Donald Trump'ın Donroe Doktrini, liberal ve kural bazlı uluslararası düzene meydan okuyan keskin bir sapma olarak görülse de bu yaklaşımı tam mânâsıyla bir emperyalizm olarak nitelemek siyaset bilimi terminolojisi açısından kabil değildir.
Salih Şimşek/ Yazar
Ünlü düşünce tarihi profesörü Mark Lilla'nın aktardığı ilginç bir anekdot, günümüzde yaşanan derin zihniyet değişimine kapı aralamaktadır. Kendisi Chicago Üniversitesi'ndeyken, İngilizcesinin zayıf olduğunu müşahede ettiği Pekinli lisansüstü öğrencisine İngilizce öğrenmesini tavsiye ettiğinde, beklenmedik bir tepkiyle karşılaşır. Öğrenci, İngilizce ve Antik Yunanca gibi dillerin faydalarını sorgulayarak yaz aylarında İngilizce yerine Latince çalışacağını belirtir. Lilla'ya sunduğu gerekçe ise daha da ilginçtir: Zîrâ Romalılar asırlarca imparatorluk kurup yönetmişlerdir. Latinceye hâkim olmak demek, asırlara sâri Roma zihniyetini tevârüs etmek demektir.
Bu temâyül, tekil bir öğrencinin tercihi olmaktan ziyâde, Çin'deki entelektüel zihniyetin umumî gidişâtına işâret etmektedir. Görünen o ki, kadim Roma'nın imparatorluk tecrübesi, Çin'de sadece bir tarih merâkı değil, aynı zamanda yeni bir entelektüel temâyül olarak tezahür etmektedir.
Kezâ, Çinli akademisyenler arasında Leo Strauss ve Carl Schmitt gibi Batı'da artık âdeta marjinal sayılan realist mütefekkîrlere yoğun bir ilgi doğmuştur. Lilla'nın derslerini dinleyen Pekinli öğrencilerin temel gayesi, Lilla'nın uluslararası Strauss ve Schmitt ihtisâsından istifade etmek olmuştur. Nitekim Şanghay'da liberal bir gazetecinin Lilla'ya da dediği gibi, elân Çin'de bu iki şahıs ve fikirleri hakkında söyleyecek sözü olmayanı kimse ciddiye almaz hâle gelmiştir.
Çin'in stratejik arayışı ve Carl Schmitt
Carl Schmitt'in fikriyâtına Çin'de gösterilen teveccüh, basit bir entelektüel moda olmaktan ziyâde, bir stratejik arayışın müşahhas hâlini temsîl etmektedir. Schmitt'in temel kitaplarının 2000'lerin başı itibarıyla Çinceye tercüme edilmesi, onun hukuk ve siyaset teorisinin Çin'de geniş kitlelere ulaşmasını sağlamıştır. Çin akademisinde Schmitt'e yapılan atıfların patlama yaparak, birkaç on yıl öncesine kıyasla otuz katına çıktığı belirtilmektedir. Bu yükseliş, sadece akademik bir merâkın ötesinde, Çin Komünist Partisi'nin ideologlarını ve stratejistlerini de etkilemiştir. Kezâ, Schmitt'in Großraum (Büyük Alan) kavramı hem Çin'de hem de Amerika'da gerek ıstılah olarak gerekse muhtevâsının tatbiki olarak dâimâ gündeme gelmektedir.
Monroe Doktrini: Batı Yarımküre'de müdahalesizlik ilkesi
Schmitt, mûcidi sayıldığı hukukî Großraum (Büyük Alan) teorisinin köklerini Monroe Doktrini'ne dayandırmaktadır. Monroe Doktrini, 19. yüzyılın başında Amerika kıtasında ilk defa bölgesel bir düzen iddiâsı ortaya koyan bir politik strateji olarak ortaya çıkmıştır. ABD Başkanı James Monroe 2 Aralık 1823'te Kongre'ye sunduğu yıllık mesajında mütecâviz Avrupa devletlerine hitaben "artık Yeni Dünyâ'da sömürgecilik veya müdahale istemiyoruz" meâlinde bir mesaj vererek, bu doktrinin temelini atmıştır. Monroe Doktrini, Avrupa güçlerine Batı Yarımküre'den ellerini çekmelerini telkîn ederken, karşılığında ABD'nin de Avrupa'nın dâhilî meselelerine karışmayacağı taahhüdünde bulunmuştur. Esâsında burada hedeflenen, Latin Amerika'daki yeni bağımsız devletlerin Avrupa emperyalizminin ikinci dalgasından korunmasıydı. Doktrin, dile getirilmesinden kısa süre sonra ABD'nin bölgesel nüfûz vizyonunun manifestosu hâline gelmiştir. Nitekim 19. yüzyılın sonlarında ABD, İspanya ile savaşa girerek Küba'nın bağımsızlığını destekledi ve İspanyol sömürgelerinin tasfiyesinde rol oynadı.
Gelgelelim, 1904'te Başkan Theodore Roosevelt, Monroe Doktrini'ni Batı Yarımküre içinde daha müdahaleci bir istikâmete doğru genişleterek, âdeta yarımkürede bir jandarma rolünü üstlenebileceklerini ilân etmiştir. Bu açıklamayla, Monroe'nun müdahalesizlik vurgusu, Roosevelt'in elinde aktif bir müdahale hakkı iddiâsına dönüşmüştür.
Monroe Doktrini, resmî söylemde anti-emperyalist bir kalkan gibi sunulsa da 20. yüzyıldan beri pratikte ABD'nin yarımküre hegemonluğu iddiâsına dönüşmüştür. Nitekim Soğuk Savaş yıllarında da Monroe Doktrini, Sovyetler Birliği'nin Küba ve diğer Latin Amerika ülkelerindeki tesirine karşı mesnet addedildi. ABD, Küba Füze Krizi ve benzerî hadiselerde doktrine atıfla bölge-dışı güçlerin varlığını reddetmiştir. Fakat bu arada Monroe'nun doktrinine dâhil olan "biz de sizin bölgenize karışmayız" vaadi umumiyetle kâğıt üzerinde kalmıştır.
Büyük alan nedir?
Alman mütefekkîr Carl Schmitt'in 1939'da, İkinci Harp arifesinde neşrettiği Völkerrechtliche Großraumordnung (Uluslararası Hukukta Büyük Alan Düzeni) adlı eserindeki iddiâsında da vurguladığı gibi, Monroe Doktrini eşit, egemen devletlerden oluşan liberal bir dünyâ idealine meydan okuyarak, her alanda hâkim/büyük güçlerin bulunduğu bir nizâm tasavvur etmiştir. Schmitt'in tetkik ve tespitine göre Monroe Doktrini, klasik emperyalizmden farklı bir hukukî modeli temsîl etmektedir. Bu modelde müstakil alanlardaki küçük devletler varlıklarını sürdürebilirler, fakat âdeta büyük bir gücün gölgesindeki arka bahçe olarak hareket ederler.
Schmitt, Büyük Alan Düzeni düşüncesini uluslararası hukuka mâl etmeye çalışmıştır. Böylelikle Versay anlaşmasıyla birlikte Almanya'yı her alanda sıkıştıran Britanya İmparatorluğu'nun emperyalist tahakküm ve tasavvurlarına ve dahi, "İngiliz emellerine hizmet ettiğini" ifade ettiği devletler hukukuna bir alternatif sunmaktadır. Monroe Doktrini vâsıtasıyla meşrulaştırdığı Büyük Alan Düzeni ile birlikte Almanya, eski sınırlarında hak iddiâ etmese de, diğer büyük güçlerin bu bölgeye dahlini engellemeye çalışmaktadır.
Trump'ın Donroe Doktrini
2024 seçimleriyle ikinci kez Başkan seçilen Trump, Monroe mirasına daha farklı ve radikal bir yorum getirmiştir. Ocak 2026'da Venezuela'da Nicolás Maduro'ya dönük ABD operasyonunun hemen ardından Trump "Donroe Doktrini" adını verdiği yeni bir dış politika yaklaşımından bahsetmiştir. Kendisini Monroe'nun 200 yıl önceki vizyonunun mirasçısı ilân eden Trump, Maduro yönetiminin bölgedeki yabancı hasım güçlere ev sahipliği yaptığını ve ABD'yi tehdit edebilecek saldırı silahları edindiğini iddiâ ederek bu müdahaleyi Monroe Doktrini'nin dirilişi olarak sunmuştur. Monroe Doktrini'nin "çok mühim" olduğunu teslim ederken, kendi çizgisinin onu çok daha ileri taşıdığını söylemiş, bu yaklaşımın artık "Donroe Doktrini" diye anıldığını belirtmiştir. Bu sözler, Washington'ın Latin Amerika'ya dâir tutumunda ve dünyâdaki güç dengesine bakışında yeni bir evreye işâret etmektedir.
Trump henüz göreve tekrar gelmeden evvel Grönland'ı ABD topraklarına katma fikrini dillendirmiştir. İkinci döneminin başlarında Amerikan yönetimi, Danimarka'ya bağlı Grönland Adası'nı satın alma veyâ ilhak etme arzusunu hem diplomatik temaslarda hem de kamuoyu önünde dile getirerek, NATO müttefiklerini âdeta şaşkına çevirmiştir. Trump, Grönland'ın ABD'nin ulusal ve ekonomik güvenliği için vazgeçilmez olduğunu söylerken, Danimarka'nın adayı Rusya veya Çin'den koruyamayacağını ileri sürmüştür. Bu yaklaşım, İkinci Dünyâ Savaşı sonrasında yerleşik hâle gelen müttefik topraklarının dokunulmazlığı ilkesini temelden sarsmıştır. Aynı tehdidi Venezuela operasyonundan sonra tekrar dillendirmesi, ifâdesinin vahâmetini arttırmıştır ve reel bir tehdit olarak algılanmıştır. Bu hamlenin, aynı zamanda, müttefikler üzerinde savunma yükü tartışmalarını sertleştiren ve harcama baskısını artıran bir araç olarak kullanıldığı, hattâ bunun ABD'nin jeostratejik emniyetini müttefik bütçeleri üzerinden pekiştirme niyetiyle okunabileceğini de iddia edebiliriz.
Yeni bir emperyalizm mi?
Trump'ın Donroe hamlelerine dünyâ genelinde tepkiler yükseldi. Pek çok yorumcu, ABD'nin bu agresif çizgisini bir nevî emperyalizm olarak tasvîr etti. Misâlen, eski Alman Anayasa Mahkemesi yargıcı Andreas Paulus, Trump yönetiminin Venezuela ve Grönland hamlelerini kastederek, bu gidişâtın bir emperyalizme geri dönüş tehlikesi barındırdığını ifâde etmiştir. Latin Amerika ülkeleri ve Küresel Güney adı altında mütalaa edilen ülkelerden muhtelif isimler de Donroe Doktrini'ni yoğun şekilde tartıştılar. Kahir ekseriyeti, Trump'ın söylem ve fiillerini eski çağ emperyalizmine benzettiler.
Öte yandan Pekin ve Moskova cephesinden gelen tepkiler de kayda değerdi. Çin, Venezuela operasyonunu hegemonik bir eylem ve BM Sözleşmesi'nin ihlâli olarak nitelendirdi.
Büyük Alan ve emperyalizm arasındaki ince hat
Donald Trump'ın Donroe Doktrini, liberal ve kural bazlı uluslararası düzene meydan okuyan keskin bir sapma olarak görülse de bu yaklaşımı tam mânâsıyla bir emperyalizm olarak nitelemek siyaset bilimi terminolojisi açısından kabil değildir. Bu noktada 20. yüzyılın tartışmalı mütefekkîri Carl Schmitt devreye girmektedir. Schmitt, Nazi dönemindeki tartışmalı rolüne rağmen, uluslararası nizâm hususunda ilginç bir teorik çerçeve sunmuştu. Onun geliştirdiği Großraum (Büyük Alan) kavramı, bir Reich etrafında örgütlenen bölgesel bir nizâmı tarif ediyordu. Reich'dan kasıt, klasik mânâda Roma veyâ Osmanlı tipi bir imparatorluk değil, Schmitt'in kendi ayrımında, evrenselci bir imparatorluk iddiâsına dayanmayan, belli bir sahada siyasî bir fikir ve kuvvet taşıyıcılığı yapan, müdahaleyi men eden "büyük güç" merkezidir.
Schmitt'e göre modern dünyâ düzeni ne evrensel hukukun soyut ilkeleriyle ne de eşit egemen devletlerin çokluğu ile sürdürülebilirdi. Bunun yerine, her büyük güç kendi coğrafî alanında âdeta hükümrân olmalı, dış güçler de o alana karışmamalıydı. Hattâ Nazi Almanyası'nın yayılmacı emellerini haklı göstermek adına Monroe Doktrini'ne atıf yapmış, ve mezkûr doktrini Büyük Alan teorisinin misâli olarak mütalaa etmiştir.
Bununla birlikte, Schmitt'in teorik açıdan yaptığı Büyük Alan ile klasik emperyalizm ayrımı, günümüzü anlamak için yararlı bir ayrım olabilir. Büyük Alan düzeninde bir hiyerarşi söz konusudur. Alandaki büyük güç (Reich) bölgenin genel ilkelerini tayin eder, ancak bölgedeki devletlerin formel egemenliği tamamen ortadan kalkmaz. Yani bu model, doğrudan sömürge yönetimi veya ilhak yerine, dolaylı tahakküm ve nüfûz üzerine kuruludur. Misâlen Monroe Doktrini çerçevesinde ABD, Latin Amerika ülkelerinin bağımsızlığını resmen tanımış, fakat onların dış ilişkileri ve iç dengeleri üzerinde söz sâhibi olmuştur. Klasik emperyalizmde ise merkez ile çevre arasındaki ilişki, hukukî eşitsizlik ve idarî hiyerarşiyle mâluldür. Ve imparatorluk, fethettiği toprakları kendine bağlar, oralarda doğrudan hükümranlık uygular. Coğrafî bir ayrım da gözetmez. Ulaşabildiği her yeri kendine bağlar. Oysa Schmitt'in öngördüğü Büyük Alan nizâmında, büyük güç ile çevresindeki devletler arasında daha esnek bir tahakküm ilişkisi vardır. Büyük güç, kendi nüfûz alanını korur ve dış müdahaleyi men eder. Küçük devletler ise bu koruma karşılığında büyük gücün liderliğine rıza gösterirler. Schmitt, bu ilişkiyi Reich (büyük güç) kavramıyla açıklar. Örneğin ABD bir Reich olarak Amerikan yarımküresini tanzîm ederken, Brezilya, Meksika gibi ülkeler Reich'ın parçası olan müstakil devletlerdir. Bu modelde, küçük devletlerin egemenliği kâğıt üstünde mevcuttur. Fakat onların gerçek manevra alanı, büyük gücün çizdiği sınırlara tâbidir.
Hâliyle, Trump'ın Donroe Doktrini, Putin'in Post-Sovyet bölgelerindeki coğrafî iddiâsı geniş ölçüde böyle bir Großraum anlayışıyla örtüşmektedir. Liberal uluslararası sistemin savunduğu egemen eşitlik, kolektif güvenlik, çok taraflılık gibi ilkeleri bir kenara bırakıp, teke tek güç dengesi esâsına dayalı bir yarımküre nizâmı kurma iddiâsı Schmittçi bir tavırdır. Burada dünyânın büyük güçler tarafından nüfûz alanlarına parsellendiğine şâhit olmaktayız.
Ancak Grönland hâdisesinde göründüğü üzere, nüfûz bölgelerine parsellenmiş dünyâ tasavvurunun konjonktüre göre de esnetilebildiğine şâhit olunmaktadır. Hâlbuki, Schmitt'e göre Monroe modelinde Reich (ABD) kendisi dışındaki Büyük Alanlara karışmamayı taahhüt etmiştir.
NEO-EMPERYALİZMLE BÜYÜK ALAN ARASINDAKİ RUSYA
Donroe Doktrini tartışmalarından evvel, 2022'de patlak veren Ukrayna Savaşı, uluslararası retoriği emperyalizm kavramıyla tekrar doldurmuştur. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Ukrayna'ya saldırısı, Batı medyasında ve siyaset çevrelerinde "21. yüzyılda emperyalist fetih savaşı" olarak nitelendirildi. Özellikle Almanya ve Fransa gibi ülkelerin liderleri, Putin'in hamlelerini neo-emperyalist bir proje olarak tanımladılar. Nitekim Şubat 2023'te Münih Güvenlik Konferansı'nda Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Rusya'nın saldırganlığını kolonyalist ve emperyalist diye niteleyerek tüm Avrupa için bir tehdit olarak sundu. Macron, bu savaşla beraber Moskova'nın emperyalist yayılma arzusunu açığa vurduğunu, Putin'in Sovyetler'in veya Çarlık Rusyası'nın kaybettiği toprakları geri almak için fırsat kolladığını vurgulamıştır.
Egemen bir ülkenin (Ukrayna) topraklarının cebren ilhâkı elbette emperyalist bir saldırganlık olarak okunabilir. Putin'in kendisi de Sovyetler'in dağılmasını "20. yüzyılın en büyük jeopolitik felâketi" diye anarak, Rusya'nın doğal etki alanının küçülmesine üzüldüğünü dile getirmiştir. Amerika'nın Venezuela hamlesini ve Grönland iştahını da bu minvalde bir emperyalist tasavvur olarak nitelemek mümkündür. Ancak meseleyi stratejik ve kavramsal çerçevede ele aldığımızda, "emperyalizm" ifâdesinin dünyâdaki genel gidişâtı okumada bazı yanlışlıklara sebebiyet verebileceğini de düşünmek gerekir. Bir uçta ulus devletleri baz alan uluslararası düzen ve uluslararası hukuk konumlanırken, diğer uçta uluslararası hukuku hiçe sayan bir emperyalist düzen konumlanabilir. Ancak hâlihazırdaki vaziyet bir ara forma işâret etmektedir. Bu da bölgesel büyük güçlerin dünyâyı nüfûz alanlarına taksim ettikleri bir Schmittçi Büyük Alan zihniyetidir. Anlaşılan o ki, Carl Schmitt'in İkinci Harp arifesinde ortaya koyduğu Büyük Alan statüleri günümüz dünyâsındaki yeni gidişâtı belirlemektedir. Ne hazindir ki, uluslararası hukuk mekanizması bu düzende neredeyse hiçbir işleve hâiz değildir.
Netîce
Uluslararası hukukun taşıyıcısı, hukukun icâbını gerektiğinde cebren yerine getirtecek kudrete sahip olan müesseseler, hattâ devletlerdir. Uluslarası hukuku kendi kendinin muhafızı zannetmek nihayetinde bir hatâdır. Nasıl bir devletin devamlılığı kendi irâdesi ile değil, onu taşıyan halkla kâimse, hukuk da kendisine değil, onu tatbik edecek bir kudrete muhtaçtır. Ancak böyle bir kudretin varlığı hâlihazırda mevcut değildir. Hâsılı, maalesef dünyâda güvenlik politikalarında sadece fiilde değil, retorikte de artık hukukun egemen olmadığı, orman kanunlarının geçerli olduğu Schmittçi bir dönemdeyiz. Henüz neo-emperyalizmin kol gezdiği bir döneme şâhit olmasak da, böyle bir dönemin gelecekte bizi beklemediğini iddiâ etmek de mümkün değildir.