Strateji belgesinde Batı Yarımküre, ABD'nin ulusal güvenliğinin temel coğrafi alanı olarak tanımlanmıştır. Belge, açık bir ifadeyle ABD'nin bu bölge üzerindeki tarihsel nüfuzunu “Monroe Doktrini'nin Trump Eki” olarak adlandırılan yeni bir çerçeveyle güncellemektedir. Bu değerlendirme, ABD'nin Latin Amerika'daki varlığını yeniden yapılandırma hedefini açıkça ortaya koymaktadır.
Cihat İslam Yılmaz/GÜVENSAM Genel Koordinatörü
ABD'nin Kasım 2025 tarihli Ulusal Güvenlik Stratejisi, yalnızca bir dış politika çerçevesi değil, aynı zamanda Trump yönetiminin ulusal ve uluslararası düzen anlayışını kurumsallaştırmaya yönelik kapsamlı bir metin niteliğindedir. Belgenin önsözü, son dört yılda yaşanan "zayıflık, aşırılık ve ölümcül hatalar"ın ardından ülkenin "felaket eşiğinden geri getirildiği" iddiasıyla başlamakta ve bu stratejinin, ABD'nin küresel liderliğinin yeniden tesisi için bir dönüm noktası olduğuna işaret etmektedir (s. i). Bu çerçevede yönetim, belgeyi yalnızca bir stratejik yönlendirme metni olarak değil, aynı zamanda "Amerikan gücünün yeniden doğuşunun hikâyesi" olarak sunmaktadır. Bu söylem, stratejinin politik niteliğini açıklamak bakımından kritik olup, belgenin analitik ve normatif yönlerinin iç içe geçtiğini göstermektedir.
Her sorun için sorumluluk
Belgenin kuramsal çerçevesini oluşturan en önemli kısım, "İlkeler" başlığı altında sıralanan dokuz temel prensiptir. Bunların ilki olan ulusal çıkarın dar ve odaklanmış tanımı, ABD'nin artık dünyanın her sorununu kendi sorumluluk alanı olarak görmemesi gerektiğini vurgular (s. 8). Bu yaklaşım, Soğuk Savaş sonrası dönemin liberal genişleme stratejilerine açık bir eleştiridir. Özellikle uluslararası örgütler, evrensel değer söylemleri ve küresel normların ABD çıkarı adına genişletilmesi eğilimi, belge tarafından sürdürülemez görülmektedir. Böylece strateji, klasik realizmin ulusal çıkar merkezli yaklaşımını yeniden öne çıkarırken, buna ekonomik korumacılık ve kültürel bütünlük vurgusunu da ekler.
İkinci önemli ilke olan güç yoluyla barış, metnin normatif yönünü açıkça ortaya koyar. Bu ilkeye göre barış, yalnızca diplomatik jestlerle değil, ABD'nin "ekonomik, teknolojik ve askeri kapasitesinin tartışmasız üstünlüğü" ile sağlanabilir (s. 8–9). Bu yaklaşım, caydırıcılık teorisinin çağdaş bir yorumunu yansıtır: ABD güçlü olduğu sürece savaş ihtimali azalır; hatta ABD'nin arabuluculuk kapasitesi artar. Trump yönetiminin kısa sürede sekiz çatışmayı sona erdirdiği iddiası (s. i), bu ilkenin pratik yansıması olarak sunulur. Bu doğrultuda güç,hem barışın garantörü hem de Amerikan liderliğinin meşruiyet aracıdır.
Stratejinin bir diğer kuramsal dayanağı olan müdahale etmeme eğilimi, belgenin realist çerçevesi içinde önemli bir denge unsurudur. Metinde, ABD'nin diğer ülkelerin iç işlerine karışmaktan kaçınması gerektiği belirtilirken, ABD çıkarlarını doğrudan etkileyen durumlarda müdahalenin meşru olabileceği kabul edilir (s. 9). Bu yaklaşım ne bütünüyle izolasyonculuk ne de müdahalecilik olarak tanımlanabilir; aksine, "koşullu müdahale" anlayışını ifade eder. Müdahalenin meşruiyeti, demokratik değerler veya küresel normlarla değil, ulusal çıkar ve ulusal güvenlikle ilişkilendirilmiştir. Bu, liberal uluslararasıcılıktan belirgin bir kopuş anlamına gelir.
Paradigmatik değişim
Belgenin dikkat çeken bir diğer ilkesi ulus-devletin önceliğidir. Strateji, uluslararası düzenin doğal birimlerinin ulus-devletler olduğunu, egemenliğin ise aşındırılamaz bir ilke olarak korunması gerektiğini belirtir (s. 10). Bu doğrultuda ABD, uluslararası örgütlerin devlet üzerindeki etkisinin sınırlandırılmasını, dış aktörlerin Amerikan iç siyasetini manipüle etme çabalarının engellenmesini ve göç, nüfus hareketleri, ekonomik bağımlılık gibi süreçlerin ulusal egemenlik boyutuyla değerlendirilmesini savunmaktadır. Bu yaklaşım, küreselleşme döneminin "açık sınır" ve "üstün uluslararası normlar" vurgusuna karşı belirgin bir paradigmatik değişimi temsil eder.
Ekonomik ve toplumsal yapı da stratejinin teorik çerçevesine dâhildir. Amerikalı çalışanı önceleyen ekonomi anlayışıile liyakat ve yetkinlik vurgusu, ekonomik politikanın doğrudan ulusal güvenliğin bir boyutu hâline getirildiğini gösterir (s. 11). Belgeye göre ekonomik büyüme, yalnızca makro göstergelerle değil, ulusal istihdamı ve stratejik sektörleri güçlendirme kapasitesiyle değerlendirilmeli; yabancı sermaye ve küresel tedarik zincirlerinin yarattığı bağımlılık minimize edilmelidir. Bu yaklaşım, ekonomi politikalarının güvenlikleştirilmesine örnek teşkil eder.
ABD'nin bölgesel stratejileri
ABD'nin 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi, ulusal çıkarı salt küresel ölçekte tanımlamakla kalmayıp, coğrafi önceliklere göre ayrıştırılmış bir bölgesel yaklaşım sunmaktadır. Stratejinin dördüncü ana bölümünde yer alan bu coğrafi vizyon, ABD'nin farklı bölgelere yönelik çıkarlarının niteliğini ve gücün nasıl projekte edileceğini ayrıntılandırmaktadır (s. 15–29). Belge, geleneksel olarak her bölgeye eşit düzeyde önem atfeden eski strateji belgelerinin aksine, Amerikan dış politikasında önceliklendirme gerekliliğini vurgulamakta; her bölgenin ABD'nin temel ulusal çıkarları üzerindeki etkisine göre stratejik ağırlığını belirlemektedir. Böylece strateji, ABD'nin küresel varlığını "her yerde olmak" anlayışından "doğrudan hayati çıkarların olduğu yerlerde yoğunlaşmak" ilkesine doğru kaydırmaktadır.
Strateji belgesinde Batı Yarımküre, ABD'nin ulusal güvenliğinin temel coğrafi alanı olarak tanımlanmıştır. Belge, açık bir ifadeyle ABD'nin bu bölge üzerindeki tarihsel nüfuzunu "Monroe Doktrini'nin Trump Eki" olarak adlandırılan yeni bir çerçeveyle güncellemektedir (s. 15). Bu yeni doktrin, Yarımküre'deki istikrarın korunması, yasadışı göçün engellenmesi, uyuşturucu kartelleriyle mücadele edilmesi ve bölge ülkelerinin ABD karşıtı güçlerin etki alanına girmesinin engellenmesi gibi çok boyutlu hedefler içermektedir. Özellikle Çin başta olmak üzere "yarımküre dışı rakiplerin" bölgeye yerleşme girişimleri, strateji tarafından doğrudan ulusal güvenlik tehdidi olarak değerlendirilmiştir (s. 18). Bu değerlendirme, ABD'nin Latin Amerika'daki varlığını yeniden yapılandırma hedefini açıkça ortaya koymaktadır.
Metin ayrıca ABD'nin Batı Yarımküre'de askeri, ekonomik ve diplomatik araçlarını yeniden düzenlemesi gerektiğini belirtmektedir. Yasadışı göç ve kartel şiddetiyle mücadelede ABD sınır güçlerinin yanı sıra Deniz Kuvvetleri ve Sahil Güvenlik'in daha aktif kullanılması gerektiği ifade edilmektedir (s. 16). Ekonomik politikalar ise bölge ülkeleri ile yakın tedarik zinciri ilişkilerinin geliştirilmesine ve Çin'e olan bağımlılığın azaltılmasına odaklanmaktadır (s. 17). Bu çerçeve, Latin Amerika'nın ABD için yalnızca bir arka bahçe değil, büyük güç rekabetinde stratejik bir tampon bölge olarak konumlandırıldığını göstermektedir.
Asya-Pasifik bölgesi, strateji belgesinde ABD dış politikasının en kritik rekabet alanı olarak tanımlanmaktadır. Metin, Çin Halk Cumhuriyeti'nin son kırk yılda elde ettiği ekonomik ve askeri kapasite artışının ABD çıkarları açısından sistemik bir meydan okuma oluşturduğunu belirtmektedir (s. 19). Bu çerçevede ABD, Çin ile rekabeti yalnızca askeri düzeyde değil, tedarik zincirleri, ticaret dengesi, teknoloji hakimiyeti ve bölgesel etki alanları üzerinden çok boyutlu bir güç mücadelesi olarak ele almaktadır.
Belge, ABD'nin Çin ile ekonomik ilişkilerinde "karşılıklılık ve adil rekabet" ilkesinin esas olacağını, Çin'in "devlet destekli sanayi politikaları, fikrî mülkiyet hırsızlığı ve bağımlılık yaratan tedarik zinciri stratejileri"nin doğrudan ulusal güvenliğe tehdit oluşturduğunu açıkça ifade etmektedir (s. 21). Bu yaklaşım, ABD'nin küresel ekonomik mimariyi yeniden şekillendirme niyetini göstermektedir.
Askerî düzeyde stratejinin merkezinde Birinci Ada Zinciri'nin savunulması, Tayvan Boğazı'nda statükonun korunması ve Güney Çin Denizi'nin serbest geçişe açık tutulması yer almaktadır (s. 23–24). ABD'nin bölgedeki müttefiklerine daha fazla savunma yükü paylaşmaları çağrısı, Asya-Pasifik stratejisinin önemli bir boyutunu oluşturmaktadır (s. 24). Bu çerçevede ABD, askeri dengeyi yalnızca kendi gücüyle değil, bölgesel ortaklarla birlikte kurmayı hedeflemektedir.
Strateji belgesinde Avrupa, ABD için tarihsel, kültürel ve ekonomik önemi olan bir bölge olarak tanımlanmakla birlikte, "medeniyet düzeyinde bir krizle" karşı karşıya bulunduğu şeklinde oldukça iddialı bir değerlendirmeye tabi tutulmaktadır (s. 25). Belge, Avrupa'nın düşen doğum oranları, kimlik krizleri, göç yönetimindeki başarısızlıklar ve siyasi kutuplaşmanın kıta üzerinde uzun vadeli bir istikrarsızlık yaratma riski taşıdığını ileri sürmektedir. Bu değerlendirme, ABD'nin Avrupa politikasını yalnızca güvenlik perspektifinden değil, sosyo-kültürel dönüşüm bağlamından da ele aldığını göstermektedir.
Strateji, Rusya ile ilişkilerin yeniden dengelenmesini de Avrupa politikasının temel unsurlarından biri olarak tanımlar. ABD'nin önceliği, "Ukrayna savaşının hızlı ve kalıcı bir ateşkes ile sonuçlandırılması" ve bunun ardından Avrupa ile Rusya arasında stratejik istikrarın yeniden tesis edilmesidir (s. 26). Bu tutum, önceki ABD yönetimlerinin Rusya'ya karşı daha sert ve uzun vadeli caydırıcılık politikalarından belirgin şekilde farklılaşmaktadır.
NATO bağlamında strateji, İttifak'ın genişlemesinin artık sürdürülebilir olmadığını ve Avrupa ülkelerinin savunma yükünü daha büyük oranda üstlenmesi gerektiğini ifade etmektedir (s. 27). Bu vurgu, ABD'nin Avrupa güvenliğinde lider, fakat tek taşıyıcı güç olma pozisyonundan uzaklaşmaya çalıştığını göstermektedir.
Strateji belgesinde Orta Doğu'nun ABD dış politikasındaki yeri, önceki dönemlere kıyasla önemli ölçüde yeniden tanımlanmıştır. ABD'nin kaya petrolü ve doğal gaz devrimi sonucunda enerji bağımlılığının azalması, bölgenin stratejik önemini ekonomik açıdan azaltmış; ancak terörle mücadele, İsrail'in güvenliği, İran'ın nükleer programı ve bölgesel istikrar gibi alanlarda önemini koruduğu belirtilmiştir (s. 27–29).
Belge, İran'ın bölgesel istikrarsızlık yaratan faaliyetlerinin ABD çıkarları için en büyük tehdit olduğunu ifade etmektedir (s. 28). "Gece Yarısı Çekici Operasyonu" ile İran'ın nükleer kapasitesinin zayıflatıldığı yönündeki ifade, stratejinin güç kullanımı ile diplomatik baskıyı birlikte içeren bir yaklaşım benimsediğini göstermektedir.
Orta Doğu'da barışın tesisi için ABD'nin Abraham Anlaşmalarını genişletmeyi hedeflediği vurgulanmaktadır (s. 29). Bu yaklaşım, bölgesel güvenliğin ulusal çıkar odaklı, ekonomik entegrasyon ve siyasi normalleşme yoluyla tesis edilmesini öngörmektedir.
Strateji belgesinde Afrika, uzun yıllar dış yardım odaklı politikaların uygulandığı bir bölge olarak tanımlanmakta; ancak bu modelin sürdürülemez olduğu belirtilmektedir (s. 29). Belge, ABD'nin Afrika politikasını "yardım paradigmasından yatırım paradigmasına" geçirme hedefini açıkça ortaya koymaktadır. Bu çerçevede ABD, kritik mineraller, enerji altyapısı ve ekonomik ortaklıklar gibi alanlarda Afrika'nın büyük rekabetin merkezî bir unsuru hâline geldiğini kabul etmektedir.
Ayrıca Afrika'daki çatışmalar ABD'nin dolaylı kriz yönetimi kapasitesiyle ilişkilendirilmekte; ancak ABD'nin bölgede uzun süreli askerî varlık kurmaktan kaçınması gerektiği vurgulanmaktadır. Bu tutum, maliyet-etki dengesini öne çıkaran yeni bir Afrika yaklaşımının habercisidir.