Musalla taşı Osman Kılıç gibisini az görmüştür

Mustafa İsen / Yazar
16.07.2021

Giyimi dahil her şeyi özenliydi. Hayatının en verimli yıllarını milleti için sebil etti. En büyük zulümlere karşı yılmadı, küsmedi, üretmeye devam etti. Mekanı cennet, menzili âlî, vuslatı mübarek olsun… Onu uğurlarken söylediğim gibi, “Bu musalla taşı Osman Bey gibi bir kişiyi az görmüştür” vesselam…



Araba düz bir ovada, ip gibi düzgün bir yolda akıyor. Günün erken bir saati. Arabayı kullanan orta yaşlardaki bey daha çok yanındaki genç adamı muhatap alarak ayrıntılarla süslenmiş bir üslupla geçilen yerler hakkında bilgiler veriyor: "Bak kardaşım, şimdi karşımıza küçük bir kilise çıkacak, dikkat et, çatısında bir hilal göreceksin. Burası Mohaç Meydan Muharebesi'nden sonra yönetimimize giren Tuna yalısında kurulmuş bir tekke. Çevresinin güzelliği dillere destanmış. Belli günlerde Belgrad paşası maiyetiyle buraya tenezzühe gelirmiş. Elimizden çıkınca kiliseye çevirmişler ama insaflı bir gavur, eski halini de hatırlatacak bu hilali çatıya koymuş..."

Karlofça'daki kale

"...Biraz sonra bu düzlüklerin ortasında adeta kartal yuvasını andıran bir tepenin üzerinde bizi bekleyen mahzun Osmanlı kalesini göreceğiz. Bunlar bizim ince donanma ikmal merkezlerimiz. Aşağı yukarı seksen kilometrede bir Tuna üzerinde yer alırlar. Karlofça'daki kale bunların ayakta kalmış en müstahkem örneklerinden biri. Gavur şimdi onu çok amaçlı olarak kullanıyor. Eskiden savunma amaçlı dış hendeklerin çepeçevre tenis kortları, basket ve voleybol sahaları olduğunu göreceksin. Hatırla, Belgrad'daki Kalemegdan da öyledir. İçindeki eski askeri binaların bir kısmı otel, lokanta, bir kısmı ise lokanta ve müze. Buranın asıl dikkat çeken yönü on beş kilometre uzunluğundaki tahliye yoludur..."

Onun rehberliğinde Balkanlar

Yeni tanıştığımız günler, Türkiye'deki üniversitem eksik kalmış bir evrakın tamamlanması için benden iki şahitli bir noter belgesi istemiş. Ben bunun rutin bir işlem olduğunu düşünerek onayı verecek olan konsolosluk görevlisine başvuruyorum. Mustafa Bey kardaşım, sen birinci kefili bul, ben hem ikincisi olur hem de bunu onaylarım, ama burada o birinci kefili bulma şansın yok deyişini ve haklı çıkışını hatırlıyorum. Sonrasında yine onun bulduğu bu yolla sorunu çözdük. İşi hallettiğimiz günün akşamüzeri, müsaitsen bu akşam bizim fakirhaneye gidelim, kahve içer, biraz sohbet ederiz teklifini bu gurbet diyarında önüme serilmiş önemli bir imkan gibi düşünüp büyük bir memnuniyetle kabul ettim. Yaza dönen mevsimini uzun günlerinden biri. Arabaya atlayıp Belgrad'ın yeni tanıdığım semtlerinden birine doğru yollanıyoruz. Bizi mütevazi bir ev karşılıyor. Beni salona geçirip biraz vaktin geçtiğini de hesaplayarak telaşla siz burada biraz bekleyin ben hemen geliyorum diye lavaboya yöneliyor. Ben "İkindiyi mi kılacaksınız?" diye sorunca hafif duraklayarak evet diye cevap verdi. Beraber kılalım deyişime daha da şaşırdı. Seccadeleri sererken kamet getirsem siz kıldırır mısınız deyişime büsbütün taaccüp etti. Vakit epey geç olduğu için farzı kıldık. Sonrasında daha fazla duramadan "Kardaşım, ben burada başka hocalar da gördüm, bakanlık mensuplarını tanıdım, sen nereden çıktın böyle!" diye merakla durumumu sordu. Çünkü o yıllarda bir dışişleri mensubunun da bir akademisyenin de namaz kıldığına pek rastlanmazdı. Ardından başlayan dostluğumuz epeyce uzun, hesaplıyorum da tam kırk yıl devam etti. O günden başlayarak ondan beslenmek, onun rehberliğinde Balkanları tanımak benim için inanılmaz bir fırsat oldu. Öyle böyle kitabi bilgiler değil anlattıkları, her söylediği kelimesi, bedeli ödenmiş bir tecrübenin iz düşümleri...

Geçen hafta 101 yaşında toprağa verdiğimiz müstesna insan Osman Kılıç Beyden söz ediyorum. Osman Bey 1920 yılında Bulgaristan'ın Razgrad iline bağlı Kılıç köyünde doğmuş. O yıllarda sadece Kılıç köyü değil Deliorman bölgesinin neredeyse tamamı Türk nüfusla meskun. İlköğrenimini köyünde öğretmen olan babasının nezaretinde tamamladıktan sonra bölgenin öğretmen ve imam ihtiyacını karşılamak üzere kurulmuş olan Şumnu'daki Nüvvap mektebine devam etmiş ve buranın yüksek kısmından mezun olmuş. Hayatımda akademiden, bürokrasiden, basın yayın dünyasından, siyasetten çok sayıda insan tanıma imkanım oldu. Bunların içinde Osman Bey kadar zeki çok az kişi gördüğümü ifade etmeliyim. Bu durum hocalarının da dikkatini çekmiş ve mezun olur olmaz Nüvvab'ın yüksek kısmına hoca olarak tayin edilmiş. Yine bu özelliği sayesinde Bulgaristan Başmüftüsü'nün torunu Nezihe Hanım ile evlendirilmiş.

Sözünü ettiğim kırklı yıllar dünyanın değişim dönemi... Nazi zulmü bölgeden uzaklaştırılırken bu kez Ruslar kurtardıkları Bulgaristan'ın üzerine çökmüşler. Sosyalist yönetimlerin başlangıçtaki söylemi bütün bölge halklarına özgürlüktür. Krallık zulmü öylesine bezdiricidir ki sistemin manifestolarına inanılmasa da ortaya çıkan bu özgürlük ortamından Türk toplumu da yararlanmak ister. Öğretmen dernekleri gibi yapılar Bulgaristan'daki Türk halkı için bazı eğitim taleplerinde bulunur. Bu aşamada da Türkçe gibi Bulgarcayı da etkili ve akıcı konuşan ve Bulgaristan Müslümanları Yüksek Eğitim Şurası üyesi olan Osman Bey bir adım öndedir. Onun hem bu yönünü hem de zekasını gösteren ilginç bir anekdot: Bulgaristan'da bu yıllardaki bir seçim çalışması için Şumnu'ya gelen bir parti lideri düzenlenen mitingde konuşacaktır. Ama bütünüyle Türklerden oluşan bölge halkı içinde Bulgarca bilenlerin sayısı yok denecek kadar az. Çare şöyle bulunur; Bulgar lider konuşacak, Osman Bey tercüme edecek. Bulgar politikacı bir cümle söyleyip çeviriyi bekler. Ama böyle bir yöntem siyasi bir nutuk için son derece elverişsizdir. Durumu anlayınca Osman Bey şöyle bir öneri getirir; siz konuşmanızı bitirin, ben sonra çevireyim. Bulgar lider kırk dakika konuşur, Osman Bey neredeyse kelime atlamadan bunu kırk dakika çevirir. Olayı, bu toplantıda bulunan bir tanıktan dinledim.

'Prangaya şükrettim'

Bulgaristan'daki komünist iktidar gücü eline geçirince bu kez gerçek niyetini ortaya koyar ve bir yandan Bulgar olmayan halklara, özellikle de Müslümanlara yönelik baskılarını artırırken bir yandan da Osman Bey gibi lider konumdaki isimleri safları arasına katmak, böylece milli direnci kırmak ister. Ama Osman Bey bu oyuna gelmez. Müteaddit tekliflere, hatta baskılara aldırmaz. Aldırmaz ama 1948 yılında bir grup öğrencisiyle birlikte Türkiye adına casusluk yapmak gibi afaki bir suçla itham edilerek tutuklanır. Alelacele toplanan bir düzmece mahkeme tarafından idama mahkum edilmiştir. Sonraki üç buçuk yıl her sabah gardiyan gelip infazın ertesi güne ertelendiğini bildirir. Her gün infaz kararı bekleyerek geçen bu üç buçuk yılın aslında ne kadar sürdüğünü varın siz hesap edin. Bulgar hükümeti bu siyasi kararı infaz etmeye cesaret edemediği için daha sonra idam hükmü müebbet hapse çevrilir. On beş yıla yakın çok ağır işkenceler altında bu cezayı çeker. Bunun nasıl anlatılması zor bir işkence olduğuna dair birkaç anekdot: "Mustaa Bey kardaşım tutuklanıp Varna Vilayet mahkemesine sevk edilince ellerimdeki kelepçelere ilaveten ayaklarıma da prangalar vurdular. Buna ne kadar şükrettim anlatamam. Çünkü gavur, bizim gibi siyasi suçluları bir yerden bir yere sevk ederken kaçmaya teşebbüs etti deyip kurşunlar öldürürdü. Prangaları böyle bir muameleye maruz kalmayacağımın garantisi olarak gördüm, o yüzden bu halime şükrettim. Belene'yi bilirsiniz, herkesin anlata anlata bitiremediği Tuna içindeki çamur deryası. Burada ben de bir süre bulundum. Zor bir yer miydi, elbette. Ama şunu belirteyim ki benim için en kolay yerlerden biri orasıydı."

Bulgaristan'daki Belene Toplama Kampı

İşkenceler anlatılır gibi değil

Bu işkenceler kelimelerle anlatılacak gibi değildir. Yedi gün bir yudum yemek verilmez. Mahkumiyet sonrasında da önüne gelen çorbanın ya da içinde birkaç kuru fasulye bulunan yemeğin üzerine inadına bir domuz kulağı yerleştirilir. "Ne yapayım kardaşım, bir gün yemedim, iki gün yemedim, sonrasında onu şöyle kenara itip yemeğe gömüldüm." diye anlatırdı bu hali, renkli üslubuyla.

1963 yılına kadar devam eden bu zor yıllar İstanbul'da önemli bir Bulgar casusunun yakalanmasıyla sona erer. Bulgarlar ona karşılık Osman Bey için takas teklifinde bulunurlar. Resmi işlemler tamamlanır ve Sofya'daki Türkiye Büyükelçiliğine teslim edilir. Burada henüz özlediği vatanını göremeden kendisine Türkiye Cumhuriyeti pasaportu verilir ve resmi bir araçla istasyona yollanır. Bu amaçla büyükelçilik konutundan çıktığında özgürlüğüne kavuşmuş da olsa, bunca yılın baskısının etkisi altından elbette ki kolayca çıkamaz ve karşısındaki parkta kendisini bekleyen ve mahkumiyeti boyunca görüşmelerine izin verilmeyen anne baba ve kardeşlerine el bile sallayamaz. Bulgaristan böyle bir rejimle idare edilmekte ve kendi vatandaşları olan Türk halkına böyle muamelelerde bulunmaktadır.

Sonuçta hayalini kurduğu anavatana gelir. O tutuklanınca eşi ve henüz iki yaşındaki kızı da ülkeden çıkarılmış ve Kapıkule'ye bırakılmıştır. Elini sıcak sudan soğuk suya sokmadan yetiştirilen eşi Nezihe Hanım yerleştikleri Ankara'da elinin emeğiyle geçimini sağlamaya çalışır. Kızı bu arada öğretmen okulunu bitirmiş ve Haymana'nın bir köyüne öğretmen tayin edilmiştir. Onlara ulaşır, on beş yıllık hasret giderilir. Sonrası artık mutlu sondur.

Türkiye'de Dışişleri Bakanlığına ateşe olarak alınır. Burada bildiği bütün Balkan dilleri, Arapça ve Fransızcası ile başarılı bir performans çizer, merkezde ve Belgrad Büyükelçiliğinde çalışır. Kader onunla bizi Belgrad'da buluşturdu. Buradan başlayarak sayesinde Balkanları içeriden tanıma fırsatı buldum, hayat tecrübelerinden ve dostluğundan istifade ettim.

Osman Bey 1984 yılında yaş haddinden emekli oldu. Ama bundan sonra da verimli ve uzun bir ömür sürdü. Konuşmalar yaptı, birkaç kitap kaleme aldı. Bunların içinde kuşkusuz en önemlisi hatıralarını topladığı Kader Kurbanı adlı kitabıdır. Birkaç baskı yapan bu eser 1995'te Türkiye Yazarlar Birliğinin Hatıra Ödülünü aldı, 2019 yılında Bulgarcaya çevrilerek yayımlandı.

'Değişmez bunlar'

Osman Bey ile hatıramız çok; 2011 yılında Sayın Cumhurbaşkanımız Bulgaristan'a resmi bir ziyaret yapacak. Kısaca Osman Bey'den söz ederek onun da bu ziyarete davet edilmesini arz ettim. Memnuniyetle teklif kabul edildi. Durumu Osman Bey'e anlatınca nasıl memnun oldu anlatamam. Neredeyse elli yıl sonra bin bir hatırayla bağlı olduğu, doğduğu, eğitim gördüğü, çalıştığı, sonra da zulme uğradığı toprakları görecek, pek çok farklı duyguyu yeniden yaşayacaktı. Öyle de oldu. Şumnu'da Nüvab'ı ziyaret ettik, sınıfları gezdi, Beyefendiye duygularını anlattı, teşekkür etti. Şerif Ali Paşa camiinin önünde eşim Osman Abi eviniz neredeydi diye sorunca karşıda iki katlı bir binayı işaret edip gösterdi. Ama yakınına gitmedi, uzaktan seyretti. Resmi fotoğrafçıyı çağırıp resimler çektirdik. Bir anlamda içine işlemiş o endişeler belki uzak tuttu, bazı şeyleri yapmaktan. Ben zaman zaman artık bazı şeylerin değiştiğini söylediğimde hep tekrar ettiği cümle "Kardaşım, sen bunları bilmezsin, değişmez bunlar" olurdu.

Yüz yaşına doğru yaklaştığı son yıllarında "Kardaşım, elimden alınan en verimli yıllarımı Rabbim bana, uzun bir ömür sürmeme fırsat vererek iade etti" cümlesini sıkça kendisinden duymuştum. Ama uzun da yaşasa her canlı ölümlüdür. Nitekim onu da 18 Haziran günü ebedi yolculuğuna uğurladık.

O bu dünyaya ve eminim öbür dünyaya ait bütün yükümlülüklerini yerine getirerek ahirete intikal etti. Çocukluğundan itibaren dini vecibelerini yerine getirmede duyarlı, samimi bir Müslümandı. Milli hassasiyeti, onu çevresindeki insanlara telkin noktasındaki gayreti uzun hayatı boyunca hep ön planda oldu. Bu yaklaşımını hep bir nezaket içinde, ayrıntıya düşkün ama muhatabını cezbeden bir üslup içinde ifade etti. Giyimi dahil her şeyi özenliydi. Hayatının en verimli yıllarını milleti için sebil etti. En büyük zulümlere karşı yılmadı, küsmedi, üretmeye devam etti. Mekanı cennet, menzili âlî, vuslatı mübarek olsun... Onu uğurlarken söylediğim gibi, "Bu musalla taşı Osman Bey gibi bir kişiyi az görmüştür" vesselam...

mustafaisen@yahoo.com