Rabbini unutan insan, kendini de unuttu

Bugün insanlık; değerin metaya, mutluluğun hazza, kimliğin tüketime, hakikatin tercihe indirgendiği bir buhran içerisinde debelenip duruyor.

Modern hayat insana daha fazla özgürlük, daha fazla konfor, daha fazla seçenek sundu ama ona anlam, hedef ve istikamet veremedi. Bugün belki çoğu şeyi seçebiliyor ama neyi niçin seçmesi gerektiğini bilmiyor.

Anlam kaybı, sadece bir boşluk üretmez; aynı zamanda o boşluğu dolduracak sahte anlamları da çoğaltır. Bugün gençlerin yöneldiği şiddet, nihilizm, aşırılık ya da dijital kaçış biçimleri; aslında bu sahte anlam arayışlarının tezahürüdür.

Bugün bir insanın kimliği; neye inandığıyla, neyi savunduğuyla ya da ne uğruna yaşadığıyla değil; hangi platformda ne kadar görünür olduğuyla belirlenir hale geldi.İnsanlar artık sadece ürünleri değil, kimlikleri, tarzları, hatta duyguları bile hızlıca tüketip değiştiriyor.

İnsan, kendisini aşkın bir hakikate nispet ederek yaşamadığında, varlığını geçici hazlar ve kırılgan kimlikler üzerinden kurmaya başlar. Bu ise en küçük sarsıntıda dağılan, en küçük boşlukta çöken bir kişilik üretir.

Bu yüzden mesele sadece "gençleri korumak" meselesi değildir. Mesele, nasıl bir hayat tasavvuru inşa ettiğimiz meselesidir. Eğer insanı sadece biyolojik, psikolojik ya da toplumsal bir varlık olarak tanımlarsak; onun yaşadığı krizi de bu dar çerçevede çözmeye çalışırız. Oysa insan, yaratılış olarak Allah'a nispetle anlam kazanan bir varlıktır.

"Biz göğü, yeri ve bu ikisinin arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık."

Bu yüzden bugün ihtiyacımız olan temel şey; daha fazla yasa, daha fazla denetim ya da daha fazla teknoloji değil; insanı yeniden "niçin yaşadığını" hatırlatacak bir hakikatle buluşturmaktır.